11 Ocak '03
Sayı: 02 (92)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin "tehditleri", Türk devletinin "çekinceleri"
  Amerikan uşağı A. Gül'ün savaş turu...
  Zorunlu tasarruflar bir defada ve nakden ödenmelidir!
  İMF heyetini karşılama hazırlığı
  "Esnek üretim" yasasında mutabakat sağlandı...
  Eylemlerden...
  EP Sonuç Bildirgesi açıklandı...
  Kıbrıs'ta kitle hareketi...
  ABD emperyalizmi Kürt halkının düşmanıdır
  "Demokratikleşme" görüntüsü altında baskı, terör ve yasaklara devam!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/3
  "Derin cinayet" ya da "su testisi su yolunda kırılır"
  YÖK-AKP çatışmasının perdeledikleri
  Eğitim-Sen 6 No'lu Şube Başkanı Hikmet Kaya ile konuştuk...
  Eğitim-Sen Ege Bölge Toplantısı'ndan...
  Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi coşkulu ve canlı bir etkinlikle açıldı!
  Edirne F Tipi Cezaevi'ndeki devrimci tutsakların açıklaması...
  2003'e girerken.../2
  Kapitalizmde yoksulluk
  2002 güz, 2003 kara kış...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kıbrıs’ta kitle hareketi ve
yaşanan önderlik ihtiyacı

Kıbrıs sorunu gündemde kalmaya devam ediyor. BM’nin ortaya koyduğu “Annan Planı” üzerinden yapılacak görüşmelerin tarihi yaklaştıkça tarafların bu pazarlık sürecinde takınacakları tutumlar da netleşiyor.

Türkiye Kıbrıs konusunda “politika düzeltti”

Türk tarafının Kıbrıs sorunu konusundaki geleneksel katı tutumunun giderek esnemeye başladığı haftalar önce belli olmuştu. 18 Aralık’ta Çankaya Köşkü’nde yapılan “Dış Politika Zirvesi” sonucunda, BM’nin ortaya koyduğu Annan Planı’nın görüşmelere zemin olarak kabul edilebileceği açıklanmıştı. Hemen ardından KKTC meclisi de bu doğrultuda bir karar aldı. Şimdi bu konudaki adımlara bir yenisi eklendi. Dışişleri Bakanlığı, 8 Aralık’ta Türkiye’nin Kıbrıs politikasında bir düzeltmeye gidildiğini açıkladı.

“Eğer siz Rum tarafını AB’ye alırsanız, KKTC de Türkiye ile entegrasyona gider.” Yapıp yapamayacağından bağımsız olarak şimdiye kadar Türkiye’nin muhataplarına söylediği özetle buydu. Geçtiğimiz Aralık ayında Kopenhag Zirvesi Rum Kesimi’ne AB’ye üyelik yolunu açtı. Türkiye bu gelişmeyi sadece seyretmekle yetindi. Ankara, emperyalizmin konuya ağırlığını koymuş olması karşısında KKTC’nin Türkiye ile entegrasyonu resmi politikasını ağzına dahi alamadı. Şimdi ise Türk Dışişleri Bakanlığı bu konuda bir politika düzeltmesi yaptıklarını, şu anda KKTC’nin Türkiye ile entegrasyonuna gidilmeyeceğini, Annan Planı üzerinden yapılacak görüşmelerin sonucunun bekleneceğini söylüyor.

Türkiye’nin yaptığı, bir politika değişikliğinden çok, boşta kalan politikanın fiili duruma uydurulmasından ibarettir. Bu da göstermektedir ki, Türkiye’nin resmi Kıbrıs politikası adım adım emperyalist çözüm planlarına uydurulmaktadır.

Denktaş konumunu korumaya çalışıyor

Kuzey Kıbrıs’ta da hareketli günler yaşanıyor. Kıbrıslı Türklerin önemli bir kısmı, Denktaş yönetimine ve onun arkasındaki Türkiye’ye tepki içerisindeler. Onları adada çözümün önündeki başlıca engel olarak görenler, tepkilerini kitlesel eylemlerle ortaya koyuyorlar. Bu eylemlerin en kitleseli 26 Aralık’ta yapıldı.

“Kıbrıs Türk halkı 26 aralık 2002 tarihinde, bir kez daha, muhalefetin çağrısına uyarak, hem de şimdiye dek Kıbrıs tarihinde ne Türkler ne de Rumlar arasında görülmemiş kalabalık bir katılımla, meydanları doldurdu. 40 bine yakın Kıbrıslı Türk barış için ciddi bir mücadeleye hazır olduğunu vurgulamak üzere meydandaydı.”

Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek gazetesinin son sayısında 26 Aralık eylemlerinden böyle söz ediliyor. Bu kitleselliği bakımından muazzam bir toplumsal hareketlilik demektir. Kuzey Kıbrıs’ta toplam 100 bin dolayında insan yaşadığı düşünülecek olursa, 35-40 bin kişinin sokaklara çıkmasının önemi daha kolay anlaşılacaktır.

Eylemlerde tepki ağırlıklı olarak Denktaş yönetimine ve Türkiye’ye yöneldi. Denktaş’ın Kıbrıs Türk halkının meşru temsilcisi olmadığı, istifa etmesi gerektiği eylemlerde konuşma ve şiarlara damgasını vurdu.

Bunun üzerine Denktaş, şimdiye kadar kolay kolay yapmadığı bir şey yaparak muhalefet partilerini tek tek ziyaret etti. Böylelikle muhalefet partilerinin görüşlerini de dikkate aldığını göstermeye ve kendi konumunu korumaya çalıştı. Bunda ne kadar başarılı olup olamayacağını ise muhalefet partilerinin, özellikle de CTP ve TKP’nin önümüzdeki günlerde sergileyecekleri tutum gösterecek. Hem mecliste temsil edilen hem de sokaktaki muhalefetin başını çeken Bu Memleket Bizim Platformu’nda (BMBP) etkin konumda olan bu partiler, ya sokağın sesine kulak verecek ya da tam tersini yaparak Denktaş’ın uzattığı eli sıkacaklar.

Kıbrıs halkları emperyalist
politikaların dışına çıkabilmiş değil

Türkiye ve Denktaş yönetimine yoğun bir tepkinin olması Kıbrıs Türk halkının henüz emperyalizmin planlarını aşan ilerici bir çözümden yana tavır aldığını göstermiyor ne yazık ki. Halk şimdiye kadar çektiği acı ve sıkıntıların arkasında Türkiye’nin ve Denktaş yönetiminin durduğunu biliyor ve buna karşı haklı bir tepki gösteriyor. Ancak çözümün ne olduğu noktasında kafalar çok karışık. Eylemlere destek veren halkın azımsanmayacak bir bölümü Annan Planı ya da Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB’ne girmesi dışında bir çözüm alternatifi görmüyor. Elbette ki bunda BMBP’da başı çeken “sol” partilerin AB’yi aşamayan bir siyasal ufka sahip olmalarının rolü büyük.

Gerçek çözüm için “anti-emperyalist birleşik cephe”nin kurulması gerektiğini söyleyenler ise hem kendi politikalarını hayata geçirebilecek siyasal güçten yoksunlar, hem de bağımsız bir devrimci siyasal alternatif oluşturabilmiş değiller. Bu ikincisi özellikle önemlidir. Örneğin Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek (ki aynı zamanda yeni kurulan Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin yayın organıdır) “Devrimci bir barış faaliyeti”nin yürütülmesi gerektiğini savunmakta, fakat bunun siyasal ve örgütsel araçlarının nasıl yaratılacağı sorusuna tutarlı bir yanıt üretememektedir. Söylediği şudur: “İşçi sınıfımızın önderliğinde Anti-emperyalist birleşik cephe oluşturulmalı, Anti-emperyalist birleşik cephe programımızı hayata geçirecek bir Anti-emperyalist birleşik cephe hükümeti kurulmalıdır. Kıbrıs Sornu’nun, bu milli sorunun başka türlü bir çözümü imkansızdır.”

Anti-emperyalizmi temel alması ve iki halkın birleşik örgütlülüğünü savunması bakımından bu söylenenler elbette ileri yanlar taşımaktadır. Fakat ona eşlik eden ateşli söylem bir yana bırakıldığında, “anti-emperyalist birleşik cephe hükümeti” formülünün altı tümüyle boş kalmaktadır.

Devrimci siyasal önderlikten yoksunluk

Bütün bunlardan çıkan sonuç, her iki halktan Kıbrıs işçi sınıfının ve emekçi halkının önüne devrimci bir siyasal alternatifin ve bugünkü duruma ilişkin taktik bir politikanın konulamamış olmasıdır. Bugünkü kitle hareketinin en temel sorunu politik ve örgütsel planda yaşanan önderlik sorunudur. Düzen içi “sol” partiler bu boşluktan yararlanarak kitlelerin tepki ve öfkesini kendi AB’ye giriş politikalarının dayanağı haline getirmeye çalışmaktadırlar. Ve şu ana kadar bunda epeyce de başarılı olmuşlardır. Onlar açısından şu anki problem, kitle hareketinin kendi denetimleri dışına taşma potansiyeli taşımasıdır.

Şüphesiz ki bu durumdan sadece Kıbrıslı sosyalistler, devrimciler sorumlu değil. Bugün dünya ölçeğinde hem sınıf ve kitle hareketi hem de devrimci ve komünist hareket açısından sıkıntılı bir dönemden geçiliyor. Geçmiş dönemin ve alınan tarihsel yenilginin farklı alanlarda yarattığı tahribat ortadan kalkmış değil. Kıbrıs da bu genel tablonun içinde yer alıyor.

Öte yandan Türkiyeli ve Yunanistanlı devrimcilerin Kıbrıs halkına karşı sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirdikleri de tartışma konusudur. Kıbrıs sorunu konusunda bu her iki ülkedeki ilerici, devrimci partiler ya kendi burjuvazilerinin kuyrukçuluğunu yapmışlar ya da çoğu zaman gelişmeleri uzaktan izlemekle yetinmişlerdir. Türkiye ve Yunanistan devrimci hareketleri en güçlü oldukları dönemlerde dahi dünyanın başka bölgelerindeki ezilen halklara duydukları yakınlığı Kıbrıs halklarından esirgemişlerdir.

Ortadoğu’da emperyalist savaş giderek güncelleşiyor. Bunun tersinden anti-emperyalist mücadelede kabarmaya yol açması ise çok güçlü bir ihtimaldir. Anti-emperyalist mücadelenin yeniden güncelleşeceği bir zamanda ve coğrafyada eldeki potansiyel olanakları değerlendirememek devrimci sorumlulukla bağdaşan bir tutum değildir. Kıbrıs’taki toplumsal hareketliliğin, doğru bir önderlikle buluşabildiği ölçüde, bölgedeki anti-emperyalist mücadeleyi besleyeceğini düşünmemek için hiçbir neden yoktur. Türkiye ve Yunanistan’daki devrimciler Kıbrıs’taki gelişmelere bu gözle de bakmalıdırlar.