28 Temmuz'01
Sayı: 19


Kızıl Bayrak'tan
Yeni İMF programı iflas etti

Katillerin G-8 zirvesi ve yüzbenlerin görkemli militan eylemi

G-8 zirvesinin gündemi ve sonuç bildirisi

Gösterilerin içinden Cenova tanıklığı
Sistem aynı sistem, polis aynı polis!
Cenova'da 300 bin kişi yürüdü...
"7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası"
Sınıf hareketi
"İyiye gidiyoruz" demogojsinin arkasına gizlenenler
Kapitalizmde eğitim
G-8 zirvesi ve Cenovalar'ın tarihsel anlamı
Kapitalizm ve çevre sorunu
İnksanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret
Uluslararasi politika
Şehitlerimizle zafere yürüyoruz!
Bir yoldaşından Hatice Yürekli yoldaşa mektup
Ölüm Orucu direnişçisi Fatime Akalın'ndan mektup
"Bir yanılsamanın sonu"

Basından

Mücadele Postası

 Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Emperyalizmin çevre politikası...

Azami kâr uğruna insanlığın ve dünyamızın geleceğini yıkıma uğratıyorlar

Deniz Ümit

Tekellerin azami kâr hırsı, insanlığın ve dünyanın geleceğini korkunç bir yıkımın eşiğine getirmiş bulunuyor. Emperyalist küreselleşme tüm yıkıcılığıyla hava, su, toprak, doğal bitki örtüsü gibi yaşam için olmazsa olmaz unsurları hızla tüketmektedir. Ancak emperyalizmin karakterinden dolayı bu yıkımın sonuçları daha çok bağımlı ülkelere fatura edilmektedir.

Kapitalizmde aslolan azami kâr olduğu için, örneğin Japonya odun sanayiine hammadde sağlamak için Güney Doğu Asya yağmur ormanlarını kesmekte, ABDli sığır yetiştiricileri hamburger, sosis, konserve et için Orta ABDdeki ormanları otlak haline getirip sığır yetiştirmekte bir sakınca görmemektedir. Aynı şekilde, Avrupa Birliğinin ihtiyaçlarının karşılanması için Afrikanın bazı bölgeleri tasfiye edilmektedir. Avrupa, Japonya ve Amerikalı tekellerin kereste ihtiyacı için Orta ve Güney Amerika, Güneydoğu Asya ve Afrikada her yıl binlerce kilometre kare orman alanı yokedilmektedir.

Bu onlar için sorun değildir tabii ki! Yeter ki kâr oranları artsın. Ormansızlaşmanın yaratacağı olumsuz sonuçlar onların umurlarında bile değildir. Onlar, kağıt endrüstrisinde hammmadde olarak kullanılan bambu ormanlarının yok olmasına aldırmazlar. Onlar, ormansızlaşmanın getireceği erozyon artışına bağlı olarak toprağın verimsizleşmesini düşünmezler. Onlar, ormansızlaşma ile karbondioksit oranının artacağını ve bunun da sera etkisini artırıp iklim değişikliklerine neden olacağını bildikleri halde umursamazlar. Onlar, Güneydoğu Asyada olduğu gibi tarım alanı açmak için orman yakar ve hava kirliliğini ciddi boyutlarda artırmakta sakınca görmezler. Hava kirliliğinin neden olacağı bronşit, anfizen, astım, kalp rahatsızlıkları, göz, burun, cilt tahrişleri ve kanser gibi hastalıkların artması da onların sorunu değildir. Çünkü onlar kirlilikten uzak sayfiyelerde yaşarlar. Ama yoksulların gecekonduları dik yamaçlarda, yoğun kirli bölgelerde kuruludur.

Halkları köleleştiren uluslararası emperyalist borç düzeni ile batağa sürüklenen bağımlı ülkelerin doğal kaynakları yerli işbirlikçi sermaye tarafından satılıyor. Emperyalist devletler, bağımlı ülkelere yönelirken, kendileri için yeni kâr alanları yaratmanın yanında başlarına dert olan sorunları da ihraç ediyorlar. Örneğin üretimi bölgeyi ve insanlarını tehdit eden fabrikaları bağımlı ülkelere taşıyorlar. Tıpkı 1990 senesinde Almanyada çevre kirliliği yarattığı için kapatılan kağıt fabrikasının Denizliye taşınmak istenmesi gibi.

Azami kâr hırsının bir diğer olumsuz etkisi de şudur: Kurulan fabrikalar için kentin suyundan daha ucuz diye yeraltındaki sular kullanılabilmektedir. Bu da zamanla zeminin çökmesine neden olmaktadır. Bunun örneğini Bangkok yaşamıştır. Kent bu nedenle sular altında kalmıştır. Bir kent ve insanları bu kadar rahat gözden çıkarılabilmektedir.
Kapitalist tekeller aynı mantıkla suları kirletmekte ve günümüzde bağımlı ülkeler güvenli içme suyundan yoksun kalmaktadır. Kirli içme suyunun kolera, tifo, dizanteri, hepatit gibi hastalıklara neden olduğu bilinmekte, ancak hiçbir önlem alınmamaktadır. Kirlenmiş bir ırmağı temizlemek için yeterli teknolojiye sahip olan burjuvazinin bunu yapmaması, milyonlarca insanı hastalıklara, ölüme terketmesi kendi sınıf mantığının sonucudur. Ô70li yıllarda Mısırda insanların ortalama 27 ve 25 yıl yaşamalarının nedeni, kirli içme suyunun neden olduğu hastalıklar sonucu ölümlerdir.
Emperyalist kapitalistler için en kutsal şey kârdır. Bu nedenlerle kâr oranları özenle korunur. Hak, hukuk buna göre ayarlanır.

Bu nedenle, 12 Eylül döneminin çevre yasasındaki amaç maddesinin özel vurgusu 'önce ekonomik kazanç'tır. Bu sayede çevreye zararlı birçok tesis, tekellerin sözde bilim insanlarına onaylattırılıp, işletilmektedir. Bergamada yaşanan süreçte buna benzerdir. Hukuk ve bilim tekellerin çıkarları doğrultusunda işletilmek istenmektedir. Yine çoğu çokuluslu tekellere kamuya ait kıyı arazilerinin dağıtımı bundan dolayıdır.

Emperyalizmin çevre üzerindeki bu yıkıcı etkileri karşısında belli bir çevre duyarlılığı oluşmuştur. Ancak istemlerini sonuç alıcı bir yöntemle değil de, bizzat emperyalist devletlerin icazetine bırakarak çözme eğiliminde olan bu duyarlı kesimler, uluslararası antlaşmalara güvenmektedirler. Oysa Ô70li yıllardan beri birçok kez biraraya gelen emperyalist devletler karşılıklı sözlerle anlaşmaktalar, ancak sonuçta değişen bir şey olmamaktadır. Sadece kendi kamuoylarındaki duyarlılığı törpülemektedirler.

Çevre konusunda duyarlı bu kesimler ne denli samimi olursa olsunlar, çözüme bu yoldan gidilemeyeceği ortadadır. Son olarak Kyoto Protokolü ile sera etkisini azaltmaya yönelik önlemler bile pazarlık konusu olmakta ve ABD buna karşı olduğunu açıkça ifade etmektedir. %36lık oranıyla sera etkisinden doğrudan sorumlu olan ABD, bu protokole imza koymayacağını net bir şekilde ifade etmekte; 'Biz ekonomimizi hiçbir tehlikeye atmayız, karbondioksit emisyonunun indirilmesi bizi hiç ilgilendirmiyor' diyebilmektedir.

Ekonomisini riske atmak istemeyen ABD, sera etkisi ile artacak olan küresel ısınmanın sonucunda, Hint Okyanusunda kıyısı olan ülkelerin sular altında kalacak olmasını tehlikeli bulmuyor! Diğer ülkeler de bu sözde anlaşmalara uyacak değiller elbette. Sadece göstermelik adımlarla kamuoyunu oyalıyorlar

'Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!' ikilemi ancak devrimci bir yöntemle çözüme kavuşturulabilir. Kapitalizmin temellerine yönelmeyen bir mücadelenin sonuç alma şansı yoktur. Çevrenin korunması için izlenecek yolun genel çerçevesi ise, TKİP Programında şöyle ortaya konulmaktadır:

'Çevre sağlığını gözeten bir üretim, kentleşme, enerji ve ulaşım politikası izlenir. Bu, toplum sağlığının vazgeçilmez koşulu sayılır. Kapitalizmden miras çevre tahribatının giderilmesi doğal çevrenin, toprağın, suyun ve havanın korunması için köklü önlemler alınır.'