ARSIVANA SAYFA
 
24 Şubat '01
SAYI: 08
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Siyasal istikrarsızlığın ekonomik temeli
Ölümcül krizin sıklaşan nöbetleri
"Devlet krizi"nin dibinde çürümüş ekonomik düzen vardır
ABD saldırganlığının gerisinde sertleşen emperyalist rekabet var!
Bağdat'a emperyalist saldırı
"Tütün reformu" yasalaşıyor!
Kocaeli'nde 18 Mart'ta işçi mitingi var!
Kurtköy Canbaztepe'de gecekondu arzisi üzerine kirli rant hesapları
Diyarbakır erken kararıyor
İTÜ'de boykot var!
Katliamların hesabını sormak için Ulucanlar davasına katılalım!
Yeni zindan genelgesi de devrimci tutsakların direnişi ile parçalanacak!
Dünyada güncel durum/2
Toplumsal hayatın tüm alanlarında kadın-erkek eşitliği!
Kadınlar politikaya çekilmeksizin, yığınlar politikaya katılamaz /V.İ.Lenin
Bir eğitim emekçisiyle 8 Mart üzerine...
Emeğin mağduru: Kadın
Direnişçilerin kaleminden
Avrupa'da meydanlar yeniden ısınıyor
Avrupa'daki Türkiyeli ve Kürdistanlı ilerici-devrimci güçlerin ortak açıklama ve çağrısı
Direnişçilerin kaleminden
Basında Nazım Hikmet tartışması
Kapitalizm ve bilimsel-teknolojik gelişmeler
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

“Devlet krizi”nin dibinde

çürümüş ekonomik düzen vardır

Cumhurbaşkanı-başbakan çatışmasının, MGK toplantısının başlamadan dağılmasına yol açan son etabı ve bu gelişmenin para piyasalarına etkisi haftanın ana gündem maddesi oldu.

İşin gösteri kısmını (sermayenin onursuz uşaklarının onur komedisini) bir yana bırakıp konunun özüne inersek, son gelişmelerin, burjuva iktisat ve siyasetinin geldiği nokta hakkında yeterince açık fikir verdiği görülecektir. Bu aynı gelişmelerin aynı netlikte ortaya çıkardığı bir başka gerçek de, burjuva iktisatçılara, siyasetçilere, akademisyenlere, yazarlara, çizerlere vb., böyle süreçlerde ne kadar önemli ve özel görevler yüklendiği ve bu şahısların bu görevlerine ne denli sıkı sarıldıklarıdır.

Bu baylar hafta boyunca, halkın (işçi ve emekçilerin) beynine iki fikri işlemek için didinip durdular, hala da didiniyorlar. Bunlardan ilki; “hukukçu” cumhurbaşkanının övgüsü/kararnameci hükümetin yergisi üzerinden faşist 12 Eylül hukukunun sahiplenilmesi gereğiydi. Cumhurbaşkanı nasıl da Ecevit’in önüne anayasa kitabı fırlatmıştı. Siz anayasayı bilmiyorsunuz, alın öğrenin demişti, vs., vs...

İkinci ve daha önemlisi, devletin zirvesindeki bu “kavga”nın ekonomik krize yol açtığı fikridir. Gerçi buna fikirden ziyade yalan demek daha uygun olacak, ancak, madem “pek ünlü” iktisatçılar böyle safsataları “fikir” olarak ortaya atmada ve savunmada sakınca görmüyorlar, biz de onların diliyle anlatmayı sürdürelim.

Bu yalanda temel dayanakları, kavganın borsa üzerindeki etkisidir. Böylesine gözle görülür bir dayanak üzerinden ve yanıltmayı hedefledikleri kitlelerin bilgi yoksunluğu yüzünden, iktisat bilimini altüst edebileceklerini sanıyor olmalılar ki, krizi köşkteki kavgayla başlatıp, yatıştırılmasıyla bitirebiliyorlar. Eh, ne de olsa boy gösterdikleri TV ekranları sadece kendilerine açıktır. Aynı takım oyuncuları arasında oynanan bir maç gibi, birbirlerine pas vere vere yürüttükleri sözde tartışmaları, ortak fikirlerin propagandası ile sonuçlandırıyorlar. Ki, dinleyenler; “solcu”sundan sağcısına bu kadar titri büyük adam böyle dediğine göre demek ki böyledir, desinler.

Empoze etmeye çalıştıkları yalan, ya da aynı anlama gelmek üzere gizlemeye çalıştıkları gerçek nedir ve neden gizlenmek isteniyor? Gerçek; klasik burjuva iktisadının da Marks’tan öğrendiği ve haliyle inkar edemediği, iktisadi temelin önceliği ve belirleyiciliğidir. Güncel gelişme üzerinden ifade edersek; krize yol açan kavga değil, kavgayı körükleyen aşağıda(iktisadi temelde) derinleşen krizdir. Bugünkü siyasal krizin altında, İMF-TÜSİAD programıyla yıkımın eşiğine kadar sürüklenmiş bir ekonomi vardır.

Bu kadar olsa gene iyi, programdan vazgeçer, uygulamayı durdurur, tahribatı onarır belki kurtulursunuz. Ama bu kadar değil. İMF-TÜSİAD programının da altında, boydan boya bir rant ekonomisi yatmaktadır. Çürüme, çeteleşme, yolsuzluk, hırsızlık her yana dal-budak sarmış durumdadır. En küçüğünden en büyüğüne kapitalist işletmeler, en sağcısından en solcusuna düzen partileri, en altından en üstüne devlet bürokrasisi, bu suç ekonomisine dahil durumdadır. Ve tabii mafya ve kontr-gerillanın suç örgütleri de. Bankalar operasyonu başta olmak üzere, son aylarda ardardına düzenlenen operasyonlar bile bu pisliği yeterince ortaya dökmüş bulunmaktadır. Böyle bir ekonomik yapıyı idare etme (hatta bir de, bu çürümeyi daha da derinleştirecek bir “istikrar” programını hayata geçirme) görevi yüklenmiş bir siyasal yapının krizlerden azade olmasını beklemek mümkün müdür?

İşte düzen sözcülerinin, son çalkantıyı fırsat bilerek üstünü örtmeye çalıştıkları gerçek, ekonomik yapıdaki bu çürüme/bu yıkım ve istikrar programında ulaşılan bu tıkanma noktasıdır. Ancak ekonomi denilen de, eninde sonunda günlük toplumsal yaşamın temeli olan üretim ve dağıtım ilişkileridir. Yani, tıkandığı nokta duragan değildir. Bir biçimde aşılacaktır. Kendiliğinden sonucu çöküştür. Ancak, ekonomi öyle kendiliğinden işlemiyor. Onun bir sahibi, bir de mirasçısı var. Birinden biri elbet krize çözüm bulacaktır. Yani kriz, yukarıdan, siyasal ilişkiler alanından bir müdahale ile eninde sonunda aşılacaktır.

Müdahalenin bir imkanı, düzenin kendi içinde bulup çıkaracağıdır. Bu, genel ifadesiyle, krizin faturasının bir kez daha işçi ve emekçilere yüklenmesi tabir edilen, zehire panzehir yöntemidir. Böylece yeni tıkanma/yeni krizlere doğru yol alınmaya, suç ekonomisinin bataklığı derinleştirilmeye devam edilir.

Krizden çıkışın ikinci imkanı ise devrimin, yani işçi sınıfı ve emekçilerin elindedir. Ve tek köklü-kalıcı çözüm de budur. Bu yozlaşmış, çürümüş, çeteleşmiş yapı, tüm iktisadi, sosyal, siyasal ve militer kurumlarıyla birlikte parçalanıp dağıtılır. Emperyalist soygun kurumlarıyla kölelik bağları koparılır. Emek-gücü sömürüsüne, soygun ve talana dayalı bu rant ekonomisinin çarkları kırılır. Tüm toplumsal üretim üretici gücün (işçi sınıfı ve emekçilerin) denetimine alınır. Sosyalist yeniden dağıtım örgütlenir...

Ne var ve ne yazık ki, Türkiye işçi sınıfı bugünkü krizin bu şekilde aşılmasının imkanlarını henüz yeterince biriktirebilmiş değildir. Dolayısıyla krizi aşmak yine düzenin kendisine kalmış durumdadır. Bunun işçi sınıfı ve emeçiler açısından anlamını ise yukarıda belirtmiş olduk. Onlara bugünkünden çok daha ağır bir fatura yüklenmek istenecek. Güçler ve imkanlar, hiç olmazsa, bu faturanın asıl sahiplerine döndürülmesi için birleştirilip yönlendirilmek zorundadır.

Kriz vesilesiyle işçi sınıfının önüne yine aynı temcit plavı sürülmekte: Krizi aşmak için fedakarlık. Hain sendika bürokratlarının, işçi sınıfı adına bu bayat yeme kaşık sallamaya pek hevesli oldukları ortadadır. Ne de olsa doldurdukları kaşığı kendi ağızlarına değil, işçi ve emekçilerin ağzına dayamaktadırlar. Dolayısıyla da zehirlenecek olan kendileri değildir.

İşçi ve emekçiler, artık, “senin krizin beni ilgilendirmez, nasıl yarattıysan öyle kurtul” demeyi öğrenmelidirler. Çünkü onlar krizin kendisinden değil, asıl, aşılma yönteminden zarar görmektedirler. Yapılması gereken, örneğin, kriz nedeniyle düşen alım gücünün telafisi için ücretlerin artırılması talebini yükseltmektir. Önümüzde bunun için uygun fırsatlar da vardır. Örneğin devlet şimdiden, kamu TİS’leri üzerinden “kriz ve fedakarlık” nutuklarına başladığına göre, işçiler de şimdiden grev hazırlıklarına başlamalıdırlar. Yine, baharda ardardına kutlanacak olan mücadele yıldönümleri de, krizin faturasını kapitalistlere ödetmenin imkanlarına çevrilebilir, ve mutlaka çevrilmelidir de.