11 Ocak '03
Sayı: 02 (92)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin "tehditleri", Türk devletinin "çekinceleri"
  Amerikan uşağı A. Gül'ün savaş turu...
  Zorunlu tasarruflar dir defada ve nakden ödenmelidir!
  İMF heyetini karşılama hazırlığı
  "Esnek üretim" yasasında mutabakat sağlandı...
  Eylemlerden...
  EP Sonuç Bildirgesi açıklandı...
  Kıbrıs'ta kitle hareketi...
  ABD emperyalizmi Kürt halkının düşmanıdır
  "Demokratikleşme" görüntüsü altında baskı, terör ve yasaklara devam!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/3
  "Derin cinayet" ya da "su testisi su yolunda kırılır"
  YÖK-AKP çatışmasının perdeledikleri
  Eğitim-Sen 6 No'lu Şube Başkanı Hikmet Kaya ile konuştuk...
  Eğitim-Sen Ege Bölge Toplantısı'ndan...
  Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi coşkulu ve canlı bir etkinlikle açıldı!
  Edirne F Tipi Cezaevi'ndeki devrimci tutsakların açıklaması...
  2003'e girerken.../2
  Kapitalizmde yoksulluk
  2002 güz, 2003 kara kış...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Alman Devrimi’nden proletaryaya miras:

Devrimin ve savaşın ateşinde sınanmış
iki kızıl yürek, iki komünist önder:

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht!

A. Aras

15 Ocak 1919’da Alman işçi sınıfının iki yiğit önderi Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht hükümette olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) İçişleri Bakanı Noske’nin devrimi boğmak için lümpen çapulculardan ve askerlerden oluşturduğu Freikorpslar tarafından alçakça katledildi. Birinci Dünya Savaşı’nda “görevimiz ülkemizin uygarlık ve bağımsızlığını korumaktır… Anayurdumuzu tehlike anında çukurda bırakamayız” diyerek ihanetçi ve şoven bir tutum alan SPD, yalnızca onların değil, binlerce devrimci işçi ve komünistin katledilmesinde, Kasım Devrimi’nin yenilgiye uğratılmasında da karşı devrimci bir rol üstlendi.

Kuşkusuz ki, bu ihanetin sınırları yalnızca Kasım Devrimi’nin yenilgiye uğratılmasıyla sınırlı kalmadı. 1914’ten başlayarak açık bir ihanetçi çizgiye varan SPD’nin sosyal şoven politikaları, dünya komünist hareketine güç ve moral açısından büyük bir darbe vurdu. Ekim Devrimi’ni izleyecek bir Alman proleter devrimi Avrupa ve dünya devrimi açısından çok büyük bir rol oynama şansına sahipti. Bu şans, SPD’nin ihaneti ve Alman komünistlerinin hataları nedeniyle kaçırılmış oldu. Rus Devrimi bir süre daha yoluna yalnız devam etmek zorunda kalırken, Almanya’da işçi sınıfı bu ihanet ve yenilginin bedelini faşizmin adım adım güçlenmesi ve iktidara gelmesiyle ödemek durumunda kaldı.

Büyümeden çürümeye SPD

1914’e kadar Rosa ve Karl’ın da içinde yer aldığı SPD, II. Enternasyonal’in en güçlü partisiydi. Daha 1871 parlamento seçimlerinde aldığı 124.655 oyla (%3) parlamentoya iki milletvekili soktu. 1912’de ise aldığı oy sayısı 4.250.399 (%34.8), çıkardığı milletvekili sayısı ise 110’du. Üye sayısını da zaman içinde hızla artırdı. 1906’da 384 bin üyeye sahipken, 1914’te bu sayı 1.086.000 idi. Fakat bu muazzam sayısal gücüne ve daha çok işçilerden oluşan kitle desteğine rağmen siyasal açıdan SPD, her zaman çalkantılı ve pasif bir parti oldu. Bir zamanlar marksizmin ortodoks temsilcisi olan Kautsky’nin teorik sapmaları ve tüm eğilimleri idare eden orta yolcu oportünizmi, Bernstein’ın revizyonist ve reformcu anlayışı, SPD’nin zamanla ihanetçi bir bataklığa sapmasında etkili oldu.

Fakat genelde de SPD içinde, kapitalizmin kendiliğinden çöküşü sonucu sosyalizme geçileceğine dair bir determinist edilgenlik hakimdi. Bu pasifist ve reformcu anlayış, açık bir devrimci stratejinin oluşturulamamasında, işçi sınıfının 1918’e kadar düzeni tehdit edecek etkin politikalar ve eylemler çerçevesinde seferber edilememesinde ciddi bir rol oynadı. Güçlü bir sınıf tabanına dayanmasına rağmen, devrim için olmazsa olmaz bir koşul olan kararlı bir devrimci önderlik inşa edilemedi. Partide Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in başını çektiği sol kanat, bu yapısal zaafın geç de olsa farkına vardı.

Rosa Luxemburg, partideki bu çürüme nedeniyle rahatsızlığını zaman zaman SPD’yi “kodamanlardan ve meyhanecilerden oluşan bir topluluk” olarak suçlamaya kadar vardırdı. Özellikle parti modeli ve sınıf mücadelesinin kendiliğindenliğinin sınırları konusunda o zamana kadar Lenin’den farklı bir anlayışa sahip olan Rosa, savaşın yarattığı dehşetli ortam içinde işçi sınıfının hedefine barışçıl yollarla, kendiliğinden bir mücadele seyri içinde ulaşamayacağını, “proleterya, kapitalizmin uyguladığı şiddete, daha güçlü bir şiddetle karşı koymalıdır” biçiminde ifade ediyordu. Fakat bu şiddetin amacına ulaşması için, işçi sınıfının güçlü bir partisi ve parti önderliği olmalıydı. Alman işçi sınıfının elinde olan bu silah, SPD’nin savaş konusunda izlediği sosyal-şoven ihanet politikasıyla 1914ten itibaren tersine tepmeye başlamıştı artık.

Savaşa ve ihanetçi çizgiye karşı mücadele

Emperyalist savaş tehlikesi kapıya dayandığında, o zamana kadar iç tartışmalar ve anlaşmazlıklara rağmen birliğini sürdüren II. Enternasyonal bölünmenin eşiğine geldi. Yalnızca farklı partiler arasında değil, aynı partiler içinde de farklı yaklaşımlar boy verdi. Menşevikler savaşa konusunda Rus otokrasisinin gerici emperyalist politikasına teslim oldular. Lenin’in öncülüğündeki Bolşevikler ise, emperyalist savaşın aleti olmayı, ulusal burjuvazinin peşinden sürüklenmeyi kesinkes ve sert bir dille mahkum ederken, proleteryanın uluslararası mücadelesiyle savaşa engel olmayı, silahları burjuvaziye yöneltmeyi biricik devrimci politika olarak savunuyorlardı.

SPD’nin başını çektiği bir grup II. Enternasyonal partisi ise, savaşın kaçınılmazlığı karşısında “sınıf mücadelesini geçici olarak durdurma”yı, “acı sona kadar dayanma”yı öneriyorlardı. Önermekle kalmadılar, temsil edildikleri Alman parlamentosunda 4 Ağustos 1914’te savaş kredilerine onay vererek bu yönde ilk adımı attılar. Bu karardan sonra Alman gençlerini silah altına çağırarak, hızla Alman devletinin yanında emperyalist savaşa her açıdan destek oldular.

Başlangıçta parti disiplinine uymak için karar lehine oy kullanan Liebknecht, 2 Aralık 1914’te tek başına savaş kredilerinin onaylanmasına karşı oy kullandı. Bunu 1 yıl sonra 20 milletvekilinin parlamentoyu terketmesi ve 10 milletvekilinin aleyhte oy kullanması izledi. Bu aynı zamanda SPD içindeki bölünmenin de başlangıcıydı.

Savaş yıllarında mücadele

SPD’nin ihanet bataklığına saplanmasından sonra Rosa ve Karl, Enternasyonal Grup’u örgütleyerek savaş karşıtı mücadeleye başladılar. Özellikle, 1915’ten sonra savaşın yoksullaştırdığı Alman işçi sınıfı sınırlı da olsa tepkilerini dile getirmeye başlamıştı. Enternasyonal Grup, 1 Mayıs 1916’da bir gösteri düzenleme kararı aldı. Gösteriye saldıran hükümet, Karl’ı tutuklamıştı. Bunun üzerine, 55 bin işçi greve çıkarak savaş karşıtı mücadeleye yeni bir soluk, savaş karşıtı politikaya yeni bir güç kazandırdı. Artan sokak gösterileri ve grevler, savaşın büyüyen faturası ve Alman devletinin yaklaşmakta olan yenilgisi, SPD içinde de yeni bir bölünmeye yol açtı. Nisan 1917’de bir grup SPD’den ayrılarak Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi’ni (USPD) kurdu. O zamana kadar kendilerini Spartakistler olarak tanımlayan Karl ve Rosa’nın başını çektiği grup da USPD’ye katıldı.

1918’e gelindiğinde savaş karşıtı muhalefet çığ gibi büyümüştü. Berlin’de başlayan grevler pek çok Alman kentine yayıldı. Grevci işçiler, savaşa derhal ve ilhaksız olarak son verilmesini, olağanüstü uygulamaların son bulmasını talep ediyorlardı. Gösterilere, grevlere yönelik saldırılar işçilerin öfkesini bilerken, savaştan yenilgiyle çıkacağı kesinleşen Alman ordusundaki askerler de savaşın bitirilmesini istiyor, gösterici işçilere ve savaş karşıtı eylemlere sempatiyle yaklaşıyorlardı artık.

Bu manzara üzerine Alman devleti kurnazca bir politikayla, bir taraftan ateşkes görüşmelerine başlanması kararı alırken, diğer taraftan içerden yükselen muhalefeti dizginlemek için SPD’nin ve sendikacıların da içinde olduğu bir hükümet kurdu. Amaç parlamenter bir monarşiyle yola devam etmekti. Bu hazırlıklar yapılırken ve savaş sürmekteyken, son bir saldırı için emir verilen donanma askerlerinin bu emri reddedip ayaklanması, Kasım Devrimi’ne giden kıvılcımı çakmış oldu. Tutuklanan isyancı askerleri desteklemek için işçiler Kiel’de büyük bir gösteri düzenlediler. Çıkan çatışmalarda komutanlarına isyan eden yeni askerler de isyancılara katıldı. 4 Kasım günü kent, Kiel İşçi ve Asker Konseyleri’nin denetimine geçti. Ayaklanmalar bu andan itibaren hızla diğer kentlere yayıldı. Pek çok kentte işçi, asker ve çiftçi konseyleri kent yönetimini ele geçirdi.

SPD, bu manzara karşısında önce Gustav Noske’yi ayaklanmaları yatıştırıp bastırmak için görevlendirdi. Fakat ayaklanmalar bastırılamayınca SDP bu kez, isyancı asker ve işçilerin, oluşturdukları konseyler yoluyla iktidarı ele geçirmesini engellemek için, o zamana kadar karşı çıkmadığı İmparator Willhem’in istifası ve yeni seçimlere gidilmesi talebini dile getirdi.

Bu arada ayaklanmaların hızla yayılması üzerine, Devrimci İşyeri Temsilcileri Liebknecht’le ne yapılacağına ilişkin bir toplantı yapmış, fakat somut bir ayaklanma tarihi belirlenememişti. Bunun üzerine kitleler kendiliğinden sokaklarda toplanmaya başladılar. Bu belirsizliğe son vermek için Spartakistler ve Devrimci İşyeri Temsilcileri (çoğu, USPD üyesi işçilerden oluşuyordu) 9 Kasım’da genel grev çağrısı yaptılar. Büyük ölçüde bu çağrıya uyan işçiler hapishaneleri basarak siyasi tutsakları serbest bıraktı, pek çok kışla ve karakol işgal edildi.

SPD ise “Yaşasın Toplumsal Cumhuriyet” sloganıyla hükümetten çekildi. Liebknecht’in bu manevraya “sosyalist cumhuriyet”in kurulduğunu ilan ederek karşılık verdi, fakat belirsizlikler ve dağınıklık giderilemedi. Ordu, devlet daireleri ve bürokrasi işlerken, Alman devleti henüz ayaktayken, 10 Kasım’da Halk Cumhuriyeti ilan edildi ve SPD ve USPD’nin de katılmasıyla Halk Temsilcileri Konseyi oluşturuldu. “Halk cumhuriyeti”nde ise ikili bir iktidar durumu vardı. Bir taraftan merkezi olarak kurulduğu ilan edilen Halk Temsilcileri Konseyi, diğer taraftan Berlin İşçi ve Asker Konseyleri. Bu belirsizliğin uzun sürmeyeceği açıktı.

Kendilerinin de destek verdiği USPD’ye derhal hükümetten çekilme ve iktidarı işçi ve asker konseylerine devretme önerisi kabul görmeyince, Spartakistler, diğer bağımsız gruplarla birlikte 30 Aralık’ta (1918) Alman Komünist Parti’sini (KDP) kurdular. Ne var ki, bu partinin USPD ve SPD kadar işçiler üzerinde etkisi yoktu. Sol radikal kanadın basıncı altında KDP, mevcut önderlik boşluğuna rağmen ayaklanma kararı aldı.

Kitleler başlangıçta kurulan halk cumhuriyeti hükümetini devrimci bir hükümet olarak görüyor ve tanıyorlardı. Fakat, SPD’nin USPD’nin hükümetteki etkisini ve işçi konseylerin gücünü sınırlamak için başlattığı bir takım uygulamalar, işçiler arasında ciddi bir rahatsızlık yarattı. Tutuklama kararı çıkarılan USPD ve İşçi Temsilcileri Konseyi yöneticilerini desteklemek amacıyla 4 Ocak’ta pek çok yerde yeni eylemler başladı. KDP, USPD ve Devrimci İşyeri Temsilcileri, yapılacakları belirlemek için sürekli toplantı halindeydiler. Dışarda eylem halindeki kitlelerin ateşi ise bu belirsizlik nedeniyle giderek düşüyor, ciddi bir önderlik boşluğu her tarafta hissediliyordu.

10 Ocak’ta harekete ilk geçen yine Alman devleti oldu. SPD, bu aşamadan itibaren en kanlı yüzüyle ayaklanmanın karşısına dikildi. USPD, KPD ve devrimci İşyeri Temsilcileri yasadışı ilan edildi, binaları ve yayınları basıldı, kitlesel tutuklamalar ve alçakça infazlar birbirini izledi. Ayaklanan isyancılar, işgal ettikleri binalardan, saklandıkları evlerden çıkarılıp Noske’nin oluşturduğu özel birlikler tarafından sokak ortasında kurşuna dizildiler. Böylece Alman Kasım Devrimi, bu saldırıları göğüsleyemeyerek ilk esaslı yenilgisini aldı, en değerli önderlerini kaybetti. Yine de1923 yılına kadar Alman işçi sınıfı, sayısız eylemlerle mücadelelerini devam ettirdiler. Fakat sürdürülen bu mücadeleyi zaferle taçlandıramadılar.

Hazırlıkları yeterince yapılamayan, koşulları iyi değerlendirilemeyen ayaklanmanın, bizzat önderlik planında yaşadığı zaaflar nedeniyle uğradığı yenilgi, iki savaşçı önderinin, Rosa ve Liebknecht’in değerinden hiçbir şey eksiltmiyor. Onların yaşamlarıyla güç verdikleri devrimin ateşli soluğu, emperyalist kapitalist sömürücüler için bugün hala bir korku, işçi sınıfı için umut kaynağı olmaya devam ediyor.



“... Belirleyici unsur, kitlelerdir, bir kaya gibidir onlar, devrimin nihai zaferi onlara dayanarak kurulacaktır. Kitleler formundaydı; uluslararası sosyalizmin güç ve gurur kaynağı olan tarihi yenilgilerden biri haline getirdiler bu son ‘yenilgiyi’. Ve bu yenilginin gelecekteki zaferin tohumlarını taşımasının nedeni de budur.

“‘Berlin’de düzen hüküm sürüyor!’ Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin ‘düzeniniz’. Devrim daha yarın olmadan, ‘zincir şakırtıları içinde yine doğrulacaktır!’ ve sizleri dehşet içinde bırakıp, tampet sesleri arasında şunu bildirecektir:

“‘Vardım, Varım, Varolacağım!’”

Rosa Luxemburg
(Die Rothe Fahne, 14 Ocak 1919)

“Sıkı durun. Kaçmadık. Yenilmedik... Çünkü Spartaküs -ateş ve ruh demektir, yürek ve can demektir, proleter devrimin iradesi ve eylemi demektir. Çünkü Spartaküs zafer özlemini, sınıf-bilinçli proletaryanın mücadele azmini temsil etmektedir... bunlar elde edildiği zaman, biz ister yaşayalım, ister yaşamayalım, programımız yaşayacaktır ve kurtulan halkların dünyasına egemen olacaktır. Herşeye rağmen!”

Karl Liebknecht
(Die Rothe Fahne
, 15 Ocak 1919)

“Kıta Avrupa’sının en gelişmiş ülkesi olan Almanya’da, Alman emperyalizminin bozguna uğramasıyla doğan eksiksiz cumhuriyet özgürlüğü gerek Alman işçilerine, gerekse tüm dünyaya burjuva demokratik cumhuriyetinin gerçek sınıf karakterini göstermiştir. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un öldürülmesi, yalnızca gerçek proleter Enternasyonal’in, Komintern’in en yetenekli kişilerinden, en iyi önderlerinden ikisinin trajik kaderinden ötürü değil, en ileri Avrupa ülkesinin -hiç abartmaksızın dünyadaki en ileri devletlerden biri diyebileceğimiz bir ülkenin- sınıf karakterini tam olarak ortaya sermesi bakımından da, dünya-tarihi çapında önem taşıyan bir olaydır. Eğer tutuklanan, yani devlet otoritesinin himayesi altında bulunan kişiler, sosyal-yurtsever bir hükümet işbaşındayken zabitler ve kapitalistler trafından öldürülebiliyorsa ve bu cinayet cezasız kalabiliyorsa, bu, böyle şeylerin meydana gelebildiği demokratik bir cumhuriyetin burjuva diktatörlüğü olduğunu göstermektedir. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öldürülmesi karşısında duydukları dehşeti dile getiren, ama bu gerçeği kavrayamayan kişiler, ya budalalıklarını yada iki yüzlülüklerini sergiliyorlar. Dünyanın en özgür ve e ileri cumhuriyetlerinden birinde, yani Alman Cumhuriyetinde özgürlük, proletaryanın tutuklu önderlerini öldürme ve bundan dolayı cezalandırılmama özgürlüğüdür. Kapitalizm varolduğu sürece, bunun dışında birşey de olamaz, çünkü demokrasinin gelişimi, savaşın ve onun sonuçlarının etkisiyle kaynama noktasına gelmiş bulunan sınıf mücadelesini köreltmez, tersine keskinleştirir.”

V. İ. Lenin (4 Mart 1919)