ARSIVANA SAYFA
 
10 Şubat '01
SAYI: 06
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İMF saldırı programı, düzenin zorlanma alanları ve devrimci görevler
TTB Merkez Konseyi açıklaması: "Ölümlere tanıklık yapmak istemiyoruz
Düzenin açmazları, mücadelenin olanakları
"Tekstil patronları saldırıda, sendika bürokratları uzlaşmada sınır tanımıyor!...
"Özgür" savcı ya da "hükümetin itibarı"
Kürdistan'da kontr-gerilla operasyonları sürüyor!
Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri
Öncü işçi inisiyatifi: Sermayenin karşısına bir sınf olarak çıkmanın zamanı gelmiştir!
Sınıf hareketi
Teslimiyet batağı terkedilmeksizin çıkış yolu bulunamaz
Ekim'den...
Direniş, katliam ve sol hareket/3
İHD İstanbul Şubesi: "Ölümleri, sakatlanmaları seyretmek istemiyoruz!"
Düzendeki çürüme ve kokuşmaya ilişkin itiraflar...
Faşist vahşetin ve devrimci direnişin Bayrampaşa cephesi.
Tutsak yakınlarının SAG eylemi
Emeperyalist küreselleşmeye militan kitlesel öfke
Uluslararası hareket
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçilerine mektup
Kitap tanıtımı: Haydari Kampı
Devrimci Taktiğin Sorunları
Yok saymak çözüm mü?
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Direniş, katliam ve sol hareket/3

Katliam ve direniş üzerine tüm anlatımım boyunca, sol akımların konum ve tutumlarına da yeri geldikçe şu veya bu biçimde değinmiş oldum. Gene de bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyorum.

Reformist sol: Taban duyarlılığının belirleyici etkisi

Katliamı önceleyen ve iki ayı bulan Açlık Grevi-Ölüm Orucu süreci, solu ülke çapında yakınlaştıran, birçok platformda birleştirip bütünleştiren bir süreç oldu. Özellikle Anadolu üzerinden bu çok dikkate değer bir gelişme olarak izlendi. Türkiye’nin nispeten durgun ve sessiz bölgelerinde, örneğin Edirne, Antalya, Samsun, Eskişehir gibi, devrimci hareketin 12 Eylül sonrası uzun dönemde son derece zayıf ve cılız kaldığı yerlerde bile hücre karşıtı platformlar oluştu. Bu platformlarda sol akımlar, kitle örgütleri, sendikalar, öğrenci platformları, hatta yer yer CHP’nin yerel örgütleri bile yer alabildi.

Bu tabii ki reformist sol partileri de etkiledi. Bu partiler, bu dönemde, gerek kendi basınlarında, gerekse genel planda hücre karşıtı etkinlikler çerçevesinde belli bir duyarlılık ortaya koydular. Ankara’da 7 bin kişinin toplandığı eylem, devrimci ve reformist tüm sol akımları kapsıyordu.

Ancak bu duyarlılık karşı-devrimin karşı saldırısını başlattığı andan itibaren hızla zayıflamaya başladı. ÖDP Genel Merkezi’nin aldığı tavır bu çerçevede çok utanç verici oldu. Zaten ÖDP’nin ön süreçteki olumlu tavrının gerisinde de yönetimin tutumundan çok taban baskısı ve yönetime muhalif bazı yerel örgütlerin duyarlılığı sözkonusuydu. ÖDP’nin mücadele konusunda belli bir samimiyeti taşıyan nispeten canlı bir tabanı var. Bunu geçen senenin 1 Mayıs’ında da gözlemledik. Epeyce bir canlılık sergileyen, ileri bir takım sloganlar atan dinamik bir genç kitleyi de kapsıyordu ÖDP kortejleri. Legal parti konumu ve avantajlarıyla devrimci kanallara akmadan etki altına alınan, fakat sık sık bu partinin tutum ve politikalarıyla çelişen bir taban kesimi bu.

Haklı bir sorun ve buna dayalı bir mücadele vardı ortada. Bu, sol akımların dayandığı ilerici kitlelerde belli bir sempati de yaratmıştı. Tabanlarının duyarlılığı ve basıncı altında reformist sol partiler de bunu sahiplendiler. Ama karşı-devrim karşı saldırısını başlattığı bir sırada ve bu karşı saldırı döneminde eylemi sahiplenmek ve cepheyi sağlam tutmak çok daha özel bir önem taşıdığı halde, bu partilerin hemen tümü resmen ya da fiilen direniş cephesinden çekildiler.

Elimde ÖDP Başkanlık Kurulu’nun 12 Aralık tarihli utanç verici genelgesi var. Başlığında “Acil duyuru” vurgusu yeralıyor ve altında tüm il ve ilçe örgütlerinin dikkatine deniliyor. Her türlü eylemden çekilmeye ve her türlü desteğe son vermeye çağıran bu genelge, tamı tamına Ankara’daki militan çatışmaların hemen ardından kaleme alınmış. Çatışmanın sertleştiği bir dönemde sağlam durmak saldırının önünü keser. Gevşemek ve dağılma sinyallerini vermek ise tersine, karşı tarafın saldırısını artırır sadece, yüklenirsek iyice bitiririz umudu ve cesareti yaratır ve dolayısıyla karşı saldırının şiddetini artırır. Soruna tam sahip çıkılması gereken bir aşamada ÖDP yönetimi direnişten elini ayağını resmen çekmiş oldu.

Parti yönetimi diyorum, bu ayrıma özellikle dikkat çekiyorum; bu nesnel bir pratik durum ve önümüze bazı görevler koyuyor. ÖDP tabanı, önemli bir kesimiyle, doğru bir tutum izlendiği taktirde reformist çizgiden koparılarak devrime kazanılacak bir taban. ÖDP yönetiminin bayağılaşmış liberal konum ve tutumu ile devrimci duyarlılık taşıyan, mücadele yanlısı ÖDP tabanını dikkatle birbirinden ayırmalıyız. Yaşamakta olduğumuz süreç bu tabanın önemli bir bölümüyle kendini devrim kampında gördüğünü somut olarak gösteriyor. Bunu tüm taban için genelleştirmemeli, fakat yine de bu alanda devrim kampına kazanılması gereken önemli bir potansiyel olduğunu unutmamalıyız.

Katliamın hemen öncesinde tüm reformist parti ve kuruluşlar Ölüm Orucu’nu sürdürmenin koşulları artık ortadan kalkmıştır şeklinde bir ortak çağrı yaptılar. Bütün bunlar karşı-devrimi sadece cesaretlendirdi. Dikkat edin, Sağmalcılar’da PKK’nin eylemi bırakmasının ardından, bunu kullanarak sürmekte olan eylemin haksız bir eylem olduğunu anlatmaya çalıştılar topluma. Bu partilerin Ölüm Orucu Direnişi’ni sürdürmenin koşulları ortadan kalkmıştır, yani bir gereklilik olmaktan çıkmıştır açıklamaları da katliamı meşrulaştırmaya hizmet etmiştir. Dikkat edin katliamcı Ecevit katliam günü ne diyor? Herkes çaba gösterdi, biz de gösterdik, arabulucular da gösterdi, ama eylemciler çok uzlaşmaz bir tutum içerisinde oldular, tüm bu çabaları boşa çıkararak eylemi sürdürdüler ve devlete başka yol bırakmadılar diyor. Bu tür gerekçelendirmelerle katliamı meşrulaştırmaya çalışıyor. Ve dikkat edin, reformist partilerin davranışı işte bu argümanları güçlendiriyor, faşist katliamı yapanların argümanlarına dolgu malzemesi oluşturuyor.
Ama devletin gözü dönmüşlüğünü gördüler, korkunç katliamı gördüler. Devrimcilerin gösterdiği direnci gördüler. Muhakkak ki bu onları da etkiledi, onların yüreklerinde de bir şeyler uyandırdı. Bunun ardından katliamı mahkum ettiler, şimdi sürmekte olan direnişe sahip çıkıyorlar. Hücreyi teşhir ediyorlar.

Kemalist sol: Artık karşı-devrimin bir kolu

Kemalist sol ise net bir biçimde MGK çizgisinde ve dolayısıyla katliamın yanında. İşçi Partisi’nden İlhan Selçuk’a kadar. Perinçekçi partiden Cumhuriyet gazetesinin İlhan Selçuk çizgisinde tanımlanan kesimlerine kadar hepsi katliama alkış tuttular, hepsi iğrenç yazılar yazdılar. İlhan Selçuk ilk yazdıklarıyla yetinmedi; terör örgütlerinin ve mafyanın koğuş ağalığı dönemi bitmiştir artık, F tipleri yeni bir dönem başlatacaktır diyen yeni yazılar yazdı.

Kemalist sol bu ülkede tamamen düzenden ve devletten yanadır. Son katliamın ardından bu bir kez daha bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır. Ben Kemalist sol derken, CHP’yi ya da geçmişin geleneksel düzen solunu değil, fakat ‘89 yıkılışı öncesine kadar sosyalizm yandaşlığı iddiası taşıyan, dünya çapındaki kamplaşmada kendini ezilenlerin cephesinde sayan kesimleri kastediyorum. Bunlar ‘89 çöküşü ile birlikte tüm umutlarını yitirdiler, cephe değiştirdiler. Kürt mücadelesi sürecinde şovenizm zehiri ile zehirlendiler, bütün ilerici değerlerini PKK ve Kürt düşmanlığı süreci içerisinde öldürdüler. Bunun üzerine bir de 28 Şubat operasyonu bindi. Ordu irticayı eziyor ve Kemalist devrimin başlattığı aydınlanma davasını ileriye götürüyor teorisiyle, 28 Şubat’tan itibaren tümden Genelkurmay’ın çizgisine angaje oldular.

Cumhuriyet gazetesinin kemalist yazarlarının nasıl bir tutum içerisinde oldukları örnekleriyle biliniyor. Perinçekçi parti daha beter, daha rezil bir konumda. Genelkurmay’ın sol maskeli uzantısı bu çete Ulucanlar katliamını sessizce geçiştirmekle kalmamış, daha bir de gösterilen direnişi en bayağı biçimde karalayan rezil yazılar yazmıştı. Düşünün ki, Ulucanlar katliamı durduk yerde yapılan iğrenç bir operasyondu. Ardından uzun süre F tipiyle ilgili tek kelime etmedi, F tipiyle ilgili politikasını bir türlü açıklamadı. Ne zaman ki Ölüm Orucu Direnişi’nin solun geniş kitlelerini uyardığını ve desteğini aldığını gördü, o noktadan itibaren bir-iki yazı çıktı Aydınlık’ta. Bu yazıların da özü özeti şu; Avrupa’dan demokrasi bekliyorlardı, oysa Avrupa’dan F tipi geldi. Yani ÖDP çizgisini devrimci harekete malederek, buradan gene MGK politikalarını olumlayan, F tipini bizzat projelendirip hayata geçiren ve bunu, bu katliama vardıracak olan MGK’yı aklayan argümanları ileri sürdüler.

F tipi bir Avrupa projesidir diyorlar. Gerçekten de F tipi emperyalizmin ve dolayısıyla Avupa’nın projesidir, söylenen bu kadarıyla elbette doğru. Ama Avrupa dayatıyor olsa bile, neticede bunu sizin çizmelerini yaladığınız MGK ve ordu hayata geçiriyor. F tipi dediğiniz projeyi bir katliamı göze alacak bir kararlılıkla uygulamaya çalışan ordunun ta kendisidir. F tipini planlayan onlar, mutlaka hayata geçirilmesini isteyenler onlar, bunun için bir yıldır katliam hazırlıkları yapanlar onlar ve neticede bu katliamı Nazilere taş çıkartan bir vahşetle uygulayanlar gene onlar.

Perinçek katliamın ardından yazı yazdı, Batı yanlısı medyayı suçluyor; bunlar F tipi direnişçilerini gaza getirdiler, sonra da katliamdan geçirdiler, diyor. Ama katliamı mahkum eden tek kelime edilmiyor bu yazıda, çünkü bu çizme yalayıcısı katliamın nereden planlandığını ve yönetildiğini iyi biliyor. Sadık bir uşak olarak efendilerine toz kondurmamaya, ucu onlara değebilecek herhangi bir şey söylememeye özel bir özen gösteriyor. Ne yapıyor peki, devrimcileri suçluyor. F tipine karşıydınız güya, sayenizde F tipi hayata geçirildi diyerek bitiriyor lafını. İyi ama, F tipini hayata geçiren, bunun için devrimcilerin oluk oluk kanını akıtan senin çizmelerini yaladığın kurumlar, yani MGK, ordu, Genelkurmay değil mi?

Kemalist sol artık tümüyle karşı kamptan; bunlar karşı-devrimin bir parçası, bu konuda net bir fikre ve dolayısıyla politik tutuma sahip olmalıyız. Bu bugüne kadar da bir veriydi, yeni bir şey söylemiş olmuyorum aslında. Ama toplumu bu derece sarsan bu keskin sorun bu kimliği daha net bir biçimde ortaya koydu, bunların faşist bir katliamı bile alkışlayabileceği görüldü, buna işaret etmeye çalışıyorum.

Kürt hareketi: Açmazlar, arayışlar, tutarsızlıklar...

Kürt hareketine geçiyorum. Bilindiği gibi içeride, PKK tutsakları şahsında utanç verici bir teslimiyet sergilendi bir kez daha. Hiçbir yerde direnişe katılmadılar, direnişi manevi olarak destekleyecek herhangi bir kıpırdanış göstermediler. Olay tıpkı Ulucanlar’daki gibi, “binbaşım biz yokuz” tutumu oldu. Bu tam bir teslimiyet, uysalca boyun eğme tutumu. Bir katliam esnasında olduğu ölçüde de, gerçekte teslimiyetten de öte bir tutum bu.

Katliam öncesinde yaptıklarını herkes biliyor. Olayın toplum üzerinde yarattığı sarsıntıyı görünce, çok geç bir tarihte de olsa olayı sahiplendiler. Güya eyleme destek vererek katıldılar. Sonra, aradan daha üç gün geçmemişken, bir kısmı beklenmedik bir biçimde eylemi bıraktılar ve bu karşı-devrim tarafından kullanıldı. Bu kullanışın ne anlama geldiğini farkettiler, bu kez bu bizi bağlamıyor diye açıklama yaptılar. Her açıdan tutarsız, içler acısı bir süreç.

Neticede biz, F tipi karşıtlığını, direnişi sahiplenmelerini, değerlendirmelerimizde önemsiyoruz. Ama buna herhangi bir abartılı değer vermekten dikkatle kaçınmak gerekir. Gösterilen duyarlılık bir dizi nedene dayanıyor. Bir kere bu duyarlılık öncelikle yurtsever tabandan geliyor, alınan olumlu tutumlarda bunun önemli bir payı var.

Daha önemli bir nokta, teslimiyet ve tasfiye platformuna ve aradan geçen iki yıla rağmen bugün ortada herhangi bir “siyasal çözüm” yok. İmralı’nın teslimiyet manifestosunda vaazedildiğinin aksine, Türkiye demokratikleşme doğrultusunda ilerlemediği gibi, Kürtlere de kırıntı mahiyetinde bile bir şeyler verilmiyor, daha doğrusu hiçbir şey verilmiyor. Afla çıkacaklarını umuyorlardı, rejim 169. madde kapsamındakiler dışında kalan tüm ötekileri içeride tutma kararlılığını en net biçimde ortaya koymuş durumda. Böyle olunca, F tiplerine gidecek kitlenin normalde esas büyük bölümü PKK tutsaklarıdır. Ve olay bir direnişe ve sert çatışmaya dönüşmeseydi, öncelikle de onları götüreceklerdi. Zira onların buna uysalca uyacaklarını bilenler, hücreleri meşrulaştırmak için önce onlardan işe başlayacaklardı, çok büyük bir ihtimalle. Yıllardır sözde siyasal çözüme eşlik edecek bir af beklentisi içinde olanların bir anda kendilerini hücrelerde bulmaları ise onlar için gerçek bir yıkım olacaktı. Kürt hareketinin hücre karşıtı cephede yer almasının gerisinde aynı zamanda bu var. Bu karşıtlık içeride herhangi bir direnişçi tutumla birleşmiyor, bu da ayrı bir mesele.

Aslında daha önemli olan başka nedenler var, ama bunu ortaya koymak için Kürt hareketinin son iki yıllık süreci üzerine genel bir değerlendirme yapmak gerekir, ki konu burada bu değil. En kısa biçimiyle şöyle ifade edebilirim. Açıkça adı konmasa da artık bir veri sayılan İmralı çizgisinin iflasından beri, Kürt hareketi kendine bir manevra alanı yaratmaya çalışıyor. Bir bakıma rejimin tümden yoketme saldırısı karşısında tutunmaya çalışıyor. İmralı çizgisinin iflas ettiği konusunda Kürt hareketinde herhangi bir kuşku kaldığına inanmıyorum, bu çizgiden artık en ufak bir beklenti yok. Ama İmralı çizgisine hala bağlılıklarını sürdürüyor görünerek bu arada kendilerine fiilen bir direnç alanı yaratmaya, mümkünse bunu Türkiye’deki sosyal-siyasal mücadeleyle, doğal olarak da devrimci hareketle bir biçimde kesiştirmeye çalışıyorlar. Şimdi Özgür Politika’yı okuyun, devlet hakkında artık cepheden konuşuyorlar. İmralı sonrası süreçte bu böyle değildi ama. Herşeyi, tüm kötülükleri ve karşı eğilimleri savaş rantçılarına havale eden, devleti özenle ayıran ve sonuçta aklayan bir söylem sözkonusuydu o zamanlar. Savaş rantçısı klikler o dönemin günah keçisiydi, bu, sınıf olarak burjuvaziyi ve onun devletini ayırmaya ve aklamaya yarıyordu.

Şimdilerde bu noktada, hiç değilse devlet karşıtı söylemde (zira TÜSİAD’ın arada bir attığı gönül okşayıcı yemler üzerinden Türk burjuvazisine bağlanan umutları hala koruyorlar) fiilen Öcalan çizgisinin dışına çıkmış bulunuyorlar. Kuşkusuz bunu taktik bir çerçevede, bu sınırlarda ve bu dönem öne çıkan bir davranış olarak örnekliyorum, yoksa, yineliyorum, genel ve resmi planda, adına İmralı’dan beri “Demokratik Cumhuriyet” denilen teslimiyet çizgisinde bir değişiklik yok, neticede resmi strateji gene aynı. Ama taktik planda ve şu içinden geçmekte olduğumuz dönemde, rejime karşıtlık konumunda hareket etme eğilimi giderek kendini daha çok hissettiriyor. Anlaşıldığı kadarıyla taban da artık başka türlü tutulamıyor. İmralı çizgisinden beklenenin boşa çıkmış olmasının tabanda yaratmış olduğu hoşnutsuzluğu bloke edecek ve tabanı gene de denetim altında tutacak politik açılımlara da ihtiyaç var. Hücre karşıtı muhalefetin bir parçası olarak hareket etmek burada bunun içine oturuyor.

Bu konuda samimiyet tartışmasına girmek istemiyorum, öznel bir alandır bu. Ama temelde çizgide bir değişiklik yok, bunun farkında olmak, bunu hiçbir biçimde unutmamak gerekir. PKK yeni bir çizgiyi benimsemiş bulunmuyor, fakat rejim inkara ve imhaya dayalı geleneksel tutumuyla, onu yeni arayışlara doğru adeta itiyor. Genelkurmay’ın 7 Aralık açıklaması çok net bir tutum içerisinde PKK’ye karşı bir stratejik tutumu açıklıyor. Bir, “terörün şiddet boyutunu tümden bitirmek” deniliyor bu belgede, bunun “dağda tek terörist kalmayana kadar” savaşı sürdürmek demek olduğu net bir biçimde ekleniyor. “Dağ”a Güney Kürdistan da dahil ve şu dönem öne çıkan Güney operasyonları buna hizmet ediyor. İki, PKK’nin “siyasal ayrılıkçı bir hareket haline gelmesini kesin bir biçimde engellemek”, bu “siyasallaşma süreci” denilen yönelimi boşa çıkarmak anlamına geliyor. Üçüncü bir madde, “terörü besleyen etkenlerin ortadan kaldırılması” olarak tanımlanıyor, Kürdistan’daki sosyal ve kültürel sorunlara belli çözümler aramak anlamına geliyor bu ve Kürt sorununun tümden inkarı ile aynı şey demek oluyor. Ecevit’in, “Kürt sorunu yok, sosyal ve ekonomik geri kalmışlıktan kaynaklanan sorunlar var” şeklindeki bildik şoven söylemlerini hatırlayınız. Genelkurmay’ın anlamlı bir tutumla Nice Zirvesi’ne denk getirdiği bu açıklamaların ne anlama geldiğini PKK çok iyi biliyor ve bu izlenmekte olan resmi İmralı çizgisi payına pek umut kırıcı bir duruma işaret ediyor.

Öcalan, daha geçen Kasım ayında, biz bugüne kadar “derin devlet” diye devletin kendisini suçluyorduk, hatalıymışız “derin devlet” diye bir şey yok aslında, Susurluk türünden bazı çeteler var, nitekim benzerleri bizde de vardı diyordu ve devletin bunları temizlemekte olduğunu ekliyordu. Bu devletin temize çıkarılmasına yönelik olarak Öcalan cephesinden yapılan yeni bir önemli çıkıştı. Oysa tam da Öcalan’ın bunu dediği bir sırada, tam da o aynı günlerde, Özgür Politika’daki başyazılarda; meğer derin devlet Genelkurmay merkezli organizasyonun ta kendisiymiş diye yazıldı. Söylemler gerçeklerin basıncı altında nasıl farklılaşıyor, nasıl ters yönde gidiyor, dikkat ediniz. Kürt hareketinin yaşamakta olduğu açmazlar ve girmekte olduğu yeni arayışlardan biraz da bu türden durumları kastediyorum, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Devletin bu kadar kesin ve katı tavrını gördükten sonra, doğal olarak kendilerine politik bir yaşam alanı açmaları lazım. Zira burada, demek istiyorum ki İmralı’nın teslimiyet çizgisinde, tutunmak ve politika yapmak imkanı kalmıyor. Size zırnık bile vermem, sizi sonuna kadar ezerim deniliyor devlet cephesinden. Genelkurmay’ın 7 Aralık açıklamasında o kadar net ifadeler var ki, Kürtlere ulusal hak kapsamında hiçbir şey tanınmayacaktır ile aynı anlama geliyor bu. Yerel yönetimlere inisiyatif alanı açılmak isteniyor, buna fırsat verilmeyecektir, deniliyor örneğin. Kürt dili, edebiyatı, televizyon vb., bunlar bir ulusal varlık iddiasını kanıtlamaya yönelik ilk adımlardır deniliyor ve buna karşı kesin bir tavır alınıyor. Çok tartışılan Kürtçe televizyona ve ana dilde eğitime de bu gözle bakılıyor ve kesin bir biçimde bu konuda bir tavır ortaya konuluyor. Silahlı mücadeleyi bırakıp Güney Kürdistan’a çekilmiş olmak hiçbir biçimde yeterli görülmüyor, “ta ki tek bir silahlı adam kalmayıncaya kadar” Türk devleti operasyonlarını, üstelik daha büyük bir kararlılıkla sürdürmeye devam edecektir, deniliyor. Ve daha bir dizi başka şey. Özetle geleneksel inkar ve imha tutumu ve politikası.

İşte PKK cephesine yön verenler bunu gördükleri ölçüde, tabii ki karşı söylemle bir takım istemleri de formüle edip politika yapmak zorundalar. Bu da bir biçimde bu rejime karşı sürdürülmekte olan devrimci demokrat siyasal muhalefetin içinde yeralmayı gerektiriyor, burada hücre karşıtı muhalefetin bir parçası olma çabası da bir anlam kazanıyor. Kaldı ki, F tipine karşı mücadele bir meşruluk kazandı, bir sempati dalgası yarattı, bu dalgaya da binmek istiyorlar bu sınırlar içerisinde. Bunun gene de bir anlamı var, buna gene de gerekli ilgi gösterilmeli, gerekli değer verilmeli, bunu daha en baştan önemle vurguladık biz kendi payımıza. Özellikle de Kürt yurtsever kitlelerle yeniden bir biçimde buluşmamızı sağlıyorsa, biz buna da değer veririz, bunu kaç kez açıklıkla ortaya koyduk. Biz buna değer vermeli, ama hiçbir biçimde PKK’nin girdiği yönelim, bu yönelimin stratejik anlamı ve sonuçları konusunda en ufak bir hayale de kapılmamalıyız. İmralı çizgisinin bir batak çizgisi olduğu net bir biçimde ortaya konulmadan ve mahkum edilmeden, köklü ve kalıcı hiçbir olumlu değişme ve gelişme beklememek gerekir. Bu konuda bir hayal beslememek gerekir. Ama taktik planda, özellikle böyle bir kuşatma esnasında, Kürt hareketinin rejime karşı göstereceği belli politik tepkiler, bizim vermekte olduğumuz mücadeleye sunacakları destek, kuşkusuz belli bir anlam taşıyor ve biz onu değerlendirmeyi gereğince önemseriz.

Ama özellikle basında hararetli bir biçimde işlenen bu olumlu tutumun biz henüz herhangi bir pratik yansımasını görebiliyor da değiliz, bunu net bir biçimde belirteyim. HADEP, katliam öncesi süreçte de kendi kitlesini hiçbir biçimde hücre karşıtı eylemlere katmadı. Sadece Tünel’deki 2 bin kişilik eyleme 500 kişi ile katıldı. Orada da daha çok İmralı’ya bin selam edebiyatı yapıldı. Kendi derdini anlatmaya çalıştı o meşruluk içerisinde, o kendi derdiyle meşguldü. Biz HADEP kitlesi göremiyoruz sokakta. Hani Ankara’daki kongreyi 100 bin kişiyle yapıyorlardı? Türkiye’nin zindanlarında katliam oluyor, ama birkaç bin kişiyi sokağa dökmek için hiçbir şey yapmıyorlar.

Yurtdışında da yapmıyorlar. Bugünkü Özgür Politika’ya bakıyorum (6 Ocak ‘01-Redaksiyon), Türk basınını bir tarafa koymuş, kendi manşetlerini öbür tarafa koymuş. Bugünkü mitingi propaganda ediyor, on tane ilan yayınlıyor bu konuda. Ama mitinge anlamlı bir katılımlarının olmadığı söyleniyor. Niye kendi kitlesini dökmüyor sokaklara? Demek ki tabanlarını bizim tabanımızla çok da kesiştirmek istemiyorlar. Demek ki gene bir takım hesap ve kaygılar var, gene aşırı bir ihtiyat var.

(Devam edecek...)