ARSIVANA SAYFA
 
10 Şubat '01
SAYI: 06
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İMF saldırı programı, düzenin zorlanma alanları ve devrimci görevler
TTB Merkez Konseyi açıklaması: "Ölümlere tanıklık yapmak istemiyoruz
Düzenin açmazları, mücadelenin olanakları
"Tekstil patronları saldırıda, sendika bürokratları uzlaşmada sınır tanımıyor!...
"Özgür" savcı ya da "hükümetin itibarı"
Kürdistan'da kontr-gerilla operasyonları sürüyor!
Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri
Öncü işçi inisiyatifi: Sermayenin karşısına bir sınf olarak çıkmanın zamanı gelmiştir!
Sınıf hareketi
Teslimiyet batağı terkedilmeksizin çıkış yolu bulunamaz
Ekim'den...
Direniş,katliam ve sol hareket/3
İHD İstanbul Şubesi: "Ölümleri, sakatlanmaları seyretmek istemiyoruz!"
Düzendeki çürüme ve kokuşmaya ilişkin itiraflar...
Faşist vahşetin ve devrimci direnişin Bayrampaşa cephesi.
Tutsak yakınlarının SAG eylemi
Emeperyalist küreselleşmeye militan kitlesel öfke
Uluslararası hareket
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçilerine mektup
Kitap tanıtımı: Haydari Kampı
Devrimci Taktiğin Sorunları
Yok saymak çözüm mü?
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Hücre karşıtı muhalefete uygulanan faşist baskı ve terörün bilançosu

Kimse var mı?
Hep duvar mı?

Kimse var mı?
Sesimi duyar mı?

(...) Katliamla eş zamanlı olarak toplumda oluşan duyarlılığı kırıp parçalamak için önce DGM ve RTÜK kararıyla cezaevlerinde diri diri insanların yakılması, kurşunlanarak öldürülmesi ve buna yönelik tepkilerin medyada yansıtılmasını yasakladı.

Çocuklarının, yakınlarının uğradığı bu vahşete sessiz çığlıklarını duyurmaya çalışan ailelere her koşulda şiddet uygulandı. Demokratik kitle örgütlerine, partilere, yönelik yoğun bir baskı mekanizması işletilmeye başlandı.

Bu katliamlara duyarsız kalmayan sivil toplum örgütleri, sanatçılar, aydınlar, tutuklu yakınları şiddet kullanılarak susturulmak istendi. Paneller bahane edilerek kültür merkezleri mühürlendi. Seslerini duyurmak isteyen tutuklu aileleri tartaklandı, gözaltına alındı ve tutuklandı.

İnsan Hakları Savunucuları; bu susturma kampanyasının başlıca hedefi oldular. İnsan Hakları Derneği’nin 10 Şubesi’de polisler tarafından basılarak, dernek binasında bulunanlar keyfi gerekçelerle gözaltına alınırken derneğin arşivlerine de el konuldu. Basılan şubelerden 6’sı hukuki olmayan siyasi kararlarla mühürlendi. Bir üyemiz tutuklanırken, 100’ü aşkın üyemizde tartaklanarak gözaltına alındı. F tipi cezaevlerine ilişkin birçok etkinliğimiz keyfi olarak engellendi.

Baskıların bir diğer hedefi de kültür merkezleri oldu. F tipi cezaevlerine ilişkin paneller ve toplantılar düzenleyen bir çok kültür merkezi mühürlendi. Nazım Kültürevi, Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi, BEKSAV, Mezopotamya Kültür Merkezi Sahnesi, Mümtaz Sevinç Düşün Sahnesi’de mühürlenen yerler oldu. Tutuklu Aileleri Dayanışma Derneği’nin Beyoğlu ve Merkez Şubeleri basılarak arandı. Polis dernekte bulunan 30’u aşkın kişiyi gözaltına alırken, iki merkezi de mühürledi.

F Tipi Cezaevlerine yönelik protesto eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle 2800 kişi dövülerek, tartaklanarak gözaltına alınırken, mahkemeye çıkarılanlardan 190 kişi F Tipi Cezaevlerini protesto ettikleri gerekçesiyle tutuklandılar.

Bugün tutukluları tecrit eden bedene ve beyne yönelik hücre sistemi; dışarıda terörize bir ortam yaratılarak, her sesin susturulmasına, her çığlığın boğulmasına yönelerek, yaşamı kırıp parçalayan, hücreleştiren bir süreçle pekiştirilmeye çalışılıyor.

52 gün geçti.

52 gündür gözaltılarla, işkencelerle, tutuklamalarla, kapatmalarla, baskınlarla yaşıyoruz. Son günlerde kayıpların yeniden başladığına tanık oluyoruz.

Tüm bu yaşananları görmememiz, duymamamız, konuşmamamız isteniyor.

Biz insan hakları savunucuları ARTIK YETER DİYORUZ !

Görüyoruz! Duyuyoruz! Konuşuyoruz!

Ölümlere seyirci kalınmasını asla kabul etmiyoruz!

Mahpusların ve ailelerinin yalnızlaştırılmasına karşı her mahpus kardeşimiz, her aile ailemiz diyoruz!

Basına uygulanan sansüre karşı "Doğru bilgilenme hakkımızı" istiyoruz!
Demokratik kitle örgütlerinin kapatılmasına, basılmasına, soruşturmalar başlatılmasına karşı "örgütlenme hakkımızı" istiyoruz!

Artık yeni kayıplar istemiyoruz!
Duvarların ardına elimizi uzatıyoruz !
Dışarıda ellerimizi kenetliyoruz!

Bugün biraraya gelerek kahredici sessizliğe yuvarladığımız küçük kartopunun bir çığ olarak yükseleceğine inanıyoruz.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi
8 Şubat 2001



Düzendeki çürüme ve kokuşmaya ilişkin itiraflar...

Susurlukla birlikte çürüyen düzen çeteleşen devlet gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya serildi. Cinayetten işkenceye, uyuşturucudan silah ticaretine, kara para aklamadan haraç toplamaya kadar tüm kirli işlerde; asker, polis, MİT, JİTEM, ülkücü-faşist katiller, siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vb., düzenin tüm kurum ve temsilcilerinin yer aldığı ortaya çıktı.
Her tarafından kan ve pislik sızan düzen, aldığı yarayı sarmak, ilerici muhalif güçleri peşine takmak amacıyla giriştiği manevrada geçici de olsa başarı sağladı. 28 Şubat sistemi tahkim etme darbesiyle, laiklik-şeriat ikilemi üzerinden soldaki reformistler arasında bile destekçi buldu.

“Çürümüş yolsuzluklar ülkesi”!

TÜSİAD patronları güya Susurluk karşıtı tavır sergilediler. Oysa devletin çeteleşmesi ve mafyalaşması, burjuva düzendeki çürüme ve kokuşmanın dolaysız bir sonucudur. Patronlar şimdi de yolsuzlukların sonuna kadar üzerine gidilmesi gerektiğini söylüyorlar. Oysa onların İMF katkısıyla uyguladıkları serbest piyasa ekonomisi, yolsuzluk ve rüşvet gübreliğidir. Böylece çürümenin asıl sorumluları, karşıtlık gösterileriyle kitlelerde yanılsama yaratmaya çalışıyorlar.

Kirli imajdan kurtulup makyaj tazeleme ihtiyacı hisseden sermaye devleti, bazı yolsuzlukları açığa çıkarıp bir arınma süreci yaşadığı görüntüsü yaymaya çalışıyor. Birbiri ardına hayvan adları taşıyan operasyonlar yapıyor. Bir kısım bürokrat ve işadamı gözaltına alıyor. Ama aynı zamanda sistem kendi piyonlarını kurtarmak için de çabalıyor. Nasıl ki Susurluk katilleri meclisteyse, şimdi gözaltına aldıklarının çoğunu da “delil yetersizliği”nden serbest bırakıyor. Ama bu aynı DGM’lerin, devrimcileri onlarca yıl hapiste tutmak için kullandığı tek delil işkenceci polis fezlekeleridir.

Son “beyaz enerji” operasyonuyla kokuşmuşluk ayyuka çıktı. Sermaye uşakları arasında it dalaşı sürerken, sermayenin saldırıları dolu dizgin sürüyor. Emperyalist efendiler, devletin katliamcılığını da hesaba katarak aferin dağıtıyor. Ama ne olduysa oldu, Dünya Bankası Türkiye temsilcisi Ajay Chhibber, “Financial Times”ta çıkan yazısında, Türkiye’deki sistemin adını koydu: “Çürümüş yolsuzluklar ülkesi”!

Bu ad gerçekte bütün kapitalist ülkelerin ortak adıdır. Türkiye’nin farkı, işin çığırından çıkmış olmasıdır. Yani Chhibber’in kendi adıdır aynı zamanda. Zira o uluslararası tekellerin temsilcisidir. Ve bu tekellerin geleceği dünya ölçüsündeki sömürü ve yağmanın azgınlaşmasına bağlıdır. Nitekim Chhibber’in “çözüm” olarak önerdiği yol da, tekellerin bankalar ve enerji sektöründen alacakları payı artırmaktan başka bir yere varmıyor. “Reformlar, şeffaflığı artırarak, özellikle bankacılık ve enerji sektöründe bağımsız düzenlemeyi getirerek çürümeyi azaltmaya yardımcı olmalıdır” diyor. İMF ve Dünya Bankası şeflerinin dilinde “reform”un özelleştirme ve yağma olduğu bilinmektedir.

İşin ilginç yanı, ruhlarını emperyalizme satan ve İMF’nin emir eri gibi çalışan sermaye hizmetkarlarının bu açıklamadan dolayı “izzeti nefislerinin” incinmiş olmasıdır. Merkez Bankası meclis üyesi Bilsay Kuruç; “Rüşvet, yolsuzluk, dünyada sermaye akımlarının serbestleştiği, yaygınlaştığı son on yılda her yerde çoğaldı. Acaba hangi ülke veya uluslararası kuruluş bu bakımdan daha hasta?” (28 Ocak 2001, Cumhuriyet) diyor. Kuruç, herkes öyle, ne diye bizi uluslararası alanda teşhir ediyorsunuz demeye getiriyor. Doğru söze ne denir ki?

Hiçbir ülke, şirket ya da kuruluş bu kirli çarkın dışında değildir. Temiz sanılan Avrupa ülkelerinde açığa çıkan pislikler, rüşvet ve yolsuzluğun kapitalist düzenin ayrılmaz bir parçası olduğunun göstergesidir. Türkiye gibi bağımlı ülkelerde ise bu işi ellerine yüzlerine bulaştırarak yapıyorlar. Aradaki tek fark budur.