04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Yarım kalmış işler yılı

Ergin Yıldızoğlu

2002, hem 2001’den devraldığı küresel sorunları yalnızca çözmekte başarısız kaldı, hem de bunlara yenilerini ekledi. 2003’e çok yüklü ve bir o kadar da tehlikeli bir gündemle giriyoruz.

Ekonomik

2002, önceki yıldan devraldığı küresel resesyonu aşamadı. Hem resesyon tamamlanamadığı için ekonomik ‘toparlanma’ çok cansız ve kararsızdı, hem de 2002’de ekonomik durgunluğa bir de deflasyon (fiyatlarda talep yetersizliğinden düşüş eğilimi) eklendi. Veriler, dünya ekonomisinin 2002’de bir kronik yavaş büyüme dönemine girdiğini gösteriyordu:

(i) Dünya ekonomisi toplam tüketim eğilimi, fazla sermayenin yatırılabilirliği açısından ABD’ye bağımlılığından 2002 yılında da kurtulamadı.

(ii) 1990’larda ABD ekonomisinden başlayıp dünya ekonomisinde yaygınlaşan, sonra da teker teker patlamaya başlayan spekülatif köpükler, arkalarında büyük bir kapasite ve nakit sermaye fazlası bıraktılar. 2002 bunları temizleyemediği için yeni ve güçlü bir ekonomik toparlanma henüz gündemde değil. Üstelik 2003’e, patladığı takdirde çok daha geniş çaplı zarar verecek, gayrimenkul ve kredi köpükleriyle giriyoruz.

(iii) Ekonomik toparlanmayı zayıflatan etkenlerden biri de petrol fiyatlarıydı. 2002, 2001’den devraldığı yüksek petrol fiyatını korudu, yıl kapanırken yeni bir fiyat artışı dalgasına şahit oldu. Yılın son günü petrolün varil fiyatı, 2000’den bu yana ilk kez, 33 doları geçti.

(iv) Bir önceki yıl Arjantin ve Türkiye krizleri, “çevre ülkelerinin” merkez ülkelere bağlanma modeli olarak dayatılan IMF politikalarının artık işlemediğini, hatta ters teptiğini göstermişti. 2002, yeni bir model getirmediği gibi, IMF’nin dogmatik dayatmaları sorunları ağırlaştırarak, yeni kriz olasılıklarıyla birlikte özellikle Latin Amerika’da (Türkiye’de de) 2003’e devretti.

(v) 2002’ye uluslararası sermaye hareketlerinde bir yavaşlamaya girmiştik. 2002’de biraz abartarak, adeta yaprak kımıldamadı diyebiliriz. Hatta uluslararası doğrudan yatırımlarda net bir gerileme görüldü. Ancak 50 milyar dolar yabancı yatırımla, Çin’in bir istisna olması ayrıca ilginç bir gelişmeydi.

(vi) Serbest piyasa modelinin, sermayenin kendi kendini denetleyebileceğine ilişkin en önemli varsayımı 2002 yılında ABD’de patlak veren Enron, WorldCom, United Airlines and Global Crossing gibi şirketlerin krizleriyle bir kez daha iflas etti. 20 yıl sonra ilk kez “düzenleme gereğinden” söz edilmeye başlandı.

Özetle 1980’den bu yana egemenliğini sürdüren ABD merkezli uluslararası ekonomik “düzen”, 2002’de artık yerini hemen her alanda düzensizliğe bıraktı. “Küreselleşme” olarak bilinen mali sermaye genişlemesi dönemi 2002 yılında sona erdi. Bu, kapitalizmin yapısal krizine cevap olarak üretilen, bir süre için, en azından merkez ülkeler açısından işler gibi görünen modelin iflas etmesiydi. Mc Donalds’ın kurulduğundan bu yana küresel satışlarının ilk kez 2002 yılında gerilemesi, bu gerçeğin anlamlı bir göstergesiydi. Böylece ABD kapitalizminin parlaklığını yitiren yıldızları listesine Coca Cola, Disney, Gap ve Nike’den sonra Mc Donald’s da eklendi.

Siyasi

ABD kapitalizminin yıldızları solgunlaşırken, Pentagon analistlerinden Franklin Spinney’in vurguladığı gibi, 11 Eylül’den sonra aniden yükselen ABD sempatisi de kısa sürede sönerek, yerini küresel düzeyde bir ABD düşmanlığına bırakmaya başlamıştı. Nisandan bu yana birçok kamuoyu yoklaması, dünya halklarının ABD’nin politikalarını anlayamadığını, askeri girişimlerinden korktuğunu gösteriyordu. Tüm dünyada 38.000 örnek üzerinden yapılan tarihin en geniş kamuoyu yoklaması (Pew Global Attitudes Project) “korkutucu bir ABD düşmanlığının virüs gibi yayılmakta olduğunu” ortaya koydu.

Bu alanda da sembolik gelişme yaşandı: Kuzey Kore’nin nükleer alanda ABD’ye kafa tutmaya başladığı bir anda, Güney Kore’de ulusalcı-sosyal demokrat ve Kuzey’le yakınlaşma politikasını sürdürmekten yana Roh Moo, ABD karşıtı oylarla devlet başkanı seçildi. Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün yayımladığı Washington Quarterly’nin Kış 2002-03 sayısında, bir araştırma, ABD düşmanlığının artık Güney Kore toplumunun tüm tabakalarında kemikleştiğini saptıyordu.

ABD, 2002 Eylülü’nde yeni bir dış politikayla, “önleyici vuruş prensibini” benimsedi, Irak’ın işgal edilmesiyle başlayacak ve tüm bölgeyi yeniden düzenlemeyi amaçlayan bir sürecin tetiğini çekti. Bu yüzden, 2003 yılı boyunca ABD askeri operasyonlarını arttırırken, küresel düzeyde ABD karşıtı duyguların keskinleşmeye devam etmesi beklenebilir. Büyük bir olasılıkla 2003 yılı biterken, ABD liderliğini, Joseph Nye’nin terimlerini ödünç alırsak, “yumuşak gücünü” yitirdiğinden, artık tümüyle “sert güce”, şiddet araçları üzerindeki tekeline dayanarak dayatmaya başlamış olacak.

Belki de gelecekte tarihçiler, 2003’ü, ABD’nin olağan bir hegemonyacı ulus-devlet olmaktan çıkıp (ama Hart ve Negri’nin öngörülerinin aksine) küresel “kapitalizmin devleti” düzeyine yükselme sürecinin tamamlandığı yıl olarak görecekler. Ama 2003, küresel kapitalizmin temellerinin sarsıldığı, “küreselleşme” sürecinin bittiği, uluslararası çelişkilerin, ulus devlet inisiyatiflerinde 2001 ve 2002’de başlayan canlanmanın güçlendiği bir yıl da olacak. Birbiriyle çelişen bu iki eğilim ise hayra alamet değil, kötü günlerin habercisi. Özellikle Türkiye büyük bir savaşa taraf olmaya hazırlanırken... (Cumhuriyet, 1 Ocak 2003)



Türkler Irak savaşına ve
Amerika’ya nasıl bakıyorlar?

Korkut Boratav

Yazının başlığındaki soruyu, bu yılın temmuz ve ağustosunda, Pew Research Center adlı bir Amerikan şirketi Türkiye’de 1005 yetişkine sormuş. Şirketin başında ünlü bir Amerikalı var: Bir süre Clinton’un Dışişleri Bakanlığı’nı yapmış olan Madeleine Albright ... Ve anket sadece Türkiye’ye değil, dünyanın dört bir köşesinden 44 ülkeye uygulanmış.

Araştırma Amerika ve Irak’la sınırlı değil; “başkaları kendi hayatlarını, ülkelerini, dünyayı ve Amerika’yı nasıl görüyorlar?” sorusu etrafında odaklanıyor. Çeşitli ülkelerde, örneğin, “karnını doyuramayan”; “hayatından hoşnut olmayan”; “ülke ekonomisinin kötüye gittiğini” ve “daha da kötüye gideceğini düşünen” kişilerin oranları belirleniyor. Ve ekonomik durumla ilgili sorular karşısında insanlarımız, Albright’ın anketinde kapsanan ülke halklarının en kötümserleri arasında yer alıyorlar.

***

Irak/Amerika eksenli sorulara dönelim. Amerikalılar’ın bu araştırmasındaki kimi Türkiye bulgularına bizim basında değinmeler oldu. Ancak bunları diğer ülkelerle karşılaştırarak tekrar gözden geçirmekte yarar vardır.

Amerikalılar merak etmişler ve sormuşlar: “Irak’a karşı askeri müdahale için Türkiye’deki üslerin kullanılmasına taraftar mısınız?” Ve “hayır” diyenlerin oranının yüzde 83’ü bulduğunu görmüşler. Buna benzer bir soru, Fransızlara, İngilizlere, Almanlara ve Ruslara da soruluyor ve en yüksek “hayır” oranı Türkiye’de çıkıyor. Türkiye anketinde İslamcı militanlığın fazlasıyla temsil edilmiş olabileceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; zira, “İslamın bombalı suikastlarla savunulmasına taraftar mısınız?” sorusunu “evet” diye yanıtlayanların oranı Türkiye dışındaki 13 ülkedeki Müslümanlarda ortalama yüzde 36, bizde ise sadece yüzde 13’tür.

Devam edelim: “Amerika’ya genel olarak olumlu bir gözle mi bakıyorsunuz?” Türkiye’de “evet” diyenler toplamın sadece yüzde 30’unu oluşturmuştur ve üç yıl önce yapılan benzer bir ankette aynı soruyu olumlu yanıtlayanların oranı yüzde 53’ü bulmakta imiş. Anketin uygulandığı ülkelerin büyük çoğunluğunda ABD’nin imajı benzer bir biçimde bozulmaktadır; fakat hiçbirindeki imaj kaybı Türkiye’deki (22 puanlık) boyuta ulaşmamaktadır.

Amerika’nın uluslararası rolü üzerinde halkımızın başka tavırları da ortaya çıkıyor. “ABD, dış politikasında diğer ülkelerin çıkarlarını dikkate almaz”; “ABD teröre karşı açtığı savaşta haksızdır”; “ABD politikaları dünya çapında yoksul-zengin arasındaki uçurumu artırmaktadır” ... Bu görüşlere Türkiye’de katılanların oranları, (aynı sırayı izleyerek) yüzde 74, yüzde 58 ve yüzde 63’e ulaşmaktadır. Ve her seferinde Türkiye, Amerika’ya eleştirel-olumsuz bakan ülkelerin ön saflarında yer almaktadır.

***

Elbette Bush yönetimi de bu bulguları incelemiş; kendi istihbaratı ile benzer saptamalar yapmıştır. Ve dünyanın dört bir yerinde itibar yitirmesinin nedenlerinden birinin de Irak’a dönük saldırganlığından kaynaklandığını farketmiştir. Irak cephesi için aktif katkısını istediği Türkiye’de halkın buna ezici bir çoğunlukla karşı çıktığını da öğrenmiştir. Bu tür bulguları ve duyarlılıkları dikkate alarak, acaba aklını başına alabilecek; saldırgan yönelişlerini frenleyecek midir?

Boş beklentiler... Bush yönetimindeki “şahinler”in düşünce tarzını yansıtan Stratfor International adlı ABD istihbarat kuruluşunun Irak savaşı konulu bir incelemesini, Bertrand Russell Barış Vakfı bir süre önce internette dağıttı. Bu metinden aktarıyorum:

“Makyavel temel soruyu sormuştur: Bir hükümdar için sevilmek mi iyidir; korkulmak mı? Basitçe yanıtlamıştır. Sevgi, gönüllü bir duygudur ve zorlanamaz; üstelik sonuçları öngörülemez. Korku ise gönüllü değildir; dıştan zorlanabilir ve korkan insanların davranışları daha kolay öngörülebilir. ABD bugün bu soruyla karşı karşıyadır. İslam dünyasının sevgisi artık söz konusu değildir; ama Irak’a saldırmazsa Müslümanlar’ın nefretinin azalacağını garanti edemez. Buna karşılık saldırmazsa, ABD’ye karşı duyulan korku azalacaktır. Bu mantıkla, ABD bu noktadan sonra savaştan kaçınamaz.”

Kısacası, Türkiye’de ve dünyanın başka köşelerinde ABD’nin Irak savaşına duyulan tepkinin, Bush yönetiminin umurunda olacağını veya Güvenlik Konseyi’nden istediği kararı çıkaramazsa, saldırıdan vazgeçeceğini düşünmek beyhudedir. (...) (Cumhuriyet, 1 Ocak 2003)