20 Eylül'03
Sayı: 37 (127)


  Kızıl Bayrak'tan
  Anti emperyalist mücadele ve görevlerimiz
  Amerikan uşaklarından hesap soralım!
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin artan önemi
  Kaderini emperyalist sisteme ve sistemin efendisi ABD'ye bağlayanlar
  8.5 milyar dolarlık kredinin içyüzü
  Ekonomide pembe yalanlar
  Depremzedelerle konuştuk...
  Demokratikleşme adı altında düzenin tahkimatı
  Filistin halkı siyonist saldırganlığa, emperyalist ikiyüzlülüğe karşı direniyor!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar sürüyor...
  Özelleştirme saldırısının yeni dönemi
  Sınıftan haberler, röportajlar...
  DTÖ'nün Cancun fiyaskosu.
  Gençlik yasaya karşı barikatı yükseltmeli!
  Ekim Gençliği'nden..
  Mert Çelik Fabrikası'nın gerçek yüzü...
  Ruhi Su: Ezgili bir yürek, devrimci bir sanatçı
  Irak'ta Mehmetçik'e saldırılır mı?
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Emperyalizme karşı mücadele işbirlikçi burjuvaziye karşı
mücadeleden ayrılamaz...

Kaderini emperyalist sisteme ve
sistemin efendisi ABD’ye bağlayanlar

Türk burjuvazisinin ekonomik, askeri, siyasal alanda ABD emperyalizmi ile kölece ilişkilere girdiği bir sır değil. Bugüne kadar ABD’nin Ortadoğu’daki jandarmalığı rolüne soyunan işbirlikçi egemen sınıf, dün Afganistan’da yarım kalan asker gönderme işini bu sefer tamamlamak niyetinde. Her ne kadar bu konuda çeşitli kaygılar dile getirilse, “ulusal çıkarlar” öne sürülse de, özünde Türk sermaye sınıfının en ufak bir esneme, taleplerini dayatma ve elini güçlendirme şansı bulunmuyor.

İşbirlikçi sermaye sınıfı “stratejik konumu”nu, ABD’ye ne kadar pazarlamaya çalışırsa çalışsın, onu asıl olarak ilgilendiren emperyalist-kapitalist dünya ile bütünleşme yolunda izlediği “stratejik” hedefleridir. Tüm varlığı ile emperyalizme bağlanmış işbirlikçi sermaye sınıfı, geleceğini ve çıkarlarını da buna bağlamış durumdadır.

Bugün ABD Irak batağında çırpınırken diğer emperyalist ülkelerin bir yandan ellerini ovuşturmaları, diğer yandan BM şemsiyesini açma yönünde ılımlı ve olumlu sinyal vermeleri de bu “stratejik” çıkar birliğinden bağımsız değildir. Nihayetinde onları asıl ilgilendiren emperyalist-kapitalist sistemin devamlılığıdır. ABD’nin Irak batağına gömülmesi ezilen dünya halklarına büyük bir moral-motivasyon sağlayacak, devrimci muhalefetin yükselmesine neden olacak ve böylece kendi iktidarlarını da tehdit edecektir. Son noktada böylesi bir durum, içte her ne kadar çelişki ve çatlak yaşansa da, emperyalist ülkelerin tercihi olamaz.

İşbirlikçi burjuvazisi sınıfsal çıkar ve
kaygılarına göre hareket ediyor

Türk egemenleri de eklentisi olduğu kapitalist dünyaya bu çerçeveden bakmakta, yaşadığı ekonomik kriz, içten içe mayalanan kitlelerin öfkesi ve içinde debelendiği çözümsüzlük ortamından çıkış yolunu ABD emperyalizmine uşaklıkta görmektedir. Türk burjuvazisi Ortadoğu halklarına karşı düşmanca davranırken ABD’nin jandarmalığına bu denli hevesle koşması da, aynı sınıfsal kaygılardan kaynaklanmaktadır.

Bu doğrultuda Türk sermayesinin sefil çıkarları Ortadoğu’da ABD’ye jandarmalık yapmayı, bölge halklarının direnişini ezmeyi gerektiriyor. Filistin’de süren ve Irak’ta giderek büyüyen direnişin güçlenmesi Türkiye halklarında anti emperyalist mücadele isteğini tetikleyeceği ve direnişin diğer bölge halkları tarafından da sahipleneceği gerçeği var ortada. Emperyalist sistemin bir yandan beslerken diğer yandan beslendiği Ortadoğu’daki “istikrarsızlık” aynı zamanda kapitalist-emperyalist dünya düzeni için bir tehdittir. Bu tehdidin Türk sermaye sınıfını da vuracak bir silaha dönüşebilme ihtimali tüm kaygı, çıkar ve çekincelerinin önüne geçmektedir.

Bu yeri geldiğinde Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesini ezmek ve teslim almak, ülkedeki ilerici güçleri ve devrimci muhalefeti yoketmek; yeri geldiğinde Afganistan örneğinde olduğu gibi ülkeyi boydan boya emperyalizmin savaş üssüne çevirmek; veya bugün olduğu gibi, bölge halklarını doğrudan katletmek ve direnişini ezmek üzere polis gücü olarak bölgeye girmek hevesi şeklinde kendini gösteriyor.

ABD emperyalizmine bu denli kopmaz bağlarla bağlı olan Türk burjuvazisinin daha fazla pay koparmak için öne sürdüğü diğer tüm gerekçelerin özünde bir anlamı ve karşılığı yok. Ne “ulusal çıkarlar” gereği çizilmiş kırmızı noktalar, ne “uluslararası meşruiyet” bahanesi, ne “Irak halkının çağrısı” demagojisi, ne de “Irak’ı yeniden yapılandırma” yalanları, bu kanlı ve kirli niyetleri gizleyemez. Irak halkı hangi ülke, milliyet, kültür ya da dinden olursa olsun igalci güçlere karşı direnirken, öne sürülen bu türden yalan ve çarpıtmaların hiçbir meşru ve haklı gerekçesi olamaz.

Yalan ve çarpıtma siyasi iktidarı
alay konusu yapıyor

Asıl niyet ve amaçlar çeşitli yalanlarla perdelenmeye çalışıldığı için siyasi iktidar hem iç hem de dış kamuoyunda inandırıcı ve ikna edici olamıyor. İşgalde piyonluk yapmak için önceleri “ulusal çıkarlar” öne sürülüyordu, daha sonra “BM ya da NATO kararı”nın üzerinde duruldu. Bunun da henüz ne zaman ve hangi şartlarda gerçekleşeceği belli olmadığı ve bu alanda emperyalistler arası pazarlıklar sonuçlanmadığı için, bu sefer de devreye “Irak halkı bizi çağırsın” girdi. Iraklı aşiret liderleri, geçici hükümet temsilcileri ve hatta Türkmenler de siyasi iktidarı rahatlatan açıklamayı bir türlü yapmadılar. Kürt akımlar ise baştan beri karşı olduklarını her fırsatta yineliyorlar.

Son olarak çağrı yapmaya “ikna” edilmek üzere Irak Geçici Yönetim Konseyi Başkanı Ahmet Çelebi Ankara’ya davet edildi. ABD’nin kuklası Çelebi bile bu çağrıya “yetkili olmadığını” ifade ederek, “Normalleşmeye katkınız olabilir, ama ABD’yle hareket ederseniz, çatışmayı ateşlersiniz. Türk askeri Irak’a gelecekse, ABD’yi değil, BM’yi arkasına alıp gelmeli. Kardeşliğin bozulmaması buna bağlı” dedi.

Irak’a girme kararına ne kadar “meşru ve insani” bir kılıf giydirilmeye çalışılırsa çalışılsın mızrağın çuvala girmesi mümkün görünmüyor. Dışişleri Bakanı Gül, Çelebi’nin açıklaması üzerine, “ulusal çıkarlar” ve “meşruiyet” arayışını da bir tarafa bıraktı, “Türk askeri, Irak’a girmek için can atmıyor. Girerse, dostluk ve barış için girecek. Polis ya da inzibat gücü olmayacak” deyiverdi.

Böylece piyon olarak kullanmak isteyen ABD’nin dışında kimsenin Türk askerini Irak’a “çağırmadığı” ortaya çıktı. Siyasi iktidar “konser” yoluyla Irak halkını “ikna” etmeyi düşünecek kadar “dahiyane” planlar yaparken, aklı kendinden menkul bir şarkıcı dahi kalkıp “benim Irak’ta ne işim var?” diye sorabildi.

Ancak ABD’nin çağrısı, bir talep ya da rica değil elbette. ABD’de emirleri ve çıkarları doğrultusunda “koşulsuz ve çekincesiz” bir itaat istiyor. Özetle nazlanmadan, şart koymadan Irak’a git ve benim yerime öl ve öldür diyor. Bunun için de Kürt kozuna oynuyor. Bush’un “yanlışlıkla” yaptıklarına eklenen yeni bir gelişme, Türkiye yönetenlerini ayağa kaldırmaya yetti. Haydutbaşı bir Kürtlere bir Türklere mavi boncuk dağıttığı için ‘‘Irak’ın kuzeyi kendisini yönetme yolunda ilerliyor’’ açıklaması yaptı. Hemen ardından bu “yanlışlığı” düzeltme yoluna gidildi. Ankara, açıklamayı “yanlış yorumlamıştı”. Açıklamada bir sorun yoktu, ancak yorumlamada yanlışlık vardı.

Oysa ABD’nin uzun zamandır bölgede kendi denetiminde bir Kürt devleti kurma çaba ve niyetleri biliniyor. Körfez Savaşı sonrasında Irak Kürtleri’ne açılan serbest bölge bunun bir adımıydı. ABD çıkarları neyi gerektiriyorsa öyle davranıyor ve karşısında hiçbir manevra şansı olmayan işbirlikçi sermaye iktidarının kaygılarını da bir türlü “beklenilen ve istenilen” düzeyde çözmeye yanaşmıyor.

“En iyi ihraç malı”nın rüşvet tarihi belirlendi

Hükümet cephesinden her ne kadar “henüz ortada verilmiş bir karar yok, görüşmeler sürüyor” vb. açıklamalar yapılsa da gerçekte pazarlıkların çoktan bittiği, çekince ve kaygıların tali planda kaldığı ortada. İş sadece resmi olarak bu kararın ilan edilmesine kaldı. Gerisi kitleleri aldatmaya dönük yalan ve dolandan ibaret.

Irak’ta piyonluğun bedeli olarak verilecek olan 8.5 milyar dolarlık rüşvetin akıbeti 20 Eylül’de kesinlik kazanacak. MGK toplantısının bu tarihten bir gün önceye alınması ise bir tesadüf değil. Aynı tarihlerde Tayyip Erdoğan Dubai’deki İMF/IFCA toplantısına, Abdullah Gül de BM Güvenlik Konseyi çalışmalarına katılmak üzere New York’ta bulunacak. Türkiye yönetenleri bu toplantılara, devletin zirvesinde verilmiş karar üzerine “kesin ve net” bir söylemle katılmak istiyor.

Sona yaklaşıldıkça ABD askerlerinin “yardıma muhtaç” açıklamaları burjuva medyaya yansımaya başladı. Kimi askerler “Gelsinler, çok iyi olur, biz de eve gideriz” derken, kimisi de daha önce Kosova’da Türk askerleriyle birlikte görev yaptığı için “Türk ordusunun tecrübesi ve yeteneği”ne güvendiğini ve “tüm sorunları çözeceği”ne inandığını söylüyor. Türk ordusunun “sorunları” nasıl çözdüğü malum. İmha, katliam, yakıp-yıkma yoluyla “insansızlaştırılan” ve “imarsızlaştırılan” bölgelerde “sorun”lar kökten çözülmüş oluyor.

Bölgeye giden ve incelemeler yapan İndependent yazarı Robert Fisk, sivil halkın ölümüne dair verilen rakamın, medyada azaltılarak yansıtıldığını söylüyor ve Irak’ta 5500 kişinin tutuklandığını ve bunların yalnızca 200 tanesinin yabancı olduğunu yazıyor. Fisk, Irak’ta El Kaide üyelerinin savaştığı tezinin çürük olduğunu belirtiyor ve Irak’ta işgalci güç olarak bulunan ABD ordusunun, kendi vicdanını rahatlatmak için suçu hep hayali yabancı savaşçılara attığını ifade ediyor.

ABD, kendi yerine direnişi ezecek, halkı katledecek, yerleşim yerlerini yağmalayacak bir askeri ve polis gücüne ihtiyaç duyuyor. Katliam ve kıyım karşısında halkın gösterdiği tepki ve direnişe de piyonlarının maruz kalmasını istiyor. Amerikancı köşe yazarları dahi “Eğer Irak’a jandarma gücü olarak gitmeyeceksek o zaman niye TSK gidiyor? Bayındırlık, Sağlık ve Enerji bakanlıklarının personeli gitsin” diye sorabiliyor.

Savaş karşıtı mücadele anti kapitalist
bir karakter kazanmak zorunda

Tarihsel ve güncel gelişmeler işbirlikçi sermaye sınıfının geleceğini ve çıkarını emperyalizmle işbirliğinde gördüğünü kanıtlıyor. Siyasi iktidarın asker gönderme kararı da özünde bu stratejik işbirliği temeline dayanıyor. Emperyalizmle mali, askeri, siyasi alanda kopmaz birçok bağ kuran işbirlikçi tekelci burjuvazi ile hesaplaşmadan emperyalist boyunduruk ve dayatmalara son vermek olanaklı değil. Önüne kendi burjuvazisini alt etme hedefi koymayan bir sınıf ve kitle hareketinin anti emperyalist mücadelede başarıya ulaşma şansı yoktur. Bu nedenle savaş karşıtı mücadele emperyalizmin içerdeki dayanağı olan işbirlikçi sermaye sınıfını da hedef almak ve ona karşı da mücadeleyi yükseltmek zorundadır.

ABD’nin savaş ve saldırganlığına dur demek, emperyalizmi Ortadoğu’dan defetmek, bölgeyi devrim toprağına çevirmek için kitleler içinde bu kopmaz ilişki teşhir edilmeli, işçi sınıfı ve emekçilere iktidar hedefi gösterilmelidir. Yoğun bir teşhir, ajitasyon ve propaganda faaliyeti ise güncel gelişmeler üzerinden anti emperyalist ve demokratik istemlere bağlanmalıdır.