11 Ocak '03
Sayı: 02 (92)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin "tehditleri", Türk devletinin "çekinceleri"
  Amerikan uşağı A. Gül'ün savaş turu...
  Zorunlu tasarruflar bir defada ve nakden ödenmelidir!
  İMF heyetini karşılama hazırlığı
  "Esnek üretim" yasasında mutabakat sağlandı...
  Eylemlerden...
  EP Sonuç Bildirgesi açıklandı...
  Kıbrıs'ta kitle hareketi...
  ABD emperyalizmi Kürt halkının düşmanıdır
  "Demokratikleşme" görüntüsü altında baskı, terör ve yasaklara devam!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/3
  "Derin cinayet" ya da "su testisi su yolunda kırılır"
  YÖK-AKP çatışmasının perdeledikleri
  Eğitim-Sen 6 No'lu Şube Başkanı Hikmet Kaya ile konuştuk...
  Eğitim-Sen Ege Bölge Toplantısı'ndan...
  Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi coşkulu ve canlı bir etkinlikle açıldı!
  Edirne F Tipi Cezaevi'ndeki devrimci tutsakların açıklaması...
  2003'e girerken.../2
  Kapitalizmde yoksulluk
  2002 güz, 2003 kara kış...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



  Savaş hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor...

ABD’nin “tehditleri”,
Türk devletinin “çekinceleri”

ABD’de ve Türkiye’de bir yandan savaş hazırlıkları hızla sürerken, diğer yandan Türkiye’nin “gönülsüzlüğü” ve ABD’nin tehditleri üzerine söylentiler yayılmaya devam ediyor. Amerika’dan çok Amerikancı medyanın kimi kalemleri, Başbakan Gül’ün Ortadoğu gezisini de öne sürerek, AKP hükümetinin çekimser tutumuyla ABD’yi kızdırdığı ve Türkiye’nin savaşa doğrudan girmeme gibi bir yanlış tutumdan çok zararlı çıkacağı üzerine yazıp-çiziyorlar.

ABD tehdit mi ediyor?

Oysa, ABD’nin tehditkar açıklamaları (üstelik bunlar daha çok ABD basınında çıkan yorumlardır) bir gerçek olmakla birlikte hiçbir yenilik içermiyor. Bu ABD’nin tüm dünya ile ilişkilerinde kullandığı klasik üsluptur. Türkiye söz konusu olduğunda ise savaş kararının başından beri aynı taktiği sürdürmektedir. Savaşa doğrudan ve açık destek verilmediği taktirde kredi musluklarının kesileceği, mali desteğin de söz konusu olamayacağı, tehdit malzemesinin başında geliyor. Ancak, aylardır süren pazarlıklara rağmen destek durumunda tam olarak ne kadar ve ne zaman mali yardım geleceği konusunda da hiçbir açıklık ortaya konulmuyor. Türk devleti ise, kan pazarlığı gibi iğrenç bir tutum sergilemesine rağmen, karşıdan somut yanıtlar alamadığı oranda kendi yanıtları konusunda da (en azından bir ısmı, çünkü üslerin kullanımı, denetimi ve onarımı ile Türkiye üzerinden asker sevkiyatı çoktan başlamış durumda) uzatmaları oynamayı sürdürüyor.

Açık ki, sadece destek değil, savaşa katılma kararı da çoktan verilmiş bulunuyor. Ama savaşa karşı çıkan kitleleri, “sorunun mümkün mertebe barışçı yollardan çözülmesinden yanayız” tekerlemesiyle oyalama politikası tercih ediliyor. Bu tutumun, aynı zamanda ABD ile pazarlıklarda elini güçlendirmeye yarayacağı hesaplanıyor. Oysa ABD’nin tercihi, el altından değil, açıktan ve dünya kamuoyu önünde desteğin bildirilmesidir. Daha doğrusu, ABD’nin isteklerine kimsenin hayır diyemeyeceği imajının yaratılmasıdır. Özellikle bu dönemde en fazla ihtiyaç duyduğu budur. Amerikancı Türk basınında “tehdit” yorumlarıyla verilen açıklamalar biraz da bu hedefe yöneliktir. Savaşta Türk askerinin kullanımını ise kendi belirlediği miktar ve biçimde istemektedir. Türk devletinin kendi kamuoyunu ikna aracı olark da kullandığı Kuzey Irak’ın askeri denetimi ve Musul-Kerkük’e yönelik tarihi emeller meselesinin daha baştan önünü kesebilmek için, bölge denetiminin sadece ve tümüyle ABD askerinin denetiminde olacağı da defalarca açıklanmış bulunuyor.

Türkiye savaşa hazır

Türk devletinin aksi yönde tüm açıklamalarına rağmen, desteğin ötesinde savaşa bizzat katılma yönündeki hazırlıkları zaten biliniyordu. Fakat, geçtiğimiz Perşembe günü iki askeri uçağın havada çarpışarak düşmesi adeta işin somutluğunun kanıtı oldu. Uçaktaki mürettebat arasında bir silah teknisyeni de bulunuyordu. Kuzey Irak’taki Türk askeri yığınağı, Kızılay’ın hazırlıkları, beklenen göçmen akınına karşı alınan önlemler vb. ise çoktan yazılı ve görsel basının günlük haberleri arasında. Ama Türk devleti, tam bir ikiyüzlülükle, hala karar için BM Güvenlik Konseyi’ne sunulacak raporun tarihi olan 27 Ocak’ı beklediğini söyleyip duruyor.

Bölge asker ve silah deposu

Amerika cephesinden ise iş artık hazırlığın da ötesine geçmiş durumda.

Tüm Körfez ve bölgedeki işbirlikçi yönetimlerin bulunduğu ülkeler silah ve asker deposuna dönüştürüldü. Bugüne dek yığınağı yapılan asker dışında, 70 bin yeni askere daha bu ay içinde sevk emri verilmesi bekleniyor. Ve yine hazırdaki yığınağa ek olarak, birkaç gün içinde bölgede olma üzere, B-1 bombardıman uçaklarının da içinde bulunacağı onlarca uçak için sevk emri çıkarılmış bulunuluyor. Sevk emri verilen savaş uçakları arasında F-15E ve F-15C tipi uçaklar da var. F-117 hayalet uçakları ile A10 uçaklarının da bunları izleyeceği belirtiliyor. ABD elindeki silah rezerviyle de yetinmiyor. Patriot üretimini de artırmış durumda. 88 PAC-3 alımı için Lockheed Martin şirketi ile sözleşme yapıldı. PAC-3, Amerika’nın Körfez Savaşı’nda kullandığı Patriotlar’ın geliştirlmiş bir versiyonu ve bu 88 füze için Lockheed şirketine 341 milyon dolar ödenecek.

İkili savaş koalisyonu

Geçtiğimiz haftanın önemli gelişmelerinden biri de İngiltere Savunma Bakanı Geoffrey Hoon’un Türkiye ziyareti, yürüttüğü temaslar, yaptığı açıklamalardı. Hoon özetle, “Artık karar verin. Koalisyon dışında kalırsanız, Irak’ın geleceğiyle ilgili söz hakkınız azalır.” dedi. Yani, Amerika adına bir de ikili savaş koalisyonunun üyesi sıfatıyla, Amerikan “tehdidi”ni yinelemiş oldu. Bu vesileyle Türk basını da, bu koalisyonun aslında ABD-İngiltere ikilisinden oluştuğu, Türkiye ve diğer tüm işbirlikçi iktidarlardan beklenenin, bu ikilinin hizmetinde ve emirleri doğrultusunda hareket etmeleri olduğunu teslim etmek zorunda kaldı. ABD-İngiltere koalisyonu adına ve haber yapma adı altında Türk devletini uyarmak ve Amerikan tehditlerini iletmek “Türk” basınına düştü. Haber başlıklarında ve yorumlarda öylesine aşağılı ifadeler kullanıldı ki, mütareke basınına rahmet okutuyordu.

Türk devletinin “çekinceleri” hangi
temellere dayanıyor?

Oysa Türk devletinin çekinceleri olarak ifade edilen, iğrenç kan pazarlığına halkın tepkisinden duyduğu kaygıdan başka bir şey değildir. Karar bildirme süresini 27 Ocak’a kadar uzatmak, sadece pazarlığı uzatmaya ve halk kitlelerini oyalamaya yönelik bir sözde şark kurnazlığıdır. Çünkü aynı zamanda savaş hazırlıklarını son hızla sürdürmekte, Amerika’nın güncel taleplerini yerine getirmektedir. Bugüne dek Amerika’ya “hayır” dediği tek bir konu yok. Üslerin tetkiki tamam, kullanım izni tamam, asker sevkiyatı tamam...

Tepkisinden çekindiği halk kitlelerine gelince; bu tepkinin gerçekten çekince yaratacak düzeye çıkarılması tümüyle devrimci inisiyatife bağlıdır. Türkiye işçi ve emekçilerinin bilinen ve hep tekrarlanan savaş karşıtlığı, ne yazık ki, bugüne dek güçlü bir tarzda ifade edilemedi. Yapılan mitingler, caydırıcı nitelikte bir potansiyeli sokağa taşımaktan uzak kaldı. Bunun pek çok nedeni olmakla birlikte, devrimci bir inisiyatif ve önderlikten yoksun olması gibi temel bir sorunla yüzyüzedir. Bu gerçek devrimci hareketin acil ve yakıcı görevini işaret etmektedir.

Görev, devrimci temellerde güçlü bir
anti-emperyalist mücadeleyi yükseltmektir

Yakın aralıklarla gerçekleştirilen iki miting, biri reformist partilerin diğeri dinci çevrelerin organizasyonuyla, bir gerçeği son bir kez ortaya koydu. Türkiye’de savaş ve Amerikan karşıtlığını ne dini temellere dayandırmanın imkanı vardır, ne de genel bir savaş karşıtlığı üzerinden güçlü bir hareket geliştirmenin. Türkiye’de anti-emperyalist mücadelenin kökleri devrim mücadelesiyle birlikte atılmıştır. Güçlü bir mücadeleninin yükseltilmesi de bu zemin üzerinden mümkün olacaktır. Irak’a Amerikan saldırısı, Türkiye’de yeni bir anti-emperyalist mücadele rüzgarına zemin hazırlamaktadır. Bu rüzgarın önünü açacak olansa Türkiye komünist ve devrimci hareketidir.

Hareketin halihazırdaki zayıflığına rağmen devlet cephesinden ortaya konan rahatsızlık, esasta hareketin kökenine ilişkin deneyiminden kaynaklanıyor. Anti-emperyalist devrimci temellere dayalı olarak gelişen iki yükselişin önünü kesebilmek için iki askeri darbeye ihtiyaç duyan bir devlet ve ordudur sözkonusu olan. Dolayısıyla sistem ve devlet, bu yöndeki kaygı ve çekincelerinde haksız değildir. Emperyalizmle böylesine kölelik ilişkileri geliştiren tüm işbirlikçi iktidarların yaşadığı bir korkudur bu. Burada ve bu olayda sorun, efendinin uşağın kaygılarını önemsememesidir. Oysa, bir devrim dalgasının işbirlikçi iktidarla birlikte ülkenin başından defedeceği güç, Amerikan emperyalizmidir.

Başta komünistler olmak üzere Türkiyeli devrimciler, sistem ve devlet kadar emperyalizm için de caydırıcı güçteki bir hareketi, bugün için emperyalist savaş karşıtlığı ekseninde ve devrimci bir temelde yükseltmekle yükümlüdürler.