20 Eylül'03
Sayı: 37 (127)


  Kızıl Bayrak'tan
  Anti emperyalist mücadele ve görevlerimiz
  Amerikan uşaklarından hesap soralım!
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin artan önemi
  Kaderini emperyalist sisteme ve sistemin efendisi ABD'ye bağlayanlar
  8.5 milyar dolarlık kredinin içyüzü
  Ekonomide pembe yalanlar
  Depremzedelerle konuştuk...
  Demokratikleşme adı altında düzenin tahkimatı
  Filistin halkı siyonist saldırganlığa, emperyalist ikiyüzlülüğe karşı direniyor!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar sürüyor...
  Özelleştirme saldırısının yeni dönemi
  Sınıftan haberler, röportajlar...
  DTÖ'nün Cancun fiyaskosu.
  Gençlik yasaya karşı barikatı yükseltmeli!
  Ekim Gençliği'nden..
  Mert Çelik Fabrikası'nın gerçek yüzü...
  Ruhi Su: Ezgili bir yürek, devrimci bir sanatçı
  Irak'ta Mehmetçik'e saldırılır mı?
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Edirne’deki kitle örgütlerinden basın açıklaması...

“Biz milyarlarcayız,
biz dünya halklarıyız!”

13 Eylül günü saat 13:00’de SES Edirne Şubesi’nde TTB, TMMOB, KESK ve DİSK tarafından bu hafta içinde dünyada ve Türkiye’de meydana gelen olayları protesto etmek amacıyla bir basın açıklaması düzenlendi. 11 Eylül Şili darbesi, 12 Eylül faşist askeri darbe ve 10 Eylül 2003’de Meksika’da Dünya Ticaret Örgütü’nün 5. Bakanlar Kurulu Toplantısı, yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi.

Basın açıklamasında şu görüşlere yer verildi:

“11 Eylül, Şili’de Salvador Allende yönetiminin 1973 yılında Amerikancı faşist Pinochet cuntası tarafından devrildiği tarihin yıldönümü olması bakımından dünya halkları ve özgürlük hareketleri için önemli bir tarih. Aynı zamanda 2001 yılında ABD’nin yeni saldırgan politikasını uygulamaya koymak için gerekçe saydığı ve aydınlatılamamış saldırının da tarihi.

12 Eylül ise, Türkiye’de 1980’de gerçekleşen bir askeri darbenin başka bir deyişle özgürlüklerin yanı sıra, emekten, barıştan, demokrasiden yana olanların baskı altına alınması, sendikaların yasaklanması, sendikacıların idam cezalarıyla yargılanması da dahil olmak üzere demokrasi adına varolan, kazanılan her türlü değerin altüst oluşunun tarihi.

Bugün 13 Eylül 2003 ve dünya halkları bu kez hepsini kapsayacak küresel bir darbenin eşiğinde. Dünya Ticaret Örgütü 5. Bakanlar Konferansı’nı 10 Eylül günü Meksika’da başlattı ve konferans yarın 15 Eylül’de sona erecek.

DTÖ’nün Meksika’daki 5. Bakanlar Konferansı’nın resmi gündemine alınan en önemli konu başlığını 4 yeni anlaşma oluşturuyor: Yatırımlar, rekabet, ticaretin kolaylaştırılması, hükümet satın almaları başlıklarını taşıyan anlaşmalar.

Bu anlaşmalarla 1997 yılından beri karşısında küresel ölçekte mücadele verilen MAI (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) yeni bir biçimde dayatılıyor. Egemen sermaye güçleri, emekçileri yoksul halkların ellerinin bağlanmasını, köleleştirilmesi, kuralsızlaştırma, örgütsüzleştirme, vergi yüklerini halkın sırtına yıkma, daha fazla kâr için herşeyin geçerli sayıldığı bir ortamın yaratılmasını amaçlıyor. Yani emekçinin, çalışanların, halkın, kazanılmış haklarının ellerinden alınarak sermayenin sınırsız, kuralsız ve vahşi egemenliğine terkedilmesinin koşulları yaratılmak isteniyor. Kamunun sermayeye yardımcı olması ama bütün alanlardan çekilerek, eşitlik adına eşit olmayan koşullardaki ulusal işletmelerin çökertilmesine zemin yaratılmak isteniyor. Tüm bu yollarla yoksullaşacak ve hatta işsiz kalacak milyonlarca emekçinin akıbeti onları hi&ccdil; ilgilendirmiyor.

Dünyaya hükmetme noktasına gelen uluslararası tekellerin ve emperyalist çıkarları için ellerinde tuttukları iktidarların yeni bir saldırısıyla karşı karşıyayız. Adımıza katılan hükümet temsilcilerinin bu toplantılarda başta ABD olmak üzere emperyalistlerin dayatmalarına boyun eğiyorlar. Onlar halklarının değil bir avuç azınlığın çıkarlarını temsil ederek toplantılarda yer alıyorlar. Bu kararlar dünyanını her bir köşesinde yaşayan emekçilere hizmet etmiyor. Tüm bu kararlar uluslararası tekellerin güçlerini pekiştirmeye, dünyanın en ücra köşesine kadar iktidarlarını yaymalarına hizmet ediyor.

Bu kararlar yalnızca ticari değil artık içiçe geçmiş askeri yayılmacılığa da hizmet ediyor. Afganistan’ın, Irak’ın, Filistin’in işgali ve Filistinliler’in kıyımında bu kararların uzantılarıyla karşılaşıyoruz. İnsanların daha iyi yaşaması için değil, daha çok ve daha kolay nasıl öldürürüz hesabıyla çalışan silah tekellerinin insanlık tarihine çaldıkları kara lekelere tanık oluyoruz.

Emekçiler ve sermaye arasındaki sınıflar mücadelesinin artık uluslararası ölçekte ve kıyasıya bir biçime dönüştüğünün bilincindeyiz. İşçi sınıfının tarihsel deneyim ve birikimleri bize yol gösteriyor.

Meksika caddeleri 7 Eylül’den beri onbinlerce işçi-köylü-memur-öğrenci ve yoksulun enternasyonel protesto gösterilerine tanıklık ediyor.

Onlar yanlız değil. Çünkü bugün dünyanın tüm ülkelerinde yürekler Meksika’daki bu örgütlü ve yiğit kitleler için çarpıyor.

Meksika hükümeti 60 isimden oluşan bir ‘sakıncalılar’ listesi yayınlayarak eylemcilerin gözünü korkutmaya çalışıyor. Buna karşın uluslararası ölçekte ‘Benim adımı da listenize ekleyin’ kampanyasıyla yanıt veriliyor.

Biz milyarlarcayız, biz dünya halklarıyız.

Biz dün Amerika’da, Çek Cumhuriyeti’nde, İtalya’da, Yunanistan’da, Fransa’daydık.

Bugün Meksika ve heryerdeyiz.”

SY Kızıl Bayrak/Edirne



Irak’ta Mehmetçik’e saldırılır mı?

‘Irak’a asker gönderme’ konusunda, ‘tayin edici günler’e girmiş bulunuyoruz. Hükümetin kafası ise, hala karışık görünüyor. Geçen hafta cuma gecesi Türk-Amerikan İşadamları Derneği’nin (TABA) yemeğinde bir konuşma yapan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı dinlediğim vakit, hükümetin kafa karışıklığını daha iyi fark edebildim. Şu cümleler, Erdoğan’ın konuşmasından:

“... Başta ABD olmak üzere görüşmelerimiz devam ediyor. ABD bizden talepte bulundu. Ancak başkalarının ajite ettiği gibi biz bu konuda kararımızı rasgele vermenin peşinde değiliz. Bütün bu görüşmelerimizin neticesinde müzakerelerimizi yapacak, gerekirse konuyu Meclis’e getireceğiz. Bunu yaparken biz jandarma ve polis gibi oraya girmek istemiyoruz.”

Peki, giderse, Türk askerinin Irak’ın hangi bölgesine gitmesi söz konusu?

‘Sünni üçgeni’ olarak bilinen ve Amerikan askerlerine saldırıların en yoğun bulunduğu, Bağdat’ın batısı, kuzeyi ve kuzeydoğusunu kapsayan yarımay şeklindeki Orta Irak’a. Bu bölgede Türk askeri konuşlanırsa, Mehmetçik’e saldırı ihtimali yok mu?

Bu soruyu bana Irak’taki koalisyon güçlerinin birinin büyükelçisi, başka bir biçimde, “Irak halkı Türk askerini iyi karşılar mı?” şeklinde sordu. Gerçi, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, günde en az bir kez verdiği demeçlerinde, günlerdir “Irak halkının Türk askerini çok istediği” yolunda, muhtelemen, hem kendi tabanına ve hem de Amerikan tarafına bir ‘siyasi mesaj’ göndermek istiyor ama bu, doğru değil.

Zaten, ‘Irak halkı’ sözcükleri kendi başına bir anlam ifade etmiyor. Ne demek Irak halkı? Irak halkının yüzde 60 kadarı Şii. Hangi Şii, Irak’ta Türk askeri istiyor? ‘Amerikan işgali’ne karşı direnme hesapları yapan militan Muqtada Sadr’ın yandaşları mı? En büyük Ayetullah Ali Sistani, Necef’te böyle bir fetva mı yayınlamak niyetinde? Yoksa, bir suikasta kurban giden Ayetullah Muhammed Baghir el-Hekim’in yerine geçen, Irak Yönetim Konseyi üyesi kardeşi Abdülazik el-Hekim mi? Yoksa, ‘laik-Şiiler’in eğilimlerini yansıtabilecek olan, Irak Yönetim Konseyi’nin şu sıra başkanlık koltuğundaki Ahmet Çelebi mi?

Ahmet Çelebi, geçen hafta Ankara’daydı. İstemediklerini alenen ilan etti. Ülke nüfusunun yüzde 20’ye yakının temsil eden Kürtler’in, istemediği bir sır değil. Yeni Dışişleri Bakanı, Kürt kimlikli Hoşyar Zebari, yeni sıfatıyla ilk açıklamasında ‘istemediklerini’ söyleyince; Türkiye’nin çeşitli çevrelerinden Amerikalılara hitaben ‘susturun şu adamı’ haykırışları yükseldi.

Türkmenler’in istediğini varsayabiliriz. Ama, Türk askerinin Irak’ın Türkmen-yoğun bölgesinde konuşlanması diye bir konu söz konusu değil.

Geriye kalıyor, nüfusun yaklaşık yüzde 17’sini oluşturan ve Amerikan askerlerine yönelik saldırıların, bir başka anlamda ülkedeki ‘güvenlik sıkıntısı’nın ‘sosyolojik zemini’ni temsil eden Sünni Araplara...

Bunları mı güvenmeliyiz?

İşin doğrusu şu: “Irak’ta Türk askerini, Iraklılar’ın büyük çoğunluğu istemiyor. Amerikalılar istiyor.” Kaldı ki, (daha ziyade Abdullah Gül’ün bizi istediklerini kastettiği yüzde 17’lik Sünni Araplar’ın, şu anda ‘silahlı eylemler’in başını çeken eski rejimin tabanı olduğunu da unutmayalım.

Bu nedenle, yukarıda sözünü ettiğim büyükelçiye, cevaben, “Eski rejimin artıkları, Baas yandaşları, bir dizi istihbarat örgütünün işsiz mensupları ve Vahabiler dahil köktendincilerin, Türk askerini gördükleri vakit, saldırma planlarına Mehmetçik’i de dahil etmemeleri düşünelemez” dedim; “Türk askerinin her burnu kanadığında, Türkiye’de kıyamet kopacak, ‘Bizim evlatlarımızın oradan ne işi vardı, bu kararı kim aldı’ diye. Türk askerlerine yönelik her saldırıda verilecek kararlar, hem Türk-Amerikan ilişkilerinde ve hem de Türkiye’nin iç siyasetinde yeni çatlaklar yaratmaya kuvvetle aday... Bunun böyle olacağını, Irak’ı 35 yıl boyunca yönetmiş olan ve bugün Amerikalılara karşı direnişi örgütlemekle meşgul olanlar bilmiyor mu? Görmüyorlar mı? Onun için, eğer Türk aserine saldırma niyetleri yoksa bile, -ki olmadığı pek şüpheli- sırf bu sebeplerden dolayı saldırı planı yaparlar.”

Dolayısıyla, Irak’a asker gönderme kararı alınacaksa, bu tümüyle ‘stratejik bir öngörü’ ile irtibatlı bir ‘siyasi karar’ olmak zorunda. O takdirde, ‘Iraklılar’ın ne dediği, Türkiye’yi isteyip istemediği’ birinci derecede önemli değildir. Ayrıca, Orta Irak’ta görev yapılacaksa, Tayyip Erdoğan istemese de, evet, Türk askeri oraya jandarma ve polis gibi gidecektir. Başka yolu da yoktur.

Eğer, ‘Pollyanna siyaset söylemi’yle hükümet, ikide bir, ‘Irak halkına yardımdan başka bir niyeti olmadığı’nı söylüyorsa, üniformalı ve silahlı personel yani asker yerine, Ulaştırma Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı vs. personeli göndersin. Aksi, inandırıcı değil. Şu anda Irak’ta söz konusu olan ‘barışı koruma’ (peacekeeping) misyonu değil; güvenliği sağlama yani daha ziyade bir ‘barış kurma’-(peacemaking) misyonu.

Hükümet, bir karara varırken, kendine ve kamuoyuna karşı da dürüst davranmalı. Aksi halde, sonuç, ‘tezkere vak’ası’ndan beter olabilir. Nitekim, şu sırada İstanbul’da bulunan Washington Post’un tanınmış köşe yazarı David Ignatius, “Türk Kartı” başlıklı yazısında şöyle yazdı:

“Irak savaşının gizli bir kurbanı, Amerika ile Türkiye arasındaki stratejik ortaklık oldu... Şimdi iki ülke, ABD kuvvetlerinin hemen her gün saldırılara hedef olduğu Bağdat’ın kuzeybatısındaki vahşi savaş alanına 10.000 Türk askerinin gönderilmesi konusunda anlaşmaya varmak üzereler. Bu, Amerikan işgalini güçlendirebilecek ve hasar görmüş olan Türk-Amerikan ilişkilerini de yeniden canlandırabilecek cesur bir plan.

“Ama aynı zamanda, Irak’ta Türk kartını oynamak, hem Amerika, hem de Türkiye için tehlikeli. Türk tahlilcilerindeki yaygın kaygı, kısa-vadedeki sorunlarını çözmek için acele eden iki ülkenin, uzun-vadede başlarına bela olabilecek sorunlar yaratıyor olabilecekleri...

“Eski Türk-Amerikan ilişkisi Soğuk Savaş’tan artakalmıştı ve 1 Mart’ta ölüverdi. Irak’a ilişkin kararlarıyla, iki ülke, şimdi, yeni bir ilişkinin kurallarını yazıyorlar.”

Yani, durum, artık ‘imla hatası’nı kaldırmayabilir...

Cengiz Çandar
(Tercüman, 17 Eylül ‘03)