11 Ocak '03
Sayı: 02 (92)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin "tehditleri", Türk devletinin "çekinceleri"
  Amerikan uşağı A. Gül'ün savaş turu...
  Zorunlu tasarruflar dir defada ve nakden ödenmelidir!
  İMF heyetini karşılama hazırlığı
  "Esnek üretim" yasasında mutabakat sağlandı...
  Eylemlerden...
  EP Sonuç Bildirgesi açıklandı...
  Kıbrıs'ta kitle hareketi...
  ABD emperyalizmi Kürt halkının düşmanıdır
  "Demokratikleşme" görüntüsü altında baskı, terör ve yasaklara devam!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/3
  "Derin cinayet" ya da "su testisi su yolunda kırılır"
  YÖK-AKP çatışmasının perdeledikleri
  Eğitim-Sen 6 No'lu Şube Başkanı Hikmet Kaya ile konuştuk...
  Eğitim-Sen Ege Bölge Toplantısı'ndan...
  Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi coşkulu ve canlı bir etkinlikle açıldı!
  Edirne F Tipi Cezaevi'ndeki devrimci tutsakların açıklaması...
  2003'e girerken.../2
  Kapitalizmde yoksulluk
  2002 güz, 2003 kara kış...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kahrolsun sömürücü düzen!

Merhaba,

2002’yi çalışarak terkettik. 3 haftadır cumartesi-pazar, gece-gündüz demeden çalışıyoruz. Ailelerimizin yüzünü bile göremiyoruz. Haber dinleyemiyoruz. Asgari ücrete yapılan komik artıştan bile haberimiz yok. Sözde zam yaptılar. Oysa resmen bize “açlıktan ölün” diyorlar.

Bu sömürüye dur demenin zamanı geldi, diyorum. Bizim çalıştığımız fabrika bunun bir örneği. Bir hafta süren yoğun çalışmanın ardından yeni yıla dostlarımızla girmek istedik. Ama yine çalışmak zorundu kaldık.

Pazar günü akşam saat 10:00’a kadar çalıştık. Paydos olunca toplantı yapıldı kalite bölümünde. “Arkadaşlar yarın hazırlıklı gelin. Pazartesi sabahtan başlarız, salı akşam saat 19:30’a kadar çalışırız” diyerek toplantıyı bitirdiler. 35 saatlik çalışmadan sonra paydosa 3 saat kalmıştı ki bir toplantı daha yapıldı. Bu defaki toplantıyı müdür yaptı. Söze şöyle başladı; “Siz haftalardır çalışıyorsunuz, hala işlerin bittiği yok. Bu yüzden 1 Ocak’ta da çalışacağız” dedi. Bunun üzerine kalite bölümündeki işçiler hep bir ağızdan “biz çalışmayacağız!” dediler ve tartışma başladı. Herkes ortak tutum aldı. “Günlerdir eve gitmiyoruz, artık evimize gitmek istiyoruz” dendi. Bu ortak tutum karşısında müdür odayı terkederek patronun yanına çıktı. Patron tarafından azarlanaması sonucunda tekrar kalite b&oum;lümüne indi. Bir kez daha, “yarın geleceksiniz, size hangi saat uygunsa o saatte gelin” diye konuşurken, Bulgar göçmeni bir kadın işçi müdürün sözlerini yarıda kesti. “Senin annen, baban, eşin yok mu? Sen hiç onları özlemiyor musun? Sende acıma duygusu yok mu?” diyerek tepki gösterdi: “Biz komünistleri beğenmiyorduk, ama onlar insana değer veriyorlar. İşçi haklarına saygıları var. İşçleri sömürmüyorlar. Herkes eşittir.” diyerek sözlerini bitirdi.

Müdür, “patronu çağıracağım” deyince işçiler çağır dediler. Bölüm ustası da işçilere destek verdi. Müdür tekrar yukarı çıktı, ağlayarak aşağı indi. “Arkadaşlar eğer siz yarın işe gelmezseniz ben de işi bırakacağım. Benim de bir ailem var. Ne olur bir şeyler söyleyin.” diye yalvarıp yakararak işçileri çalışmaya ikna etmeyi başardı. Ama direndiğimizde başaran biz olacağız.

Bir tekstil işçisi/İzmir



Gazetemiz hakkında...

En zor şey, sosyalizm ve devrim mücadelesi yürüten ve bu uğurda her türlü baskılara göğüs geren gazetemiz hakkında düşünce ve öneri yazmaktır. Nedeni ise büyük bir özveri ve emekle hazırlanan ve bunun yanı sıra bir dizi maddi sorun ve zorluklara rağmen mücadelenin ilerlemesine önemli katkılar sağlayan gazetemize, emeği olmadan öneri sunmak, şu böyle olmalı, şu şöyle olmalı demenin kolaycılığıdır. Ama işin aslı, nasıl olması gerektiğini en çok gazetenin çıkması yönünde büyük bir özveri ve emek ile mücadele eden sizler bilirsiniz. Emek en yüce değerse, verilen emeğe saygı göstermek erdemliliktir.

Gazetemizin iki yıllık okuruyum ve sürekli şekilde okuyorum. Teorik ve eğitici bir orta sayfaya sahip olmamızdan dolayı gurur duyuyorum. Ülke ve dünya konjonktörüne ilişkin değerlendirmeniz doyurucu.

Düşünceme göre okurlarınıza ayırmış olduğunuz yer çok az ve bu köşeye (Mücadele Postası) yazanlar çok fazla değil herhalde. Yapacağınız olumlu bir çağrı ile bu katkı çoğaltılabilir. Gazete okuru ilerici, yurtsever, devrimci işçi ve emekçiler, bölgesindeki ve çalıştığı iş yerindeki gelişmeleri ve sorunları gazetemize düzenli olarak yazmalı ve bu sorunlar doğrultusunda çözüm önerilerini de belirtmelidir.

Gazetede emeği geçen bütün arkadaşları en devrimci duygularımla selamlar, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

M. Diyar



Toprağıma hasretim

Yaşamımın her anı kötülüklere karşı mücadele etmekle geçti. Bizim yaşantımız Tunceli topraklarında başlamıştı. Burada yaşamak güzeldi. Tabiat ana bütün güzelliklerini sunmuştu. Yazın dört bir yanı yemyeşildi, Munzur’un sesi kulaklarımızda bir ezgi gibi çağlıyordu. Kışın ise her taraf bir kış uykusuna yatıyordu. Munzur bile. Bembeyaz kar köyü öyle bir sararda ki, ne bir insan ne de başka bir şey köye girebilirdi. Yani kışın köye sessiz bir çığlık hakim olurdu, ki havada ne uçan bir serçe, ne de dağda taştan taşa atlayan bir keklik... Buna rağmen dağın eteklerinde soğuğa, ayaza, sessiz çığlığa meydan okuyan kardelenler umutlarımız gibiydi.

Soframızdaki yeri öküzden sonra gelen kadın burada hem doğurmak hem de tarlada, bağda, bahçede çalışmak zorunda idi. Gece ve gündüz diye bir kavram yoktu onlar için. Gecenin üçünde kalkıp hayvanların altını temizler, sonra ayranlarını yapıp, evin erkeklerine aş hazırlarlardı. Geçmişten günümüze kadın her dönem ezilmişti, hala da eziliyordu...

Ben daha 7 yaşımdaydım. Babam vefat etti. Neden ölmüştü babam, bugün bile gerçek sebebini bilmem. Bir gün hayvanlara ot biçmek için evden çıkan babam geri gelmedi. Evimizin 1-2 kilometre ilerisindeki ağacın altında soğuk bedenini bulduk. Komşularımızın ve akrabalarımızın dediğine göre ağaca yaprak kesmek için çıkmış ve ağaçtan düşmüş, kafasını taşa çarpmıştı. Oysa çok iyi hatırlıyorum. Kafasının belli bir bölgesi sanki taşla ezilmişti. Yani babamı öldürmüşlerdi. Evin sorumluluğu benim ve annemin omuzlarına binmişti. Daha okula başlamadan bırakmak ne acıydı. Artık okula değil de davar nöbetlerine gidiyordum. Tarlada, bağda, bahçede annemin yanındaydım.
Aradan iki yıl geçti, “devlet baba” köyümüzü ve çevre köyleri OHAL bölgesi ilan etmişti. Ne demekti ki OHAL bölgesi? Her gün karanlık çöktükten sonra askerler kapıyı tıklar, “aşımızı hazırladınız mı” derlerdi? Biz de “tamamdır” deyip, kapıyı hafif aralayıp torbayı verirdik. Bu alışkanlık haline gelmişti. Yıllarca aşımıza ekmeğimize ortak oldular. Önceleri sadece geceleri gelirken, sonra gündüzleri de gelip ekmeğimizi çalıyorlardı. Köy korucuları ile işbirliği yaparak evimizi, anılarımızı da elimizden aldılar. Gözümüzün önünde evimizi ateşe verdiler ve annemi alıp götürdüler. Ben ve kardeşlerim iki ay boyunca annemden haber alamadık. Günlerce işkence yapmışlardı. Tutuklama nedenini daha sonra öğrendik; yardım yataklık! Niye, kime yardım yataklık yapmıştık ki? Kim bizim ekmeğimizi almıştı ve kimde hesap soruluyordu? Bu ne biçim adaletti? O gün bugündür toprağımıza hasret kaldık. Şimdi OHAL kalktı diyorlar (!) ama eski düzenimizi, babamı, topraklarımızı bize geri verebilecekler mi?

Bir Kızıl Bayrak okuru/İzmir



“Başka bir dünya” sosyalizmle gelecek!

Emperyalist savaş hazırlıkları sürüyor. ABD bir yandan bölgeye yığınak yaparken, diğer yandan ileri karakollarındaki hazırlıklarını aralıksız sürdürüyor. Emperyalist saldırganlar görülmemiş bir pervasızlıkla savaşın kaçınılmaz olduğunu vurguluyorlar. İşbirlikçi burjuvazi de yapılan pazarlıklar sonucu savaşa çoktan onay verdi.

Bir zamanlar emperyalizm karşıtı Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin merkezi olan Diyarbakır şimdilerde emperyalist orduların merkez karargahı olma yolunda. Aslında tüm bu gelişmeler komünistlerce daha önceden öngörülen oyunun parçaları. Filistin önderliğinin teslimiyet çizgisine rağmen teslim alınamayan Filistin halkına ölüm fermanı yazıldı önce. Sonra bölgedeki bir diğer devrimci odak olan Kürt hareketi önderliği şahsında Kürt halkı teslimiyete zorlandı. Kürt hareketinin demoralize olması, tutarsız bir politik hat izlemesi vb. sebeplerle Kürt dinamiği de büyük oranda çözüldü. Kürt hareketinin önderliği burjuvazi ile uzlaşma yolunu seçerek pazarlığa tutuştu ve Kürt halkına özgür yarınlar değil ama utanç dolu bir miras bıraktı.

Türk devleti savaş hazırlıklarına hız vermiş durumda. Üsler ve limanlar emperyalist ordulara açıldı. Daha şimdiden binlerce askerin Kuzey Irak'a girdiği biliniyor ve bu sayının artırılması planlanıyor.

Bu noktada komünistlere büyük sorumluluklar düşüyor. Savaş karşıtı muhalefeti fabrikalarda, üniversitelerde örgütlemek günün en yakıcı görevi. Olabildiğince geniş kitleler ortak talepler etrafında birleştirilmeli, devrimciler ve işçi-öğrenci muhalefeti biraraya getirilmeli. Dar grupçu yaklaşımlardan ve sekterlikten uzak geniş bir kitle muhalefeti örmek komünistlerin omuzlarında olan bir sorumluluk. Dün savaş Afganistan’daydı, bugün Irak'ta, yarın İran'da, Kuzey Kore'de... Savaş karşıtlığı bu gerçeklik üzerinden yürütülmeli ve kitlelerin bilincine başka bir dünyanın mümkün olduğu kazınmalıdır. Gün kitlelere “başka bir dünya”nın sosyalizmle geleceği alternatifini sunma günüdür.

T. Tahsin