20 Eylül'03
Sayı: 37 (127)


  Kızıl Bayrak'tan
  Anti emperyalist mücadele ve görevlerimiz
  Amerikan uşaklarından hesap soralım!
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin artan önemi
  Kaderini emperyalist sisteme ve sistemin efendisi ABD'ye bağlayanlar
  8.5 milyar dolarlık kredinin içyüzü
  Ekonomide pembe yalanlar
  Depremzedelerle konuştuk...
  Demokratikleşme adı altında düzenin tahkimatı
  Filistin halkı siyonist saldırganlığa, emperyalist ikiyüzlülüğe karşı direniyor!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar sürüyor...
  Özelleştirme saldırısının yeni dönemi
  Sınıftan haberler, röportajlar...
  DTÖ'nün Cancun fiyaskosu.
  Gençlik yasaya karşı barikatı yükseltmeli!
  Ekim Gençliği'nden..
  Mert Çelik Fabrikası'nın gerçek yüzü...
  Ruhi Su: Ezgili bir yürek, devrimci bir sanatçı
  Irak'ta Mehmetçik'e saldırılır mı?
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Özelleştirme saldırısının yeni dönemi

Özelleştirme saldırısı, ‘80’li yıllardan beri, gerek dünyada gerekse Türkiye’de işçi sınıfının gündeminde. O günden bu yana dünyanın pek çok ülkesinde ve bu arada Türkiye’de pek çok özelleştirme gerçekleştirildi. Bu uygulamalar sonucunda ülkelerin ekonomik ve sosyal dokuları önemli değişikliklere uğradı, emekçi sınıflar büyük yıkım ve acılarla yüzyüze kaldılar.

Sermaye içinde bulunduğumuz dönemde özelleştirme saldırısını daha da şiddetlendirmek için yoğun bir hazırlık içinde. AKP hükümeti, sermayenin özelleştirme politikalarının kararlı bir savunucusu ve uygulayıcısı olarak sahnede. Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener, Mart ayında, özelleştirmeler konusunda uzun bir basın toplantısı düzenlemiş, bu toplantıda yaptığı konuşmada, özelleştirme saldırısında şimdiye kadar alınan mesafeye ilişkin nispeten ayrıntılı bir bilanço çıkarmış ve hükümetin bu konudaki ileriye dönük planlarını açıklamıştı. “İktidarımız en kararlı, en gerçekçi takvimi, hiç aksamadan yürütmektedir. 4 aydır her gün 15 saat mesaimizin büyük bölümünü özelleştirmeye ayırdık. Açıkladığımız ihale takvimi yerli ve yabancı yatırımcılardan büyük ilgi görmüştür” diyen Abullatif Şener aynı zamanda 2003 yılını “Türkiye’nin özelleştirme serüveninde bir dönüm noktası” olarak ilan etmişti.

Şener burada seçmenlerine hitap ederken bol keseden atan bir burjuva politikacısı olarak değil, efendilerinin kendilerinden ne istediğini gayet iyi bilen, bu nedenle onların beklentilerine seslenen bir uşak olarak konuşmuştur. AKP hükümetinin bütün söylemi ve şimdiye kadar ortaya koyduğu pratik de Şener’in yukarıdaki sözleriyle uyum içindedir. Şener’in sermaye ve hükümet adına yaptığı bu konuşma, özelleştirmeler üzerinden işçi ve emekçilere savaş ilanı anlamına gelmektedir.

Önümüzdeki dönemde giderek yoğunlaşacak özelleştirme saldırısının temel özelliklerine girmeden önce sermayenin şimdiye kadar aldığı mesafeyi hatırlamakta fayda var.

Sermayenin özelleştirme saldırısında
aldığı mesafe

Türkiye’de ilk özelleştirmeler ‘84 yılında yapılmış, bazı yarım kalmış tesisler Özal iktidarı tarafından özel sektöre satılmıştır.

1986’dan sonra hızlanan saldırı kimi zaman ciddi biçimde sekteye uğrasa da bugüne kadar devam etmiştir. Şu ana kadar 238 kamu kuruluşunun hisseleri, yarım kalmış 22 tesis, kamuya ait 5 taşınmaz, 4 elektrik santrali, 6 otoyol, 2 boğaz köprüsü, 46 enerji üretim ve dağıtım tesisi ve 1 hizmet birimi özelleştirme planlarına dahil edilmiştir.

Bunlar içinden 22 kuruluş ile 4 elektrik santrali ve 4 taşınmaz, daha sonra özelleştirme yapılmadan kapsamdan çıkarılmıştır. Bunlardan bazıları eski statülerini korumuş, bazıları ise varlıkları başka kamu kuruluşlarına devredilerek tasfiye edilmiştir. 1997 yılında buralarda çalışan işçilerin ve kamuoyunun gösterdiği direnç nedeniyle Hamitabat, Kemerköy, Soma-B ve Yeniköy termik santralleri de özelleştirilememiş ve kapsamdan çıkartılmıştır. (Özelleştirmeyle ilgili devlet kurumlarının yaptığı son açıklamalarda, bu santrallerden Kemerköy ve Yeniköy’ün yeniden özelleştirme kapsamına alındığı belirtilmektedir.)

Bu planlar doğrultusunda sürdürülen özelleştirme saldırısı sonucunda şimdiye kadar 167 kamu kuruluşu tamamen ya da kısmen özelleştirildi. Özelleştirmeye açılan kamu kuruluşlarının 153’ünde artık hiç kamu payı kalmadı. Kısmen özelleştirilen 14 kuruluşta ise kamu payı var.

Sermaye özelleştirmeye mahkumdur

Kapitalist sistemin ‘70’lerde içine girdiği ve neo-liberal politikalarla savuşturulmaya çalışılan fazla üretim krizi sürmektedir. Ekonomik durgunluk dünyanın en güçlü ekonomisine sahip olan ülkelerde (örneğin ABD) bile giderek derinleşmekte, bunun yarattığı sorunlara bulunan çözümler kısa bir süre içinde eskimektedir. Emperyalistler bu durumdan tüm dünyayı sömürgeleştirerek çıkabileceklerini düşünmekte, istedikleri politikaları uygulamaya sokmaları için bağımlı ülkelere her türlü dayatmada bulunmaktadırlar. Emperyalizmin askeri planda da giderek daha saldırgan politikalar izlemesi bundan bağımsız değildir. Sömürü ve soygun çarkı daha hızlı dönmediği takdirde kırılacaktır. Sistemin efendilerini ürküten ve her alanda işçi ve emekçilere, halklara saldırmalarına nden olan en temel etken budur.

Türkiye kapitalizminin dünya ölçekli bu durumdan etkilenmemesi mümkün değildir. Yakasını bir türlü krizlerden kurtaramamaktadır. Sermaye, kamunun elindeki birikmiş ekonomik kaynakları yağmalayarak, devleti mal ve hizmet üretiminin dışına itmek suretiyle kendi sömürü alanını genişleterek, ücretleri geriletip sosyal hakları ortadan kaldırmak yoluyla üretim maliyetini düşürerek ve nihayet emperyalist sistemle daha ilerden bütünleşerek krizlerden korunacağını düşünmekte ve buna uygun davranmaktadır.

Türkiye kapitalizmi henüz bir buçuk yıl önce (Şubat 2002) ciddi bir ekonomik kriz yaşamış ve bunu ancak emperyalist kuruluşlardan temin edilen krediler sayesinde kısmen atlatabilmiştir. Kredi faizleri de dahil tüm fatura takip eden dönemde işçi ve emekçilerin sırtına yıkılmıştır. Tersi yöndeki tüm aldatmacalara rağmen Türkiye kapitalist ekonomisi bugün de bıçak sırtındadır. Kriz ve şoklara karşı korumasızdır. Nitekim sermaye bu sonbaharda bir para krizi beklentisi içindeydi. Bu kriz tehlikesinin önüne, İMF’nin borçları ertelemesi ve yeni kredi vermesi sayesinde geçilebildi. Tabii bu krediler Irak’ta emperyalist politikalara hizmet etmesi karşılığında Türkiye’ye verildi. Buna rağmen tehlike geçmiş değildir, tersine her geçen gün daha da büyümektedir.

Toparlayacak olursak; krizlere karşı dayanıklılığını arttırma derdindeki kapitalist sistem sürekli olarak yatırım alanlarını ve pazarlarını genişletme derdindedir. Bu, sistemin geleceği için yaşamsaldır. İşte bu nedenle sermaye pazar olanaklarını genişletmenin en temel araçlarından biri olarak gördüğü özelleştirme saldırısının başarıya ulaşmasına büyük önem vermektedir. Hem emperyalist tekeller hem de yerli sermaye grupları özelleştirmenin bugüne kadar ağır aksak yürümesinden fazlasıyla rahatsız olmaktadır.

AKP’yi özelleştirmeler konusunda kararlı bir söylem ve uygulama içine iten, sermayenin bu konudaki beklentilerine cevap verme çabasıdır.

Abdullatif Şener’in ve dolayısıyla AKP hükümetinin sermaye adına savaş ilan etmesinin üzerinden 6 ay kadar bir zaman geçmiştir. Onca kararlılık gösterisine ve ortaya konulan çabaya rağmen AKP hükümetinin 2003 yılı özelleştirme planı büyük ölçüde boşa çıkmıştır. Bu yıl tamamlanması planlanan bir çok özelleştirmenin gelecek yıla sarkacağı artık kesinleşmiş bulunmaktadır. Bu, 2003’ün ikinci yarısında kızışacağı düşünülen özelleştirme saldırısının 3-5 ay gecikeceği anlamına gelmektedir.

Fakat ne kapitalist sistemin efendilerinin özelleştirmelere duyduğu ihtiyaç ortadan kalkmış, ne de AKP hükümeti bu konudaki kararlı tutumundan vazgeçmiştir. 3-5 ay gecikmeyle de olsa özelleştirmeler yakın bir dönemde sermaye ile emek cephesi arasında temel bir mücadele gündemi olacaktır. İşçi ve emekçiler bu gecikmeden dolayı rehavete kapılmamalı, kazanılan zamanı zorlu mücadeleye hazırlanmak için bir imkan olarak değerlendirmelidir.

Kapsamlı bir özelleştirme programı var

Sermaye devleti halihazırda kapsamlı bir özelleştirme programına sahiptir.

TÜPRAŞ, TEKEL, PETKİM , İGSAŞ, SAMSUN Gübre, GEMLİK Gübre, ETİ BAKIR-KBİ Samsun İşletmesi, ETİ KROM, ETİ GÜMÜŞ, GERKONSAN, T. Denizcilik İşletmeleri’ne ait Trabzon ve Dikili limanları, SEKA’ya bağlı liman ve işletmelerin bazıları, Sümer Holding AŞ’ye ait 8 işletme ve 205 gayrimenkul.
Bu saydıklarımız özelleştirilmeleri için ihaleye çıkılmış olanlar. Hatta bazılarında ihaleler sonuçlanmış, iş ÖYK’nın onayına kalmış durumda. Bir de programda olduğu halde henüz ihaleye çıkılmamış ya da ne şekilde özelleştirileceği kesinleşmemiş kuruluşlar var. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı verilerine göre, önümüzdeki dönemde özelleştirilmeleri için çalışmaların devam ettiği kurum ve hizmetler şunlar: Otoyollar Ve Boğaz Köprüleri, Araç Muayene İstasyonları, Enerji Üretim Tesisleri, Enerji Dağıtım Tesisleri, Başak Sigorta, Başak Hayat, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), İstanbul Altın Borsası, Milli Piyango, T. Halk Bankası, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Devlet Hava Meydanları İşl. (DHMİ), Çaykur, Devlet Malzeme Ofisi (DMO), Tarım İşleri Genel Müdürlüğü (TİGEM), PTT, TCDD, E&currn;itim Hizmetleri, Sağlık Hizmetleri, Sosyal Hizmetler, Trafik Hizmetleri, Orman Alanları, Kamu Konutları Ve Sosyal Tesisler, Tapu Hizmetleri.

Sermaye saldırı cephesini genişletiyor

Özelleştirmeler çoğu zaman devletin elindeki sanayi kuruluşlarının, yani KİT’lerin özel sektöre satışı ile sınırlı bir şekilde algılandı. Özelleştirme denildiğinde sadece KİT’ler akla geldi. Oysa sermaye özelleştirmeyle ilgili temel resmi belgelerinde kendini hiç de KİT’lerin özel sektöre satılması ile sınırlamıyordu. Bu belgelerde sürekli olarak devletin güvenlik, adalet ve altyapı yatırımları dışında her türlü mal ve hizmet üretiminden çekilmesi, bu alanların piyasaya açılması olarak tanımlanıyordu. Bu tanımlamanın içine sosyal güvenlik kurumlarının, eğitim ve sağlık hizmetlerinin özel şirketlere devri de giriyordu. Sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık alanlarında özelleştirmeye zemin hazırlayacak hazırlık ve uygulamalar zamana yayılarak parça parça gündeme getirildiği için özelleştirme saldırısının do&crren;rudan bir parçası olarak değerlendirilmiyordu. Özellikle de saldırının muhatapları tarafından.

Ama bugün 10 yıl öncesinden tümüyle farklı bir tablo var. Özelleştirme saldırısının sadece işçi ve emekçilerin belli bir kesimini ilgilendiren kısmi bir saldırı olmadığı, aksine kamu emekçilerini, küçük üretici köylülüğü, toplumun çalışan dolayısıyla bir biçimde ezilen ve sömürülen bütün kesimlerini doğrudan hedeflediği giderek daha somut bir biçimde ortaya çıkıyor. Örneğin son 2-3 yıldır gündemde olan tarımda yıkım politikaları nedeniyle küçük üretici köylülük özelleştirme saldırısının sonuçlarıyla karşı karşıya. Aynı şekilde bir dizi hizmet kuruluşunun kapatılmasını ve onbinlerce kamu emekçisinin kapının önüne konulmasını içeren kamuda tasfiye saldırısının önemli bir ayağını da özelleştirmeler oluşturuyor.

Son atılan adımlar ise sıranın artık eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi hizmet alanlarına geldiğini gösteriyor. Yukarda verdiğimiz listede bu hizmet alanları da yer alıyor. Üstelik yakın zamanda “kamu reformu” başlığı altında yapılan yasal ve idari düzenlemelerin pek çoğu da gene bu alanlarda özelleştirmeye dayanak oluşturma amacı taşıyor.

İşçi ve emekçiler en temel KİT’ler üzerinden şekillenen, yanı sıra pek çok kamu hizmetinin özel sektöre devredilmesini de içeren büyük bir saldırıyla karşı karşıyadır. Sermaye, bugüne kadar yaşadığı saldırı deneyiminden dersler çıkarmış ve gerekli hazırlıklarını yapmış durumdadır. Yeni dönemde bu birikimine yaslanarak daha şiddetli saldırmayı ve daha ilerden sonuçlar almayı planlamaktadır.

Saldırının muhatabı durumundaki işçi ve emekçiler cephesi de kendi hazırlıklarını yapmak durumundadır. Bugüne kadar yürütülen ve genel planda başarısız olan özelleştirme karşıtı mücadeleden gereken dersler çıkartmaksızın yeni dönemi karşılamak ve saldırıyı püskürtmek mümkün değildir.



Sermayenin özelleştirme yalanları ve gerçekler

Sermayenin en iyi becerdiği işlerden biri, kendi çıkarını bütün toplumun çıkarıymış gibi göstermektir. Özelleştirme konusunda da aynı şey yapılmaktadır. Özelleştirme saldırısını işçi ve emekçilere iyi bir şeymiş gibi göstermek için sermaye, pek çok yalan ve çarpıtmaya başvurmaktadır.

Sermayenin yalanlarına göre Türkiye’de devlet son derece hantal bir haldedir, mal ve hizmet üreten kamu kuruluşları devletin sırtında birer kamburdur. Bu işletmelerde gereğinden fazla insan çalışmakta, babadan kalma eski teknolojilerle üretim yapılmaktadır. Bunlar verimli çalışmamakta, bu nedenle kaliteli ve ucuz mal ve hizmet üretememekte, dolayısıyla sürekli zarar etmektedir. Bütçedeki açıkların, iç ve dış borçların durmadan artmasının en büyük nedenlerinden biri devletin sırtındaki bu gereksiz yüklerdir. Oysa devlet sadece güvenlik ve adaleti sağlamalı, altyapı yatırımları yapmalıdır. Onun dışında mal ve hizmet üretmek devletin işi değildir. Mal ve hizmet üretimi bütünüyle rekabete açılmalı, yani özel şirketler tarafından yapılmalıdır. Devletin elindeki kuruluşlar özelleştirme yoluyla özel sektöre devredilmeli, devlet ekonomiden elinieteğini çekmelidir.

Türkiye’de devletin hantal olduğu doğrudur. Fakat bunun nedeni mal ve hizmet üreten kamu kuruluşları ya da buralarda çalışan işçi ve emekçiler değildir. Sermaye devleti tam anlamıyla bir baskı ve terör aygıtı olarak örgütlenmiştir. Örneğin Türkiye dünyanın en büyük ordularından birine sahiptir. Gene polis, istihbarat, kontrgerilla ve cezaevi örgütlenmesi için onbinlerce insan istihdam edilmekte, bu kuruluşlar için her türlü olanak seferber edilmektedir. En büyük yatırımlar bu alanlarda yapılmaktadır. Bütçe kaynaklarının büyük bölümü buralara akıtılmaktadır. Bunu görmek için devlet bütçesinden en büyük payların nerelere ayrıldığına bakmak yeterlidir.

Öte yandan devlet bütçesinde toplanan paraların çok büyük bir bölümü devlet kurumlarının harcamalarına değil, sermaye gruplarının kasalarına akıtılmaktadır. Devlet bütçesinin çok büyük bir bölümü iç ve dış borç faizi, geri dönmeyen krediler, teşvikler, ihale ve satın almalarda yapılan yolsuzluklar ve daha başka mekanizmalar sayesinde sermayeye kaynak olarak aktarılmaktadır.

Eğer devleti gereksiz yüklerden arındırmak ve bütçe açıklarının önüne geçilmek isteniyorsa, ilk yapılması gereken, emekçilere yönelik saldırılara son vermektir. Kamu birikimlerinin sermayeye kaynak olarak aktarılmasına engel olmaktır. Elbette bunları yapmak sermaye devletinin işi değildir.

Sınıf devrimcileri olarak başından beri sermaye düzeninin bir yalan imparatorluğu olduğuna dikkat çektik. Sermayenin gerekli yasayı çıkartarak tarihi özelleştirme saldırısını başlattığı Kasım ‘94 tarihinin hemen ardından yapılmış bir değerlendirmede özelleştirme yalanları üzerine şunlar söyleniyor.

“Nedir uluslararası sermayenin özelleştirmenin nedeni olarak ortaya sürdüğü gerekçeler? Kısaca şöyle sıralayabiliriz: Kamu sektörü daha verimsizdir, özelleştirme ile verimlilik artacaktır. Özelleştirme ile tekellere karşı rekabet yaratılmış olacaktır. Özelleştirme ile devlet küçültülecek, bu yolla da demokrasi büyütülmüş olacaktır. Özelleştirme ile sermayenin tabana yayılması sağlanmış olacaktır. Özelleştirme ile mal ve hizmetlerin kalitesini yükseltmek, fiyatlarını ise düşürmek mümkün olacaktır. KİT’ler bütçe açığının, dolayısıyla mali krizin temel sorumlusudur; özelleştirme ile bu kriz ortadan kalkmış olacaktır vb. vb. Kısacası sermayeye göre KİT’ler bütün kötülüklerin kaynağı, özelleştirme ise bütün dertlere devadır. (...) Böylece kapitalizm koşullarında t&uum;müyle özel mülkiyet sisteminin ihtiyaçlarına uyarlanmış olan, bizzat kendisi de bir kapitalist mülkiyet biçiminden başka bir şey olmayan kamu iktisadi kuruluşları, sanki kapitalizmden ayrık bir şeymiş gibi gösterilerek ve krizin bütün sorumluluğu bu KİT’lere yüklenerek, krizin gerçek sorumlusu kapitalist düzen aklanmaya çalışılmaktadır.

“Verimlilik sorunundan başlayalım. Bugün KİT’ler burjuvazinin iddia ettiği gibi verimsiz kuruluşlar değildir. Ama KİT’leri tümüyle verimsiz kuruluşlar haline getirmek de mümkündür. Zira, kapitalizm koşullarında para-kredi, maliye, istihdam vb. tüm kaynaklar kapitalist sınıfın denetiminde ve kontrolündedir. Onun çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. (...) Dolayısıyla tüm bu araçlar KİT’lerin kârlılığını ve verimliliğini gözetmeyen bir tarzda kullanılmaktadır. KİT’ler, özelleştirmenin önemli bir dirençle karşılaşılmadan gerçekleştirilebilmesi amacıyla, pek çok ülkede bilinçli bir politikayla zarar eden kuruluşlar haline getirilmektedir. (...) KİT’lerin verimliliği ve kârlılığı ancak sermaye yenilenmesi ve istihdam artışı gibi unsurlarla mümkündür. Hem sermaye yenilenmez, yenileme-geliştirme yatırımarı yapılmaz, hem de istihdamda bir artış söz konusu olmazsa; bu hangi iktisadi kuruluş olursa olsun verimlilik ve kârlılık göstergelerinde düşme olur. KİT’lerde gerçekleşen de budur.

“Özelleştirme ile tekelciliğin önleneceği, tekeller arası bir rekabet ortamının yaratılacağı yönündeki özelleştirme gerekçesi de, ancak yukarıdaki gerekçelerle bağdaşabilir. Özelleştirme, tekelciliği önlemek bir yana, tam aksi sonuçlar doğurmakta ve zaten bu amaçla gündeme getirilmektedir. (...) Sermayenin iddiasının aksine, özelleştirme ile mevcut tekellerin gücü daha da arttırılmaktadır. Sermaye tarafından, en az bunun kadar bayağı bir yalan olan bir özelleştirme gerekçesi daha ileri sürülmektedir. Bu da, özelleştirme ile sermayenin tabana yayılmasının ve böylece de ekonomik demokrasinin sağlanacak olmasıdır. (...) Kapitalizmde şirket paylarının ‘taban’a yayılmasının temelde tek bir nedeni vardır. Bu da “ekonomik demokrasi”nin sağlanması değil, tersine tekelci egemenliğin güçlendirimesi, sermayenin giderek daha az elde toplanması, merkezileştirilmesidir. Küçük hisseler ise, küçük tasarrufları toplayarak tekellerin hizmetine sunmanın bir yöntemidir yalnızca. İstisnasız tüm özelleştirme uygulamaları da bunun böyle olduğunu kanıtlar niteliktedir. (...) Özelleştirme uygulamaları, bu hisselerin kısa sürede giderek sınırlı ellerde toplandığının sayısız örnekleriyle doludur.”

“Özelleştirme ile artan rekabet değil tekelleşme olduğu için, fiyat ve kaliteye ilişkin özelleştirme iddiaları da kendiliğinden havada kalmaktadır. Nitekim özelleştirme uygulamaları da, gerçek hayatta bu iddianın tam tersinin yaşandığını gösterir niteliktedir.

“Kamu açıkları ile KİT’ler, dolayısıyla ekonomik kriz ile KİT’ler arasında kurulan bağlantı da somut olgularla açıkça çelişen, onlar tarafından kolaylıkla yalanlanabilen benzer türden bir ideolojik gerekçedir. KİT’lerin neden olduğu kamu açıkları tüm kamu açıklarının yalnızca dörtte biri oranındadır.” (Dünyada ve Türkiye’de Özelleştirme Saldırısı, Eksen Yayıncılık, s.20-26)

Daha sonraki yıllarda yaşananlar, sermayenin özelleştirme gerekçelerinin birer kandırmacadan ibaret olduğunu tekrar tekrar ortaya koydu. Sermaye grupları pek çok KİT’i devletten aldıktan sonra, bırakın verimli kuruluşlar haline getirmeyi, ya tümüyle kapatıp arazi ve binalarını başka işler için kullanma yoluna gittiler, ya da her türlü varlığını hortumlayıp gerisin geri devletin kucağına attılar. Bugün devletin elinde önce satıp sonra içi boş olarak geri almak zorunda kaldığı pek çok banka ve kuruluş vardır. Bundan birkaç ay önce Uzanlar’ın devlete geri verdiği Çukurova ve Kepez Elektrik örnekleri bile özelleştirmelerin gerçekte kime ve hangi amaca hizmet ettiğini kanıtlar niteliktedir. Özelleştirmeler sermaye için sömürü imkanlarını artırmanın, kamu birikimlerini daha doğrudan yağmalamanın bir aracıdır.

Peki nedir özelleştirme saldırısının gerçek nedenleri? Bir kere özelleştirme saldırısını kendi başına bazı nedenlere dayandırmak mümkün değildir. Çünkü özelleştirme uygulamalarını sermayenin gündeme getirdiği diğer saldırı politikalarından ayırmak olanaksızdır. Özelleştirme sermayenin düşen kâr oranlarını artırmak ve başlarına bela olan krizleri hafifletmek için ileri sürdükleri politikalardan sadece bir tanesidir. Konuyu bütünlüğü içinde algılayabilmek için bir kez daha sınıf devrimcilerinin geçmişte yaptıkları bir değerlendirmeye başvuracağız:

“1970’lerin ortalarından itibaren kapitalist uzmanlar düşen kâr oranı ve daralan pazarla iyice belirginleşen krizden çıkmak için, krizin nedeni olarak gördükleri şu üç temel sorun üzerinde durdular, politikalarını buna göre oluşturdular.

“Birincisi; üretim modelini, üretimin koşullarını, işçi-işveren ilişkilerini (iş disiplini ve kurallarını, sermayenin işçilere karşı yükümlülüklerini, ücret ve diğer kazanılmış hakları, iş hukukunu vb.) azami kâra göre yeniden düzenlemek sorunudur.

“İkincisi; sermayenin sosyal yükümlülüklerini sırtından atması, sosyal haklara ayrılan bütçenin kısıtlanması, giderek kârlı bir pazar olan sosyal hizmet alanının sermayeye bırakılması ve yalnızca güvenlik ve bürokratik yönetim fonksiyonuyla sınırlanmış bir devlete ulaşılmasıdır (devletin küçültülmesi ve özelleştirmeler, kamu harcamalarının kısıtlanması vb. bunun sonucunda gündeme geliyor) .

“Üçüncüsü; sermayenin uluslararası dolaşımının (sömürüsünün demek daha doğru) önündeki ulusal ve uluslararası kısıtlamaların-engellerin ortadan kaldırılarak pazarın genişletilmesi ve sermayenin sınırsızca ve pervasızca palazlanmasının koşullarının sağlanmasıdır. MAİ, MİGA, NAFTA ve bizde tahkim yasaları olarak bilinen düzenlemeler bu ihtiyacı karşılamak üzere hayata geçirildi.

“Bütünüyle düşen kâr oranlarını artırmaya dönük bu üç başlık altındaki saldırılar esas olarak son 20 yılda yoğunlaştı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından daha da hız kazandı.” (Esnek Üretim Saldırısı, Kızıl Bayrak, Temmuz ‘02)

Demek oluyor ki, özelleştirme kendi başına alınabilecek bir olgu değildir. Kapitalist emperyalist sistemin sınıfa ve emekçilere yönelik saldırısının bir parçasıdır. Göründüğünün tersine salt ekonomik değil aynı zamanda siyasal bir saldırıdır ve ancak militan bir sınıf mücadelesiyle püskürtülebilir.



Özelleştirmeye karşı PETKİM, TÜPRAŞ ve TÜGSAŞ’da iş bırakma eylemi...

Saldırıyı işçi sınıfı durduracak!

AKP hükümeti her vesileyle özelleştirme saldırısını hızlandıracağının işaretlerini veriyor. Namlunun ucunda ise öncelikle PETKİM, TÜPRAŞ, TÜGSAŞ ve TEKEL var.

Uzanlar’a verilen ilk ihalenin iptal edilmesinin ardından PETKİM tekrar satışa çıkarıldı ve yeni ihale açıldı. TÜPRAŞ, TÜGSAŞ ve TEKEL için zaten ihale açılmıştı. İhalelere son teklif verme süreleri önümüzdeki günlerde dolacak ve bu işletmelere talip olan yağma heveslilerininin kimler olduğu belli olacak.

Özelleştirme saldırısının adım adım geliştirilmesine karşı işçiler de henüz yetersiz de olsa harekete geçmiş bulunuyorlar. Geçtiğimiz aylarda PETKİM ihalesinin iptal edileceğinin belli olması ve TEKEL’de sürecin bilinçli tarzda ertelenmesiyle bir parça hız kesen eylemler yeniden yoğunlaşmaya başlıyor.

TEKEL işçileri özelleştirme için gelen özel sektör temsilcilerini fabrikalarına sokmuyorlar ve sendikanın oluşturduğu program çerçevesinde düzenli olarak eylem yaparak sürece hazırlanıyorlar.

Özelleştirmeye geçit yok!

Petro-kimya sektörü işçileri ise hareketlilik sürecine şu dönemde hayli anlamlı sayılacak bir eylemle katıldı. TÜPRAŞ’ın 5 rafinesi (Aliağa, İzmit, Körfez, Kırıkkale ve Batman) ile TÜGSAŞ’ın Gemlik ve Samsun’daki işyerlerinde ve PETKİM’de çalışan 7 bin işçi 17 Eylül günü özelleştirme saldırısına karşı eş zamanlı kısa süreli bir iş bırakma eylemi yaptı. Eylem boyunca rafinerilerde üretim yapılmadı, akaryakıt dolumu gerçekleştirilmedi ve dışarıya mal çıkartılmasına izin verilmedi.

TÜPRAŞ İzmit rafinerisi önünde iş bırakarak toplanan işçilere hitaben bir konuşma yapan Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın, “Bu tesisler hükümetten satılık olabilir ama işçisinden ve halktan, yani sahibinden satılık değildir. Bu tesisleri hükümetten alsanız bile bizden alamayacaksınız, bu tesisleri görmek için kapısından bile giremeyeceksiniz. Talebimiz, özelleştirme saldırısının derhal durdurulmasıdır” dedi.

Bu sırada Mustafa Öztaşkın’ı dinleyen işçiler sık sık “Özelleştirmeye geçit yok!”, “Özelleştirmeciler bu fabrikaya giremez!” sloganlarını attılar.

Aynı saatlerde İzmir Aliağa’da TÜPRAŞ ve PETKİM işçileri omuz omuza eylem yapıyorlardı. Sabah her iki tesiste de işbaşı yapılmadı. Servislerden inen işçiler toplu halde kamyon garajına doğru yürüyüşe geçtiler. PETKİM ve TÜPRAŞ işçileri olarak özelleştirmeye karşı birlikte direneceklerini sloganlarıyla ifade eden işçiler dışarıya mal çıkartımasına da izin vermediler.
Buradaki eylemde Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı İbrahim Doğangül konuştu. Doğangül “Uzanlar’ın ne kadar çalıp çırptığı henüz hesaplanamıyor bile. Uzanlar böyle de, memlekette sadece Uzanlar mı var? Büyük sermaye sahiplerinin hepsi birer Uzan’dır. Hepsi birer hırsızdır, soyguncudur” diyerek, gelecek haftadan itibaren eylemlerinin artarak devam edeceğini ilan etti.

Batman rafinerisinde de 500 işçinin katıldığı iş bırakma eylemi yapıldı. Eylemde öfke dolu bir konuşma yapan Petrol-İş Şube Başkanı Nimetullah Sözen,“Türkiye’nin her bir bireyinin refahının artışına doğrudan katkı sağlayan PETKİM, TÜPRAŞ, TÜGSAŞ ve TEKEL gibi sanayi kuruluşlarının satılmasına, yerli-yabancı hortumcuların eline teslim edilmesine izin vermeyeceğiz. Biz bunun adının talan, özelleştirmenin de yalan olduğunu haykırıyoruz ve haykırmaya devam edeceğiz” dedi.

Özelleştirmeye karşı eylemlerin önümüzdeki haftalarda artarak devam edeceğini söylemek kehanet sayılmaz. Çünkü TEKEL’de ve TÜPRAŞ’da özelleştirmelerin gidişatı önümüzdeki günlerde ihalele kimlerin katıldığının belli olmasıyla az çok netleşecek. Ne TEKEL, ne de TÜPRAŞ işçisinin bu süreci sessiz sedasız karşılayacağını düşünmek bundan önceki deneyimlere göz yummak olur.

Bütün mesele eylemlere ve özelleştirme karşıtı mücadeleye mümkün mertebe sınıfın bağımsız çıkarlarına uygun bir yönelim ve içerik kazandırmaktır. Başta sınıf devrimcileri olmak üzere tüm devrimci, ilerici güçleri ve öncü işçileri bu konuda çetin bir sınav beklemektedir.