ARSIVANA SAYFA
 
24 Şubat '01
SAYI: 08
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Siyasal istikrarsızlığın ekonomik temeli
Ölümcül krizin sıklaşan nöbetleri
"Devlet krizi"nin dibinde çürümüş ekonomik düzen vardır
ABD saldırganlığının gerisinde sertleşen emperyalist rekabet var!
Bağdat'a emperyalist saldırı
"Tütün reformu" yasalaşıyor!
Kocaeli'nde 18 Mart'ta işçi mitingi var!
Kurtköy Canbaztepe'de gecekondu arzisi üzerine kirli rant hesapları
Diyarbakır erken kararıyor
İTÜ'de boykot var!
Katliamların hesabını sormak için Ulucanlar davasına katılalım!
Yeni zindan genelgesi de devrimci tutsakların direnişi ile parçalanacak!
Dünyada güncel durum/2
Toplumsal hayatın tüm alanlarında kadın-erkek eşitliği!
Kadınlar politikaya çekilmeksizin, yığınlar politikaya katılamaz /V.İ.Lenin
Bir eğitim emekçisiyle 8 Mart üzerine...
Emeğin mağduru: Kadın
Direnişçilerin kaleminden
Avrupa'da meydanlar yeniden ısınıyor
Avrupa'daki Türkiyeli ve Kürdistanlı ilerici-devrimci güçlerin ortak açıklama ve çağrısı
Direnişçilerin kaleminden
Basında Nazım Hikmet tartışması
Kapitalizm ve bilimsel-teknolojik gelişmeler
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Ankara’da Demokrasi Derneği
Girişimcileri forumu

11 Şubat'ta ÖDP, HADEP, EMEP, DBP, İHD, KESK, DEV MADEN-SEN ve aydınların yer aldığı Demokrasi Derneği Girişimcileri, “Demokrasi güçlerinin birleşme sorunları ve çözüm” konulu bir forum düzenlendi.

Reformist partiler, sendikalar, kitle örgütleri ve aydınlar gelinen sürecin boyutlarını, ülkenin nasıl bir dar boğazda olduğunu, yığınların artan yoksulluğunu, devletin son süreçte yaptığı saldırıları ve bugün yaşanan suskunluğu kendi cephelerinden değerlendirdiler. Dernek girişimcileri amaçlarını; “Dayatılan İMF politikalarına, devletin tüm ülkeyi cezaevine çevirme çabasına ve Kürt halkına yapılan baskılara karşı ortak mücadele hattı örmek olarak” tanımladılar. Dernek girişimcilerini harekete geçiren ve “birleşme” üzerinde bu kadar durmalarının temel nedeni olarak, yaşanan sorunların artık dayanılmaz bir sınıra dayanması ve 19 Aralık katliamından sonra 12 Eylül’ü aratmayan bir baskı ortamının oluşması olarak gösterildi.

Sorunlar nispeten başarıyla ortaya konulsa da, çözüm ve uygulanacak yöntem noktasında her zamanki gibi düzenin sınırlarını aşamayan reçeteler sunuldu konuşmalarda. DBP Genel başkan yardımcısı Mehmet Özkök’ün, “12 Eylül’le gelen ‘82 Anayasası’nın değiştirilmesi, atılabilecek en önemli adımlardan biridir” söylemi buna bir örnektir.

Konuşmacılar arasında alternatif çözüm önerileri sunan denebilir ki sadece Fikret Başkaya oldu. Kitle hareketinin gelişmesine uygun koşulların oluştuğunu vurgulayan Başkaya, bu durumda temel sorunun, Türkiye’de demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren güçlerin misyonlarını yerine getirip getirmeyeceği olduğunu söyledi. Ve eğer bir mevzi kazanılacaksa, bunun ancak bedel ödeyerek olanaklı olabileceği üzerinde durdu. Rejimin hiçbir meşruluğunun kalmadığını, bunun bizler için önemli bir fırsat olduğunu ve bunun devrim cephesinden iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Her temsilci konuşmasında doğal olarak zindanlarda süren Ölüm Orucu Direnişi’ne değindi. Ancak 4. ayını dolduran direniş için dışarıda nasıl bir mücadele hattının olması gerektiği es geçildiği gibi, Ölüm Orucu Direnişi’nin gerçek anlamı ve önemi de gözardı edildi. Buna rağmen konuya değinmelerinin sebebi kuşkusuz direnişin büyüklüğü ve gücüdür. Ancak demokrasi savunucuları, ne gariptir ki direnişçi tutsak yakınlarının konuşma taleplerini dahi reddettiler.

Forum adı taşıyan bu etkinlik, yine ne gariptir ki, dinleyicilerin soru sormasına dahi fırsat verilmeden bitirilmiştir. Bu davranış, forumu düzenleyenlerin demokrasi sorunu ve mücadelesine bakışı konusunda hiç de iyiye bir gösterge olmamıştır.

Ankara’dan bir Kızıl Bayrak okuru



ABD saldırganlığı ve silah tekelleri

Uluslararası dengeler altüst olmuş durumda. ABD’de yaşanan ekononomik durgunluk, yeni gelen hükümetin savaş tüccarlarına kendini kanıtlama isteği, İngiltere dışındaki Avrupa ülkelerinin ABD’ye cephe oluşturma çabası, Rusya’nın eski gücüne kavuşma hedefi doğrultusunda yeniden yapılanma planları, dünyadaki işçi-emekçi hareketinin ivme kazanması vb...

İstatistikler, dünya ölçüsündeki tekelleşmeyi, yoksullaşmayı, savaşa ayrılan bütçeleri tüm açıklığıyla önümüze koyuyor. Tekeller arası savaşta paylaşılmaya çalışılan pazarlar ve kârlar bir süre sonra kendisini tükettiği için, bunun yeni yolları en iğrenç yöntemlerle yaratılıyor. Bağdat’ın bombalanması, emperyalist tekeller arası çıkar savaşımın bir sonucudur.
ABD, hala dünyanın efendisi olduğu mesajını vermek, Ortadoğu’daki egemenliğini pekiştirmek için, hiçbir neden yokken Irak’a dönük yeni bir saldırıya başvuruyor. Bununla aynı zamanda ABD silah tekellerine yeni pazar alanları açma kirli hesabı yapılıyor. Hala savaşların, tehlikelerin ve tehditlerin bitmediği gösterilerek...

Bugün Avrupa’da kurulmak istenen Ulusal Füze Kalkanı (NMD), aynı zamanda emperyalist silah tekellerine yeni pazar alanları açmak anlamına geliyor. Nitekim Rusya, savunma kalkanının silahlanma yarışını başlatacağını söylüyor. Ardından NATO Genel Sekreteri’ne Avrupa’yı kapsayacak bir füze kalkanı önerisi sunuyor. Silah tekellerinin ağzı sulanıyor, dünya halklarının canı ve kanı üzerinden azami kârların hesabını yapıyorlar.

Devamlı kriz üreten emperyalist-kapitalist sistem dünya emekçi kitlelere ekonomik-sosyal yıkımı dayatmakla kalmıyor, dünyayı kan gölüne çevirmenin hazırlıklarını yapıyor.

Türkiye cephesine gelince, topraklarımız emperyalist saldırganlığın bir üssü olarak kullanılıyor. Bu topraklardan kalkan askeri uçaklar Irak halkına ölüm kusuyor.

D.Ali



“Ermeni katliamı söz konusu değil”miş!

Yukarıdaki başlık Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu'na ait. Halaçoğlu şöyle diyor: “Osmanlı'nın 1. Dünya Savaşı'nda kendisini koruması için Ermenileri başka bölgelere nakil ettirmesi, savaş süreci içerisinde doğaldır. Bu süreçte, 438 bin 758 Ermeni tehcir edilmiş, bunların 382 bin 148'i istenilen nakil noktalarına ulaştırılmıştır. Geriye kalan 56 bin 610 Ermeni’nin 10 bini eşkiya tarafından katledilmiştir, devlet tarafından değil. 30 bini tifo ve dizanteri gibi salgın hastalıklardan ölmüştür. Geriye kalan 16 bin Ermeni de yurtdışına çıkmıştır.” (Radikal, 4 Şubat 2001)

Başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Çalıştığım atölye girişinin kapısını açık bırakarak adamın biri içeri girdi. Yanımdaki arkadaş, “yahu ne biçim adam bu, kapıyı kapatmadı” diye sitem etti. Öbür arkadaş dönüp baktı ve “o adam değil, o Ermeni” dedi. Olay gerçekten Halaçoğlu için tam da bu; “o adam değil, o Ermeni”. Zaten dünyada en ari ırkın Türk ırkı olduğunu savunan ve tarihi boyunca yüzlerce katliamı gerçekleştiren bir ırkın böyle bir katliamı kabul etmesi mümkün müdür? Halaçoğlu kendi rakamlarına göre 40 bin Ermeni'nin öldüğünü açıklıyor, ama bunu, 10 bininin eşkiya tarafından, 30 bininin salgın hastalıktan öldüğü yalanına dayandırıyor. Siz devlet olarak bir bölgedeki halkı tehcir ediyorsunuz, nasıl oluyorsa yolda 40 bin tanesi ölüyor?

Resmi tarih böyle kılıflar uydurabilir, ama bugün o bölgede yaşayan halklar şunu bilmektedir. Devlet açık açık Ermenilerin katledilmesi ve mallarına el konulması için halkın önünü açmış ve binlece yıl beraber yaşayan bölge halkının elini kirli kana bulaştırmıştır. Çeteci güruhlar Ermeni halkın malını talan etmiş, yakaladığı Ermeni'yi öldürmüştür. Bunlar tarih kitaplarında olmasa da, o dönemin insanları tarafından bilinmektedir. Bugün bu yerleşim yerlerinde örenler mevcuttur. Bu örenlerin hepsi Ermeni halkının evleridir. Tüm mallarına el konulmuş, evleri kullanılmayacak hale getirilmiştir. Kaçıp kurtulabilenler kurtulmuş, ama onbinlercesi katledilmiştir. Ülkenin bir bölgesinden -ki bu doğa şartlarının en zorlu olan bölgesidir- bir başka bölgesine tüm tehlikeler göz önüne alınarak, zorunlu göçten öte kaçış başlamıştır.Tüm varlıkları talan edilen ve yollalarda çetelerin açık avı haline gelen halk, büyük bir katliamla yüzyüze gelmiştir.
Bu katliamın bu devlet tarafından kabulü mümkün müdür? İnkarcı bir devletten, 2001 yılına girerken katliamlarına cezaevlerindeki devrimci tutsaklarla devam eden bir devletten, böyle bir şey beklenebilir mi? Sadece ve sadece kendi sesini isteyen, tüm alanlardaki sesi duymak istemeyen, meclisinde dahi adam öldüren, savcısına, barosuna, sendikacısına, hiç kimseye konuşma hakkı tanımayan bir devletten, bir faşist barbarlıktan bunu beklemek mümkün mü?

K. Yıldız/İstanbul