ARSIVANA SAYFA
 
24 Şubat '01
SAYI: 08
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Siyasal istikrarsızlığın ekonomik temeli
Ölümcül krizin sıklaşan nöbetleri
"Devlet krizi"nin dibinde çürümüş ekonomik düzen vardır
ABD saldırganlığının gerisinde sertleşen emperyalist rekabet var!
Bağdat'a emperyalist saldırı
"Tütün reformu" yasalaşıyor!
Kocaeli'nde 18 Mart'ta işçi mitingi var!
Kurtköy Canbaztepe'de gecekondu arzisi üzerine kirli rant hesapları
Diyarbakır erken kararıyor
İTÜ'de boykot var!
Katliamların hesabını sormak için Ulucanlar davasına katılalım!
Yeni zindan genelgesi de devrimci tutsakların direnişi ile parçalanacak!
Dünyada güncel durum/2
Toplumsal hayatın tüm alanlarında kadın-erkek eşitliği!
Kadınlar politikaya çekilmeksizin, yığınlar politikaya katılamaz /V.İ.Lenin
Bir eğitim emekçisiyle 8 Mart üzerine...
Emeğin mağduru: Kadın
Direnişçilerin kaleminden
Avrupa'da meydanlar yeniden ısınıyor
Avrupa'daki Türkiyeli ve Kürdistanlı ilerici-devrimci güçlerin ortak açıklama ve çağrısı
Direnişçilerin kaleminden
Basında Nazım Hikmet tartışması
Kapitalizm ve bilimsel-teknolojik gelişmeler
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Dünyada güncel durum/2

Toplumsal kutuplaşmanın korkunç boyutları

H. Fırat

(7 Ocak ‘01 tarihli bir konferansın kayıtlarıdır...)

Her düzeyde toplumsal eşitsizliklerin ürkütücü boyutları

Parti programının “Kapitalizm” bölümünün 6. maddesi, kapitalizmin özsel bir karakteri ve temel bir yasası olan toplumsal kutuplaşma sorununu dile getirmektedir:

“6) Üretici güçlerin gelişmesinin toplumsal servette yarattığı her artış, kapitalist sınıfın daha da zenginleşmesine, çalışan kitlelerin ise nispi ya da mutlak olarak yoksullaşmasına yolaçar. Toplumsal zenginliğin artışına toplumsal eşitsizliklerin artışı eşlik eder. Servet-sefalet kutuplaşması gitgide büyür, sermaye sınıfı ile emekçiler arasındaki uçurum derinleşir.” (TKİP Programı, Kapitalizm, I. Bölüm/6. madde, s.17)

Burada kapitalizmin özsel karakterine ilişkin olarak dile getirilen temel olgular, şu son birkaç yıldır küresel kapitalizmin en göze çarpan gerçekleri olarak en çok tartışılan sorunlar olmaktadır. Emperyalist küreselleşme politikalarına karşı muhalefet ve mücadele platformlarında döne döne küresel kapitalizmin toplumsal eşitsizliği aşırı ölçülere vardırmış bulunması üzerinde durulmakta, dikkatler ve tepkiler bu olgularda yoğunlaşmaktadır.

Dünya ölçüsünde toplumsal eşitsizliklerin her alanda vardığı düzey, servet-sefalet kutuplaşmasının aldığı boyut, insanı gerçekten dehşete düşürecek ölçülere varmış bulunmaktadır. Bu eşitsizlikler her düzeydedir; yani her ülkenin kendi içinde olduğu kadar, ülkeler ve bölgeler arasındadır da. Gelişmiş emperyalist ülkelerle emperyalizme bağımlı ülkeler arasında olduğu kadar, dünyanın belli bölgeleri, örneğin Avrupa ile Afrika kıtası arasındadır da. Toplumların kendi içinde servet-sefalet kutuplaşması, gitgide derinleşen bir gelir dağılımı uçurumu, son 20 yıldır, ki bu azgın bir neo-liberal saldırı ile tanımlanan bir dönemdir, dünya ölçüsünde büyük boyutlara ulaşmıştır. Bu, yoksul ve bağımlı ülkeler için olduğu kadar, zengin emperyalist ülkeler için de açık bir olgudur.

Bu alandaki durumları zaten yeterince açık olduğu için, yoksul bağımlı ülkeleri bir yana koyalım. Bugün kapitalist dünyanın en gelişmiş ve güçlü ülkelerinde, örneğin Almanya’da ya da ABD’de, Fransa’da ya da İngiltere’de de gelir dağılımı uçurumu sürekli büyümektedir. Resmi istatistikler bile bu büyümeyi çarpıcı rakamlarla kaydetmektedir. ‘80’li yıllara damgasını vuran neo-liberal saldırı politikaları, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın yıkılışının ardından adeta dizginlerinden boşaldı. Gerçek ücretlerde düşüşten sosyal hakların gaspına, işsizlikten enflasyona kadar tüm bu etkenler, çalışan kitlelerin yoksullaşması, gelir dağılımının daha da bozulması, toplumsal eşitsizliklerin her alanda artması anlamına gelmektedir. Toplumsal eşitsizlikteki artışın gerçek boyutlarını doğru saptayabilmek için, tüm bunları bir de buna eşlik eden emek üretkenliğindeki ve dolayısıyla üretimdeki artış ile birlikte düşünmek gerekir. Üretkenlik ve zenginlik artarkan işçi sınıfının ve emekçilerin yoksullaşması, toplumsal eşitsizlikteki artışın boyutlarını göstermektedir. Bu konuda bir fikir edinebilmek için, konuya ilişkin bir incelemeden bazı çarpıcı rakamlarlar şöyle:

“... 1979-1995 yıllarında ABD’de en zengin %20’nin geliri %26 arttığı halde, nüfusun en yoksul %20’sinin geliri aynı dönemde %9 oranında geriledi (Le Mond Diplomatique, Ağustos 1997). Bu sonuncu ülkede işsizlik sigortası işçilerin sadece %35’ini kapsıyor... İngiltere’de 1979-1992 arasında en zengin %10’un geliri %62 oranında artarken, en yoksul %10’un geliri %17 oranında azaldı. Aynı dönemde yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı da %9’dan %25’e yükseldi (Le Mond Diplomatique, Ağustos 1997). Ücretler o kadar aşındırılmış durumda ki, artık Güney Kore firmaları bu ülkeye yerleşiyor... Emek-sermaye ilişkisinin de nasıl işçi sınıfının aleyhine döndüğü de hatırlanmaya değer. 1972-1992 arasında Amerikan işçisinin verimliliği ortalama % 30’dan fazla arttığı halde, ortalama reel ücretler % 13 oranında geriledi. ‘Dördüncü Dünya Savaşı’nın sonuçları hakkında fikir sahibi olmak isteyenler Avrupa Topluluğu’nda (AT) on sekizbuçuk milyon işsiz, elli milyon yoksul yaşadığını hatırlamalıdırlar...” (Fikret Başkaya, “Sermayenin Küreselleşmesi veya Neo-liberalizmin Vahşeti”, Özgür Üniversite Forumu, Küreselleşme sayısı, 04/97, s.22)

Bu rakamlar, Reagan döneminin ABD işçi sınıfı ve Thatcher döneminin İngiltere işçi sınıfı için ne anlama geldiğini açıklıkla gösteriyor. Toplumsal kutuplaşmayı artıran bu neo-liberal saldırının ‘89 yıkılışını çok öncelediğini, fakat yıkılışın bu saldırıya yeni boyutlar kazandırdığını burada gözönünde tutmak durumundayız.

İnsanlığın önüne yeni ufuklar açtığı ileri sürülen “küreselleşmiş dünya”da günümüzün sosyal eşitsizlikler tablosu gerçekten çarpıcıdır. 1996 rakamlarına göre, dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’si dünya gelirinin yüzde 85’ine el koyuyor. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’lik dilimi ile en yoksul yüzde 20’lik dilimi arasındaki gelir farkı otuz küsur yıl önce 30’a 1 iken, şimdilerde 80’e 1’e ulaşmıştır. Şu günlerde basında yer alan bir kaynakta şu bilgi yer almaktadır: “200 yıl önce yoksullar ile zenginler arasındaki fark 1/1.5 iken, bu oran 1960’da 1/20, 1980’de 1/46, 1990’da 1/60 ve 1997’de 1/74’e yükselmiştir.” (Eskişehir-Bilecik Tabibler Odası incelemesi, Evrensel, 31 Aralık ‘00 -Red.). Burada ikiyüz yıllık zaman dilimi içinde (ki bu yaklaşık olarak sanayi devrimi sonrası tarihi dönem demektir) kendini çarpıcı bir biçimde gösteren eğilime dikkat ediniz; bu rakamlarda, net bir biçimde, zenginlik-yoksulluk kutuplaşmasının bütün bir tarihi dönem boyunca bir eğilim olarak kendini nasıl ortaya koyduğunu, kapitalizmin özüne ilişkin yasallığının tartışmasız varlığını görürsünüz.

Bir yanda 227 kişi öte yanda ikibuçuk milyar insan!

Aynı olguyu başka düzeylerde gösteren daha çarpıcı rakamlar da var. Dünyanın en zengin üç adamının toplam serveti, bugün 48 ülkenin toplam yıllık ulusal gelirine eşittir. Öte yandan, dünyanın en zengin 227 kişisinin serveti, dünya nüfusunun yüzde 45’ini (kimi kaynaklara göre yüzde 47’sini) oluşturan 2.5 milyar insanın yıllık gelirine eşittir. Bu rakamlara daha dikkatli, daha yakından bakın; bir yanda yalnızca 227 kişi ve öte yanda tam ikibuçuk milyar insan, yani neredeyse insanlığın yarısı! Bu gerçekten dehşet vericidir, ama küresel kapitalizmin en temel gerçeklerinden de biridir. Bu 227 kişi kuşkusuz ki emperyalist dünyanın en büyük çokuluslu tekelleriyle bağlantılıdır ve bu tekeller milyarlarca insanın yaşamını doğrudan etkileyen bir küresel etkinlik içerisindedirler. Bu muazzam servet birikimi tam da küresel sömürü ve yağmanın olanaklarıyla sağlanmaktadır. Demek istiyorum ki, burada biz küresel kapitalizmin küresel düzeyde servet ve sefalet üreten, servet-sefalet kutuplaşmasını sürekli büyüten dinamiği/yasallığı ile yüzyüzeyiz. Bunu, programımızın teorik bölümünün 6. maddesinin küresel düzeyde izdüşümü olarak da anlayabiliriz. Kaldı ki aynı bölümün bir başka maddesinde, bu olguya emperyalist küreselleşme sorunu üzerinden ayrıca işaret edilmektedir: “Kapitalizmin sürmekte olan uluslararasılaşma süreci, derin çelişkiler, çarpıklıklar ve çözümsüzlüklerle birarada gitmektedir. Emperyalist küreselleşme, sınıflar, ülkeler ve bölgeler arası derin eşitsizlikleri keskinleştirmekte, yıkıcı ve felaketli sonuçlara yolaçmaktadır...” (TKİP Programı, Emperyalizm ve Dünya Devrim Süreci, I. Bölüm/25. madde, s.24-25)

Tekniğin gelişmesi ve emek üretkenliğinin yeni düzeylerde artmasıyla birlikte, bugün dünya çapında zenginlik görülmemiş boyutlara ulaşmış durumdadır. İnsanlık hiçbir zaman bu kadar ileri boyutlarda bir zenginlik biriktirmemişti, bu düzeyde bir teknik gelişmeyi ve sonuçlarını hayal bile edememişti. Engels, Anti-Dühring’de, ki bu daha 19. yüzyılın son çeyreği (somut olarak 1878 yılı) demektir, o günün birikmiş zenginliğine vurgu yaparak, insanlığın artık sınıfları ortadan kaldıracak bir tarihi aşamaya, bunu olanaklı kılacak bir iktisadi gelişme düzeyine ulaştığını söylemişti.

Oysa bugünün üretim düzeyi ve birikmiş zenginliği, o günlerle hiçbir biçimde karşılaştırılmayacak muazzam ölçülere ulaşmış bulunmaktadır. Ama tüm bu zenginlik birikimine rağmen, bugün dünyamızda bir milyara yakın insan işsizlik kıskacında, üç milyar insan günde iki dolardan az bir gelirle, 1.3 milyarı ise günde bir dolardan bile az bir gelirle, yani mutlak yoksulluk sınırlarının altında yaşıyor. 800 milyon insan yetersiz besleniyor ve her yıl 20 ila 30 milyon arası insan açlıktan ölüyor. 880 milyon insan okuma-yazma bile bilmiyor, 1.9 milyar insanın sağlığa uygun içme ve kullanma suyundan mahrum olduğu tespit ediliyor. Beş yaşın altındaki her 1000 çocuktan 297’si, yani neredeyse her üç çocuktan biri, gıda yetersizliği, hastalık ve bakımsızlık gibi nedenlerle ölüyor. 250 milyon çocuk çocukluğunu yaşayıp temel eğitim göreceğine kölece koşullarda çalıştırılıp en iğrenç biçimlerde sömürülüyor, vb., vb...

Özel mülkiyet tekelinin ve kâr mantığının tüm insanlığa faturası

Bugünün dünyasında muazzam bir zenginlik birikimi var. Tüm sosyal ve kültürel ihtiyaçları karşılayacak, her alandaki sosyal sorunları bir anda misliyle çözecek düzeyde bir üretim düzeyi, servet ve kaynak birikimi var. Buna rağmen dünyamız yoksulluğu, sefaleti, işsizliği, cehaleti, kültürel yoksunluğu yaşıyorsa, elbette bunun temel önemde bir nedeni var. Bu, tüm bu üretim gücü ve zenginlik birikimi üzerindeki kapitalist özel mülkiyet tekelinden başka bir şey değildir. Biriktirilen tüm olanaklara rağmen insanlığı bugün kasıp kavuran sosyal sorunların çözümünün önündeki biricik engel, kapitalist özel mülkiyet düzenidir. Bütün sorun budur ve buradadır.

Bazı araştırmalar, dünyadaki açlığı ve temel sağlık sorunlarını asgari düzeyde çözmek için gereken para 13 milyar dolardır diyorlar. Ama dünya kapitalizmi yalnızca AB ülkelerinde yılda 13 milyar doları salt parfüme harcıyor. Yani tümüyle yararsız bir lüks kullanım maddesi olan parfüm üretimi durdurulsa ve buna israf edilen kaynaklar insanlık için kullanılsa, örneğin dünyadaki açlığı ve temel sağlık sorunlarını asgari düzeyde olsun gidermek olanaklı olacak. Bilmem kaç milyar dolar olsa, dünyada yılda şu kadar milyon çocuk bakımsızlıkdan ölmeyecek, ama yalnızca ABD’de kedi-köpek mamasına 17 milyar dolar harcandığı söyleniyor. Aynı ülkede insanların zayıflamak için her yıl 5 milyar dolar harcadığı tespit ediliyor. Daha önce sözünü ettiğim bir incelemeden okuyorum: “Bugün dünyada 800 milyon insan yeterli ölçüde beslenemez durumdadır. Bu insanların beslenebilmeleri için her yıl 40 milyon ton hububat yeterli iken, zengin ülkeler hayvanlarını beslemek için her yıl 540 milyon ton hububat tüketmektedir.” (Eskişehir-Bilecek Tabibler Odası incelemesi, Evrensel, 31 Aralık ‘00 -Red).

Ama tüm bu akıl dışı durumların gerisinde muhakkak ki bir mantık var; bu kapitalizmin kâr mantığıdır, kâra dayalı işleyiş mantığıdır. Toplumun (dünya ölçüsünde alındığında insanlığın) maddi ve kültürel ihtiyaçlarının en ileri düzeyde karşılanması kapitalizmi ilgilendirmez, bu onun sorunu ya da hareket noktası değildir. Onun hareket noktası bu değil, fakat kâr ve dolayısıyla sermaye birikimidir. İhtiyaçların şu veya bu düzeyde karşılanması, kapitalizm için kârın güvencelenmesine bağlı bir sonuçtur yalnızca.

Parfüm ya da kedi-köpek mamasının üretimi kârlı bir pazar olduğu için ve kârlı bir pazar olarak kaldığı sürece, kapitalizm bundan elbette vazgeçmez. Ama bir milyar insana iş sağlamak, ya da 800 milyon insanının karnını doyurmak kapitalizm için kârlı bir iş olmadığı ölçüde de, muazzam insan yığınlarını tüketen sosyal felaketler olarak süregider. Aynı şekilde 40 milyon ton hububatla yoksul ülke insanlarını beslemek kapitalist tekeller için kârlı bir iş değildir, ama zengin ülkelerde hayvanları beslemek için her yıl 540 milyon ton hububat tüketmek pekala kârlı bir iştir. Besin tekelleri bu tercihi hayvan sevgisinden değil, fakat tam da son derece kârlı bir pazar olan et ve sütlü mamül üretiminden dolayı böyle yapmaktadırlar.

Buradan, tüm bu söylenenlerden, bir kez daha partimizin programına dönebiliriz:

“Günümüzde üretimin toplumsallaşması çok ileri düzeylere varmış, ortaya tüm insanlığı refah ve mutluluk içerisinde yaşatabilecek muazzam bir servet birikimi ve üretim kapasitesi çıkmıştır. Fakat bu zenginlik ve üretim araçları üzerinde bir avuç çokuluslu tekel şahsında sürmekte olan özel mülkiyet, insanlığın ezici bölümünün bugünkü perişanlık içerisinde tükenmesinin nedenidir. Bu evrensel çelişki çözümünü proleter dünya devriminde bulur.” (TKİP Programı, Emperyalizm ve Dünya Devrim Süreci, I. Bölüm/27. madde, s.25)

Bugünün dünyasında milyarlarca insanının karşı karşıya bulunduğu maddi ve kültürel sorunları çözecek, yaşamakta olduğu derin acıları dindirecek olanaklar fazlasıyla var. Ama gelin görün ki, bunlar üzerinde de kapitalist özel mülkiyet tekeli var. Buna dayalı bir toplum düzeni ise, sosyal sorunları çözmek ve sosyal acıları dindirmek değil, yalnızca kâr, dahası aşırı kâr peşinde koşar ve tam da bu şaşmaz yasa nedeniyle, insanlığın sorunlarını çözmek bir yana, bu sorunları bizzat yaratır ve katmerleştirir.
Partimizin programı, “Kapitalizm”e ilişkin bölümünün daha girişinde, üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyet tekelini ve bunun ücretli emeğin sermayeye bağımlılığının temeli olduğunu saptamanın hemen ardından, bunu şu temel gerçekliğe bağlar: “Ücretli emeğin sermayeye bu bağımlılığı ve onun tarafından sistematik sömürüsü, kapitalist toplum düzeninin temelidir; proleter ve yarı-proleter kitlelerin yaşadığı her türlü yoksulluğun, baskının, köleleşmenin, horlanmanın, cehaletin, gelecek güvensizliğinin, fiziki ve moral dejenerasyonun asıl kaynağıdır.” demektedir (TKİP Programı, Kapitalizm, I. Bölüm/2. madde, 2. paragraf)

Sadece her kapitalist toplumun kendi içinde değil, fakat küreselleşmiş kapitalist dünyanın genelinde bu böyledir.

Seattle protestosu ABD’de gerçekleşti...

Sosyal kutuplaşmanın, gelir dağılımı uçurumunun en ağır, en çarpıcı örneklerinden biri, bizzat Amerikan toplumudur. Dünyanın en güçlü ekonomisidir ABD ekonomisi, ve sosyal kutuplaşma bu ekonomide işlerin bir parça iyi gittiği şu son yıllarda bile artarak sürüyor.

Uzun yıllardır ilk kez Amerika’da klasik iki parti dışındaki üçüncü bir parti, Yeşiller Partisi %3 oy aldı. ABD’de, tekellerin toplumun beynine, demek oluyor ki politik tercihlerine etkili bir biçimde nüfuz ettiği bir ortamda, sol temalar kullanan bir partinin %3 oy alması sanıldığından da önemli bir işarettir.

Seattle protestosu Amerika’da gerçekleşti, bunu unutmayalım. Emperyalist medya ortaya çıkan toplumsal tepkiyi çarpıtmak, onun belirgin sınıfsal karakterini gözlerden gizlemek için, salt küçük-burjuva ilerici otonom grupların çatışmalarını verdi, bunları bilerek öne çıkardı. Oysa asıl protesto tam da işçilerden, işçi örgütlerinden geliyordu. Seattle’da 40-50 bin işçi yürüdü ve bunların ezici bir bölümü kuşku yok ki Amerikan işçileriydi. Bu, Amerika’nın hiç değilse yakın tarihinde görülmemiş bir şey. Amerikan emperyalizminin küreselleşmeci politikalarını hedef alan bir eylem bu ve bu çapta bir sosyal hareketlilik yakın dönem Amerikan tarihinde yaşanmamıştır.

Bunu yaşatan ne peki? Bunu yaşatan, nispeten toparlandığı bir dönemde, işlerin bir parça iyi gittiği bir dönemde bile Amerikan kapitalizminin kendi çalışan nüfusuna çıkardığı sosyal faturadan başka ne olabilir ki? Neo-liberal politikaları şirin göstermek için şu sıra Türkiye’de de bazı yazarlar tarafından kullanılan beylik propaganda argümanlarını biliyorsunuz; Clinton dönemi Amerika için en parlak dönem oldu, ekonominin en iyi gittiği, işsizliğin azaldığı, sosyal bir takım hakların verildiği bir dönem oldu diyor gerici burjuva propagandası. İşsizliği bir parça hafiflemiş olması dışında bu propaganda tümüyle masaldan ibaret. Ekonominin iyi gittiği bir durumda işsizlik bir parça hafifler elbette. Öteki büyük emperyalist ülkelerde işsizlik artarken ABD’de işsizlik artışının biraz durduğu, hatta bir parça azaldığı bir gerçeklik olabilir. Bu şaşırtıcı bir yan taşımaz ve bir sosyal kazanım gibi de algılanamaz, böyle sunulamaz. Ekonomide durumun bir parça iyiye gittiği, üretimin canlandığı yerde tabii ki işsizlik biraz azalır. Ama bu pekala sömürü oranının artması ve yaşam koşullarının ağırlaşması pahasına da olabilir, ki ABD bu açıdan öteki emperyalist ülkelerden bir farklılık sergilemiş değildir şu son yıllarda.

ABD’de de, tüm öteki emperyalist ülkelerde olduğu gibi, şu son yıllarda çalışan sınıfın yoksullaşması, yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranında artış, evsizlerin, demek oluyor ki sokakta yaşayanların, toplumdan dışlanmışların sayısında artış eğilimi sürdü ve bunlara sosyal hakların gaspı eşlik etti. Fikret Başkaya’nın incelemesinden daha önce aktardığım olguları hatırlayınız. Amerikan işçi sınıfı içinde tepki yaratan, Seattle gibi bir yerde onbinlerce Amerikan işçisinin yürümesini olanaklı kılan bundan başka nedir ki? Tam da Clinton döneminde uluslararası çapta yankı yaratan bir dizi greve yol açan bundan başka nedir ki? Demokrat Parti’nin solundaki bir partinin %3 oy desteğini almasının gerisinde de bu var, ki bu Amerikan seçimlerinin büyük bir krize dönüşmesinde temel bir etken sayılmalıdır. Bu oylar her zamanki gibi Demokrat Parti’ye verilseydi, herhalde son başkanlık seçimini krizsiz-tartışmasız Al Gore kazanırdı.

Şuraya gelmek istiyorum. Partimizin programının “Kapitalizm”e ilişkin altıncı maddesinde dile getirilen temel gerçekliğin, bugün her toplumun kendi içinde ve dünya çapında, tam da programımızda ifade edilen açıklık ve sadelikte yaşandığını görüyoruz. Oysa programımızdaki bu düşünce, özünde 150 yıllık bir metindeki, Komünist Manifesto’daki düşüncenin tamı tamına kendisidir. Biz kuşkusuz gerçekliğe bugünün kapitalizmi üzerinden bakıyoruz. Ama öte yandan temel önemde bir noktaya da vurgu yapıyoruz; kapitalizmin özü ve temel yasallıkları değişmemiştir, kapitalizm bugün de temelde aynı yasalara tabi, aynı mekanizmalarla işliyor ve bunlar aynı temel sosyal sonuçları üretiyor.

Sözkonusu maddeyi yeniden okuyorum: “Üretici güçlerin gelişmesinin toplumsal servette yarattığı her artış, kapitalist sınıfın daha da zenginleşmesine, çalışan kitlelerin ise nispi ya da mutlak olarak yoksullaşmasına yolaçar. Toplumsal zenginliğin artışına toplumsal eşitsizliklerin artışı eşlik eder. Servet-sefalet kutuplaşması gitgide büyür, sermaye sınıfı ile emekçiler arasındaki uçurum derinleşir.”

Bu uçurum derinleştiği içindir ki, Seattlelar yaşanıyor Amerika’da. ABD’yi, sosyal çelişki ve çatışma bakımından bu en rahat ve en denetimli ülkeyi, sınıf hareketinin en örgütsüz ve savunmasız, örgütlü işçilerin ise tekellerin tam hizmetindeki sendikalar tarafından en çok denetlenebildiği bu ülkeyi kasten örnek veriyorum. Artık siz varın dünyayın geri kalan bölümünü tahmin edin demek için bu örneği seçmiş oluyorum.

(Devam edecek...)