ARSIVANA SAYFA
 
10 Şubat '01
SAYI: 06
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İMF saldırı programı, düzenin zorlanma alanları ve devrimci görevler
TTB Merkez Konseyi açıklaması: "Ölümlere tanıklık yapmak istemiyoruz
Düzenin açmazları, mücadelenin olanakları
"Tekstil patronları saldırıda, sendika bürokratları uzlaşmada sınır tanımıyor!...
"Özgür" savcı ya da "hükümetin itibarı"
Kürdistan'da kontr-gerilla operasyonları sürüyor!
Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri
Öncü işçi inisiyatifi: Sermayenin karşısına bir sınf olarak çıkmanın zamanı gelmiştir!
Sınıf hareketi
Teslimiyet batağı terkedilmeksizin çıkış yolu bulunamaz
Ekim'den...
Direniş,katliam ve sol hareket/3
İHD İstanbul Şubesi: "Ölümleri, sakatlanmaları seyretmek istemiyoruz!"
Düzendeki çürüme ve kokuşmaya ilişkin itiraflar...
Faşist vahşetin ve devrimci direnişin Bayrampaşa cephesi.
Tutsak yakınlarının SAG eylemi
Emeperyalist küreselleşmeye militan kitlesel öfke
Uluslararası hareket
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçilerine mektup
Kitap tanıtımı: Haydari Kampı
Devrimci Taktiğin Sorunları
Yok saymak çözüm mü?
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Dünya Ekonomik Forumu’nun
Davos toplantısı kitle gösterilerine hedef oldu...

Emperyalist küreselleşmeye
militan kitlesel öfke!

Seattle, Washington, Prag ve Nice’ten sonra kapitalizme karşı büyüyen öfke bu kez kendini İsviçre sokaklarında ifade etti. 27 Ocak 2001 tarihinde İsviçre’nin Davos kentinde yapılan Dünya Ekonomik Forumu toplantısı kitlesel protestolarla karşılandı. Olağanüstü polisiye tedbirlere İsviçre çapında seferber edilen asker ve polis güçlerine, günlerce süren ve toplumu terörize etmeyi ve gösterileri engellemeyi amaçlayan propagandaya, gösterilere karşı çok sert müdahalelerde bulunulacaktır tehditlerine rağmen, küresel sömürüye ve biraraya gelen kapitalist haydutlara karşı militan sokak çatışmalarıyla yanıt verildi. Önceki kapitalist zirveleri hedef alan protesto dalgalarının kitlelere sağladığı deneyim, mücadele isteği, cesaret, moral ve özgüven, dikkatlerin bu kez de Davos’ta yapılacak zirveye çevrilmesini sağladı. Dünya Ekonomik Forumu toplantısı 120 ülkeden sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, çevrecilerin, öğrencilerin, anti-faşist grupların, devrimci ve komünist örgüt-partilerin, çeşitli demokratik kitle örgütü ve derneklerin de içinde yer aldığı yüzlerce organizasyon tarafından protesto edildi. Seattle’da onbinlerce emekçinin kapitalizme karşı patlayan öfkesi, Washington, Prag ve Nice’teki eylem dalgası İsviçre’de de militan bir karşılık buldu. 27 Ocak günü yapılan gösteri ve militan sokak çatışmaları, toplumsal hareketin ve sosyal çatışmaların son derece zayıf olduğu bu küçücük ülkede emekçi kitleler üzerinde uyarıcı bir etkide bulundu. Toplum gündeminde son derece önemli bir yer tuttu, önemli bazı tartışmaların yolunu açtı.

Çöken küreselleşme safsatası
ve asalak kapitalistlerin itirafları

Bilindiği gibi, ‘90’lı yılların başında emperyalist burjuvazi ve ideologları tarafından kapitalizm “yeni” ve son sistem olarak kutsanmış, “tarihin sonu” ilan edilmişti. Revaçta olan kavram “yeni dünya düzeni” idi. Artık iki kutuplu bir dünya yoktu, ideolojiler ölmüştü, tek kutuplu dünyada “yeni dünya düzeni” kurulmuştu. Kurulan bu yeni düzende barış, demokrasi, özgürlük ve insan hakları egemen olacaktı. Ekonomi büyüme sürecine girecek, yoksulluk sınırlanacaktı. Krizdeki ekonomiler kurtulacaktı, vb., vb...

Yığınları sersemleten bu propaganda bombardımanı içinde Irak halkının başına tonlarca bomba yağdırıldı. Somali, Etiyopya ve Balkanlar’da halklar katledildi. Serbest piyasa ekonomisiyle demokrasinin dayandığı değerlerin temellerinin çürüdüğü para spekülatörleri tarafından itiraf edildi. Uzak Doğu, Asya, Brezilya ve Rusya ekonomisi çökme eşiğine geldi. Serbest piyasa ekonomisinin politik ifadesi olan “yeni dünya düzeni”, işçi sınıfı, emekçi kitleler ve ezilen halklar için yıkıcı sonuçlar yarattı. Kısacası “yeni dünya düzeni”nin istikrarsızlık, savaş, yağma ve talan düzeni olduğu tüm sonuçlarıyla açığa çıktı. Böylece emperyalist bir hayal olan “yeni dünya düzeni” çöktü. Artık sahipleri tarafından anılmaz oldu ve neredeyse bu kavram unutuldu.

Gelinen yerde küreselleşme safsatası da çökmüş bulunuyor. Emperyalist küreselleşmenin dünya ölçüsünde sömürü ve saldırının azgınlaştırılması demek olduğu emekçi kitleler tarafından daha net görülüyor. Kapitalist sistemin içinde debelendiği kriz, keskinleşen iç çelişkiler, emperyalistler arasında kızışan rekabet, sınırsız sömürü ve baskı, burjuvazinin argümanlarını hızla çürütüyor, zehirli propagandasını çökertiyor. Daha da önemlisi, aptallaştırıcı propagandasına ve çizdiği umutlu gelecek tablosuna rağmen yakıcı gerçekleri itiraf etmek zorunda kalıyor.

Davos’ta da, boş temenniler bir tarafa bırakılırsa, dile getirilen bu acı gerçeklerdi. Dünya Ekonomik Forumu toplantısında başka gündemlerin yanısıra çevre, işsizlik, çalışma koşulları ve insan hakları gibi temalar da tartışıldı. Emperyalist haydutların bu konularda övünebilecekleri bir şeyleri yoktu. Bu konular onları zaten ilgilendirmiyor, onlar bunu sahtekarlığın ve ikiyüzlülüğün gereği olarak tartışıyor. Ekonomik sorunlara ilişkin olarak da temennilerden öteye gidemediler. Katılımcılar ekonomik sorunlara ilişkin konuşurken Marks’tan bolca alıntılar vermeyi de ihmal etmediler. Öngördükleri ekonomik sistem zaten Marks tarafından da ortaya konulmuştu! Toplantıda iyi bir dünya yaratmanın gerekliliği dile getirilerek, tekellere dünyanın iyiliği için daha fazla çaba göstermeleri gerektiği çağrısında bulunuldu. Üretimin doğayı tahrip etmeyecek tarzda yapılması rica edildi. Bunların yanısıra, dünya ülkeleri arasında eşitsizliğin geliştiği, yoksulluğun dünya çapında yaygınlaştığının altı çizildi.

Dünya nüfusunun yarısı günde 2 dolardan az bir gelirle yaşamını sürdürmek zorunda bırakılıyor. Uluslararası sermaye gruplarının zirveleri ise sözümona bu sorunlara çözüm arama platformu oluyor. Gerçekte ise bu zirveler emperyalist-kapitalist sömürünün, yağma ve talanın önündeki engellerin kaldırılması işlevi görüyor. Kapitalist sistemin geleceği güvenceye alınmaya, tekellerin çıkarları korunmaya çalışılıyor.

Açlık, yoksulluk, işsizlik, sefalet, doğanın tahribi vb. gibi kapitalizmin ürettiği kötülüklere karşı çaba içinde olmak asla kapitalistlerin sorunu ve kaygısı değildir. Zira bu kapitalizmin doğasına aykırıdır. Geri kalmış ülkeleri borç batağına gömenlerin, İMF ve Dünya Bankası’nın politika ve reçeteleriyle ülke ekonomilerini çökertenlerin, işsizliği, açlığı ve yoksulluğu alabildiğine derinleştirenlerin, savaşları körükleyenlerin, doğayı vahşice tahrip edenlerin, insanlığın başına faşist militarist rejimleri musallat edenlerin, demokratik ve sosyal hakları tırpanlayanların dünyanın iyiliğinden, insanlığın çıkarlarından, yoksulluğa karşı mücadeleden, insan haklarından vb. sözetmeleri tam bir arsızlıktır. Kapitalizmin çabaları ve çırpınışları boşunadır. O bu sorunların hiçbirini çözme gücüne ve yeteneğine sahip değildir. Çünkü sorunların kaynağı sistemin kendisidir. Bu sistem döne döne sorunlar üretecek ve emekçi kitlelerin mücadelelerine hedef olacaktır. Emperyalist zirvelere karşı çeşitli ulustan emekçilerin militan kitle gösterileri sadece bir başlangıçtır.

Küresel kapitalist sömürü
mücadele dinamiklerini biriktiriyor

Sosyalizmin büyük prestij kaybıyla kapitalizmin büyük bir üstünlük elde ettiği, sınıf ve kitle hareketinin dibe vurduğu bir evrede ve mevcut tablonun umut kırıcı göründüğü bir aşamada komünistler net bir tespitte bulunmuşlardı: “Bir dönem kapanmış yeni bir dönem açılmıştır. Yeni dönem proleter kitle hareketi ve halk isyanları dönemi olacaktır.”

Gelişmelerin toplamı üzerinden bakıldığında, bu tespit ve öngörü kesin olarak doğrulanmıştır. Dünyanın dört bir yanında sınıf ve kitle hareketleri gelişiyor. Büyük halk hareketleriyle diktatörlükler yıkılıyor. Kapitalizmin bunalımdan kurtulmak için emekçilerin kazanımlarına yönelttiği saldırılar, ekonomik ve sosyal yıkım programları çelişkileri derinleştiriyor, mücadele dinamiklerini biriktiriyor. Değişik ülkelerdeki geniş çaplı işçi grevleri, kitle ve halk hareketleri bunun ürünü olarak patlak veriyor. Kapitalizmin saldırı dalgasının işçi ve emekçi kitlelerin yaşamında yarattığı iktisadi, sosyal ve siyasal sonuçlara karşı gelişen mücadeleler radikalleşme eğilimi gösteriyor. Dünya ölçüsünde genelleşmiş bir hoşnutsuzluk hızla büyüyor. Dünyanın değişik ülkelerinde farklı biçimlerde ama ortak sorunlar ekseninde işçi ve emekçiler mücadelelere girişiyor. Derin bir ekonomik kriz ve dizginsiz bir sömürü ve baskı, ezilen ve sömürülen halk kitlelerinde mücadele isteğini geliştiriyor, bu toplumsal adalet ve eşitlik istemiyle birleşiyor. Kapitalist küresel sömürüye karşı mücadele ortak özellikler taşıyor. Sermayenin uluslararası kurumlarını hedefleyen protesto dalgaları enternasyonal bir nitelik taşıyor. Emperyalist zirvelere karşı gelişen protestolar çeşitli sınıf ve tabakalardan geniş bir yelpazeyi kapsıyor ve kapitalist sömürü ve barbarlığa duyulan öfkeyi temsil ediyor. Toplumdaki mücadele dinamiklerini harekete geçirmede bir işlev görüyor.

Ama bir başka gerçek de şudur. Bu eylemler tüm görkemliliğine rağmen kapitalizmin kendisini değil, sonuçlarını hedefliyor, iktidar perspektifini karartıyor, sınıf hareketini gölgeliyor. Devrimci bir perspektiften yoksundur ve şekilsizdir. Bunları belirtmek hiçbir şekilde bu eylemlerin önemini karartmak anlamına gelmiyor. “Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürün!” şiarıyla yükselen küresel karşıtı kitlesel eylemler büyük bir önem taşıyor. Uluslararası sermayenin her zirvesi şahsında kapitalist sömürüye karşı büyük kitlesel öfke patlamaları önemli ve anlamlıdır. Zira bu artık bir kültür ve gelenek olarak da yerleşmiş bulunuyor. Eskiden zirvelerin sessiz sedasız gerçekleştiği, haydutların toplantılarını huzur içinde yaptıkları düşünüldüğünde, bu gösteriler daha bir anlam kazanıyor. Her zirve kapitalistler için büyük sıkıntılar yaratıyor. Ancak, kapitalizmi sorgulayan, emekçi hareketi üzerinde uyarıcı etki yapan, mücadele cesareti aşılayan bu eylemler gerçek içeriğine ve amacına ancak, sağlıklı bir proleter kitle hareketi zemininde kavuşabilir.

Her zirve toplantısı
artık kapitalistler için kabusa dönüşüyor

Kabus belirlemesinde bir abartı yoktur. Şimdiye kadarki zirveler üzerinden bakıldığında, durumun böyle olduğu yeterince açıktır. Özellikle Davos’taki toplantı ve İsviçre devletinin tutumu buna somut bir örnektir. Sermayenin uluslararası kurumlarına artık rahat yok, huzurlu toplantılar dönemi geride kaldı. Her toplantı, aylar öncesi hummalı bir çalışma ve hazırlık süreci yaşanmasına neden oluyor.

İsviçre devleti Davos’ta yapılacak toplantının korkusunu neredeyse bir yıl öncesinde yaşamaya başladı. Toplantının ve katılımcıların güvenliği için girişilen hazırlıklar bunu gösteriyor. Argüman “iyi bir ev sahibi olduğumuzu kanıtlamalıyız” biçimindeydi. Emperyalist efendilerin ve sermayenin güvenliği ve çıkarları için tam bir seferberlik yaşandı. Aylar önce Davos kentinde fiili hazırlıklar başladı. Otel ve pansiyonların müşteri almamaları salık verildi. Hangi kantonlarda ne kadar polis ve asker gücünün seferber edileceği, yolların nasıl kapatılacağı, girişlerin nasıl engelleneceği, hangi tepelere asker ve polislerin yerleştirileceği vb. inceden inceye tartışıldı. Son haftalar ise tümüyle bu konuya ayrıldı. Davos kentine orada ikamet edenlerin dışında kimsenin alınmayacağı hergün televizyonlardan duyuruldu. Gösterilerin yasaklandığı, katılanlar hakkında soruşturma açılacağı, gösterilere çok sert müdahalelerde bulunulacağı, döne döne televizyonlarda verildi. Müdahalenin nasıl yapılacağı tatbikatlarla ekranlara taşındı. Davos’un merkezi ve önemli yerleri tel örgülerle çevrildi. Toplumu sindirmeyi ve terörize etmeyi amaçlayan yoğun bir propaganda yapıldı. Şiddet yanlılarının şiddet eylemlerinde bulunacağı, bunun karşısında polisin tutumunun sert olacağı, halkın can güvenliğini korumakla yükümlü oldukları vb. usanmadan anlatıldı. Protesto gösterilerine karşı ve toplantının güvenliği için alınan önlemlerin beş milyon İsviçre frangına mal olduğu açıklandı. Ancak hiçbir tehdit, hiçbir önlem binlerce kişinin Davos’a akmasını engellemeye yetmedi.

Yaklaşık 500 kadar bir kitle haftalar öncesi illegal bir şekilde ve uygun biçimlerde Davos kentine yerleşmeyi başardı. İsviçre devleti de bunu önceden açıkladı. 27 Ocak günü İsviçre’nin dört bir tarafından otobüsler ve trenler Davos’a aktı. Bütün sınırlarda olağanüstü önlemler alınması nedeniyle başka ülkelerden gelenler içeri giremediler. Ancak bir kısmı bunu başarabildi. İtalyanlar gümrükleri işgal ettiler. Otobanlarda durdurulan otobüsler otobanları saatlerce işgal etti. Tren seferleri engellendi. Her yer gösteri alanına çevrildi. Havada sürekli helikopterler uçuştu. Yaklaşık 2 bin kişilik bir gösterici grubu tren ve otobüslerle Zürih’e geldi. Tren istasyonunda biraraya gelen kitle şehir merkezine doğru yürüyüşe geçti. Polis barikatı militanca aşıldı. Militan sokak çatışmaları yaşandı. Lüks arabalar (Mercedes, BMW, vb.) ve MacDonaldslar ateşe verildi. Saatlerce polisle çatışıldı. Benzeri çatışma Davos kentinin merkezinde de yaşandı. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanların bırakılması için ertesi gün Zürih’te yeni bir gösteri örgütlendi ve tutuklananların bir kısmı serbest bırakıldı.

Olağanüstü önlemlere ve alınan yoğun tedbirlere rağmen binlerce kişi sokaklara çıktı ve ezici çoğunluğunu gençlik oluşturdu. Birkaç yüz kişilik kitle dışta tutulursa, protestocuların gövdesini İsviçreliler oluşturuyordu. Bu küçücük bir ülke için son derece anlamlı bir sayıdır. Gösterilerin yasaklandığı, eylemlerin barışçıl olmadığı düşünüldüğünde, bu çok daha özel bir anlam ifade ediyor.

Kitlesel gösteriler ve militan çatışmalar kesin bir şekilde toplantıyı gölgede bıraktı. Günlerce gösteriler tartışıldı ve haberlerin ana konusu oldu, toplantıya ilişkin haberler bunun arkasından geldi. Zirve karşıtı protesto gösterileri İsviçre toplumunda emekçiler üzerinde uyarıcı ve cesaretlendirici bir etki yarattı. Ayrıca toplumda bazı tartışmaların yolunu açtı. Toplum ikiye bölündü. Polisiye önlemlerin ve gösterilerin yasaklanmasının, toplantı, yürüyüş ve düşünce özgürlüğü gibi demokratik haklara yönelik bir saldırıyı ifade ettiği ve İsviçre gibi demokratik bir ülkede bunun kabul edilemeyeceği savunuldu. Gelişmelerden ve ortaya çıkan yüzbinlerce franklık zarardan polisin sorumlu olduğu vurgulandı. Eğer bir şiddetten söz edilecekse, polisiye önlemlerin ve yasakçı tutumun kendisinin bir şiddet olduğu vurgulandı. Zirvecilerin toplanma özgürlüğü varsa, insanların da bunu protesto etme özgürlüğü vardır denildi. Bu ve benzeri tartışmalar, farkında olunsun ya da olunmasın, burjuva demokrasisinin sorgulanmasını getiriyor ve bu demokrasinin ikiyüzlülüğü daha açık bir biçimde görülür hale geliyor.

Davos’taki emperyalist zirve bir kez daha kapitalizme karşı öfke patlamasına hedef oldu. İsviçre gibi bir ülkede önemli bir mücadele dinamiğini açığa çıkardı ve önümüzdeki sürece önemli bir deneyim kazandırdı. Mücadeleyi teşvik edici bir rol oynadı.