20 Eylül'03
Sayı: 37 (127)


  Kızıl Bayrak'tan
  Anti emperyalist mücadele ve görevlerimiz
  Amerikan uşaklarından hesap soralım!
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin artan önemi
  Kaderini emperyalist sisteme ve sistemin efendisi ABD'ye bağlayanlar
  8.5 milyar dolarlık kredinin içyüzü
  Ekonomide pembe yalanlar
  Depremzedelerle konuştuk...
  Demokratikleşme adı altında düzenin tahkimatı
  Filistin halkı siyonist saldırganlığa, emperyalist ikiyüzlülüğe karşı direniyor!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar sürüyor...
  Özelleştirme saldırısının yeni dönemi
  Sınıftan haberler, röportajlar...
  DTÖ'nün Cancun fiyaskosu.
  Gençlik yasaya karşı barikatı yükseltmeli!
  Ekim Gençliği'nden..
  Mert Çelik Fabrikası'nın gerçek yüzü...
  Ruhi Su: Ezgili bir yürek, devrimci bir sanatçı
  Irak'ta Mehmetçik'e saldırılır mı?
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Saflar belirginleşiyor...

Gençlik yasaya karşı barikatı yükseltmeli!

Ne anlama geldiği ve nasıl karşılanması gerektiği konusunda üzerinde fazlaca durduğumuz YÖK yasa tasarısı, son birkaç haftadır hararetli tartışmalarla yeniden gündeme geldi. Yıllardır üniversitelerde her tür demokratik istem ve uygulamanın önünde engel olarak duran YÖK, rektörler ve onların oluşturduğu ÜAK (Üniversitelerarası Kurul), şimdi demokrasi adına hareket ettiklerini söylüyorlar. Elbette adına hareket ettikleri “demokrasi” bizim anladığımız demokrasi değil, Genelkurmay ve MGK’nın demokrasisidir. Zaten bu, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın masasında yapılan tartışmalarla kanıtlanmış oldu. Bu görüşme, bahsi geçen “demokrasi”nin patentinin nereden alındığını gözler önüne seriyor.

Bu konuya girmeden önce taslakla ilgili yaşanan sürece kısaca bir göz atalım.

Yasa tasarısında uzlaşma
ya da kurtların dansı

Daha birkaç hafta önce ÜAK’nın sözcülüğünü üstlenmiş durumda olan YTÜ Rektörü Ayhan Alkış, “Taslak düzeltmekle bitmeyecek kadar yanlışlık dolu. Ciddi eksiklikler var” diyordu. Ancak öyle görünüyor ki, bu görüşünü birkaç gün içinde değiştirdi ve uzlaşma yolunun bulunabileceğini, dahası mutlaka bulunması gerektiğini söylemeye başladı. Ayhan Alkış başta olmak üzere 11 rektörün başbakanın masasında yaptığı pazarlıkların ardından yasada uzlaşılabileceği sinyalinin verilmesi, bizleri pek şaşırtmadı. Zira yasanın önemli ölçüde sermayenin uşaklığına soyunan bu rektörler tarafından hazırlanmış önceki yasadan alındığını daha önce defalarca vurgulamıştık. Özellikle eğitimin tümüyle ticari bir etkinlik haline getirilmesi konusunda tam bir mutabakat oduğu kesin. Şimdiye kadar anlaşamadıkları, rektörleri demokrasi havarisi haline getiren, mevcut yönetim kademelerinin tümünü yerinden eden Geçici Madde 1. Bu madde bir uzlaşma ile ortadan kaldırılmalı ya da en azından esnetilmeliydi. Nitekim rektörlerin itirazları da bu konuyla ilgilidir. Gerek burjuva medyada yapılan tartışmalar, gerekse de iki tarafın açıklamaları tümüyle bu yönetsel çerçevede başlıyor ve bitiyor. Kimse bu yasnın biz emekçi sınıfların gençliğine ne getirdiğini tartışmıyor.

Elbette bu durumun da doğal olduğu söylenebilir. Yasa sermaye düzeninin yasasıdır. Tarafların da üniversiteleri sermayenin yağmasına açma konusunda alıp veremedikleri bir şey yok; sadece kısmi pürüzler var. Ya da bir başka deyişle gülün dikenlerini temizlemeye çalışıyorlar. Gelinen yerde, ÜAK ve Milli Eğitim Bakanlığı arasında artık yasayla ilgili uzlaşma noktası oluşmuş durumda. Her iki kurumun temsilcileri arasında yapılan toplantılar ve bu toplantıların ardından yapılan açıklamalar, bunu kanıtlıyor. Ya bu yasa, ya da birlikte hazırlanacak yeni bir yasa uzlaşma ile çıkarılacak. Elbette böyle bir durumda şimdiye kadar yaşanan tatsızlıkların üzerinin örtülmesi ve sermaye için artık ayakbağı haline gelenlerin yoldan temizlenmesi gerekiyor. Buradaki ikinci uzlaşma noktası da Kemal Gürüz ve ekibinin ayak altından çekilmesi üzerinedir.

Dikkat edilirse, görüşmeler Ayhan Alkış ve ekibi ile bakanlık arasındadır. Kemal Gürüz ve ekibi ise safdışı edilmiş olmayı kabullenemeyerek ordunun koruyucu kanatları altına sığınmışlardır. Burada koltukları için bir savunma savaşına hazırlanan bu ekip, laiklik eksenli bir propagandayla farklı kesimleri de saflaştırmaya çalışmaktadır.

Gürüz’ün postalları

Yasa tasarısı sermayenin ihtiyaçları için seferber olmuş tarafların ellerinde yeniden vaftiz edilirken, iki yıl önceki haliyle saldırının gerçek babası konumunda olan Kemal Gürüz, kendi koltuğunun bu biçimde kaydırılmasına tahammül edemeyerek öz evladına karşı harekete geçti. Elbette kendisine yapılan bu ihanet ve babalık haklarının hiçe sayılması karşısında yıllardır postallarını cilaladığı ordudan destek isteyebilirdi, öyle de yaptı. Kemal Gürüz, hainlere karşı Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’la bir görüşme yaptı. Kimi gazetelere göre Yalman’ın daveti, kimilerine göre Gürüz’ün ziyareti olan bu görüşmede Gürüz’ün arkasında saf tutan bir grup rektör de yeraldı. Görüşmede Yalman’ın şahsında ordunun rektörlere ya da MGK’nın bir dediğini iki etmeyen kardeşlerine tam destek verdiği s¨yleniyor. “Üniversitelerin açılış törenlerini iyi değerlendirin, topluma laiklik ile ilgili mesaj verin” diyen Yalman, “Siz, Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçilmez ilkelerine sahip çıkan üniversitelerin rektörlerisiniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesinden taviz vermeyin” gibi cümlelerle rektörlerin sırtlarını sıvazladı.

Şu ara ordunun böyle bir meselenin içerisinde olmasının doğruluğu burjuva medyada hacimli bir tartışma konusu haline gelmiş durumda. Sorunu saf saf tartışanlar acaba gerçekten samimiler mi? Yazdıkları herhangi bir konuda ordunun yüksek kademelerinden tavsiye mesajları alanlar, şimdi utanmadan ordunun bu işlere karışmaması gerektiğini söylüyorlar. Herhalde sorun, kendilerinin aradan çıkarılarak doğrudan muhataplarla görüşülmesi, ya da gerçek ve derin iktidar aygıtlarının böyle uluorta devreye sokulmasıdır.

Elbette böylesi bir saflaşmanın biz öğrencilerle ilgili olmadığı açık. Öyleyse ordunun bu konudaki hassasiyeti nereden kaynaklanıyor? 12 Eylül’ün en işlevli kurumlarında biri olan YÖK’ün tasfiye edilmesinden kaynaklanamaz. Çünkü ortada böylesi bir tasfiye yok. Öyleyse ordu, eski dost Gürüz’e vefa borcunu ödüyor ve ipleri elinden kaçırmamak için kukla Gürüz’ün konumunu korumaya çalışıyor. Ve tabii bir de toplumda konuyla ilgili gelişecek bir taraflaşmayı laik-şeriatçı eksenine kaydırmak istiyor. Oynanan birkaç perdelik ortaoyununun figüranları böyle pespaye hesaplarla uğraşırken, gerçek oyuncular kuliste sıralarını bekliyorlar. Pek yakında tartışmalar daha da alevlenecek ve 19 Eylül’de yapılacak olan MGK toplantısından belirleyici bir sonuç çıkacak.

Oyunu bozacak olan gençliğin kavgasıdır!

Burjuva medyanın görev bilinci ile verdiği haberler arasında, bazı rektörlerin “Okulların açılmasıyla öğrenci olaylarının patlayabileceği ve en büyük tehlikenin gençlerin sokağa dökülmesi olduğu” yönündeki endişelerini dile getirdikleri haberi de yer alıyor. Gerçekten de tarafları tüm iç çelişkilerinden ve çıkar hesaplarından daha fazla korkutan budur. Gençliğin sokağa dökülmesi ihtimali bile onları korkutuyor. Ve bu ihtimal, tüm çıkar hesaplarının bir yana bırakılarak düşman kardeşlerin birlikte hareket etmelerinin de zeminine dönüşüveriyor.
Gençliğe karşı duydukları güvensizlik, öfke ve korku, bir de sermayenin uzun vadeli çıkarları onları nasıl bir safta topluyor ve bize karşı savaşa sürüyorsa, biz de gençlik olarak, eğitim hakkımız için kendi safımızda savaşa hazır olmalıyız.

Okullarımız ardı ardına açılıyor. Onlar açılışları değerlendirmekten bahsediyorlar. Biz açılışları onlardan iyi değerlendirebiliriz, değerlendirmeliyiz. Öğrenci gençliği bu yasadan haberdar etmek, yasaya karşı birleştirmek, hem YÖK hem de yasasına ve Irak’ta işgalci olmaya karşı gençliği sokağa dökmek görevi önümüzde duruyor. Kampanyamızdan da güç alarak bu göreve sarılmalıyız. Oyunu bizim mücadelemiz bozacak!



Yeni eğitim yılı sorunlarla başladı...

“Eğitime yüzdeyüz destek” aldatmacası

Yeni eğitim yılı bildiğimiz sorunlarla başladı. Fakat sermayenin işbirlikçi hükümeti yeni eğitim dönemine girerken sanki varolan sorunlar çok önemli değilmiş havası estirmeye çalışsa da bunu pek başaramadı. Sermaye devleti bir takım demagojik göz boyamalarla eğitim bileşenlerinin karşısına çıktı.

Bunlardan birisi eğitime yüzdeyüz destek kampanyası. Bu kampanyayla asıl yapılmak istenen eğitim alanında birikmiş sorunları çözmek değil, uzun süredir gündemde olan eğitimi sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlemenin adımlarını atmaktır. Zira kampanyanın startı verildiği toplantıda Erdoğan, bunu dolaysız olarak ifade etti: “Bu alanda sermayeye destek verilecek!”

Aynı toplantının diğer önemli sonucu ise, okul yaptıranlardan vergi alınmaması ya da vergi indirimine gidilmesi. Bu yöntemle sermaye kodamanlarının nasıl vergi kaçırdığı biliniyor. Ve “hayır” için yaptırılan bu okulların doğal felaketlerde nasıl kağıt gibi yıkıldıkları da...

Kısacası amaçlanan eğitimi sermaye için bir meta haline getirmek. Burjuva medya her zamanki tavrını sürdürüyor. AKP çizgisinde yayın yapılanlar büyük bir reform olarak göstermeye çalışırken, diğerleri yapılan değişiklikleri laiklik-şeriat eksenine sokarak böylece sorunların üzerini örtmeye çalışıyor. Fakat ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, dağ gibi biriken sorunları saklayamadılar. Okulların açılmasına bir hafta kala skandaller ortalığa saçılmaya başladı.

Son 15 yılda öğrenci sayısı iki kat arttı. Bütçede eğitime ayrılan pay ise her yıl daha da azalıyor. Bu yıl ayrılan yüzde 6. öğrenci sayısı artmasına rağmen bütçeden ayrılan payın düşmesi, giderlerin velilerden karşılanmasını getirdi. Böylelikle veliler müşteri, öğretmenler de tüccar gibi görülmeye başlandı. Veliler ile öğretmenler karşı karşıya getirildi.

Eğitime bütçeden ayrılan payı düşürenlerin “zorla bağış alınmayacak” vb. talimatların yayınlanması bir aldatmacadan başka bir şey değil. Yeterli kaynak aktarılmayınca öğretmenler buna bir yerde zorlanıyorlar. Böylelikle karşımıza, çocuğunu okula kaydettirmek için okulu temizlemek zorunda kalan veliler çıkıyor. Burada tek suçlu insafsız müdür ya da okul yöneticileri değil. Çok daha kapsamlı bir sorunla karşı karşıyıyız. Zira özel okullara kaynak aktarmak için çırpınan, fakat devlet okullarından kıstıkça kısan bir iktidar gerçekliğiyle var önümüzde. Ya da eğitim dönemine başlarken şovlar yapanlar, Bingöl’deki hasarlı ve yıkık okulların akıbetiyle ilgilenme gereği dahi duymadılar. Bingöl’de sadece üç okul eğitim yapılabilecek durumda. Tüm bu gerçekler sistemn eğitime nasıl bir gözle baktığını gösteriyor.

Eğitim emekçileri, öğrenciler ve veliler olarak birlikte “Herkese parasız, bilimsel, demokratik, anadilde eğitim talebi!” için mücadeleyi yükseltmeliyiz.