04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  >Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



  Geride kalan yılın siyasal tablosu:

Amerikan emperyalizminin kucağında emekçilere yıkım, bölge halklarına savaş!

Son yıllarda Türkiye ve Ortadoğu açısından olduğu kadar dünya politikası açısından da tarihi önemde gelişmeler yaşanmaktadır. Kapitalist sistemin çelişkileri temelinde boy veren yeni bir emperyalist saldırganlık ve savaşlar dönemi açılmıştır. Kapitalist ülkeler arası iktisadi ve siyasal rekabet, zengin petrol ve enerji kaynaklarına sahip bölgeler üzerinde kaba ve saldırgan yöntemlerle hakimiyet kurma yarışına dönüşmektedir. Askeri gücüne güvenen ABD emperyalizmi bu saldırganlık yarışının başını çekmektedir. Önümüzde uzanan on yılları kapsayacak dönem, bir yandan emperyalist rekabetin bu baskın eğilimine, diğer yandan ise işçi sınıfının ve ezilen halkların bu saldırganlığa karşı vereceği mücadeleye bağlı olarak biçimlenecektir.

Emperyalist bloklaşmalara paralel olarak gelişen bu çatışmalı süreçte Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkeler, ayakta kalmak için giderek daha fazla emperyalizme bağlanmaktadırlar. Emperyalistlerle yıllardır sürdürülen kölece ilişkilerde ise bugün artık yeni bir evreye girilmiştir. Zira uzun yıllar sürecek bir savaşın eşiğine gelip dayanılmıştır. Pazarlanabilecek her şey ileri sürülmüş, kirli savaş hazırlıklarında son aşamaya gelinmiştir. İşbirlikçi sermaye iktidarı yeni yıla Türkiye’yi Amerikan savaş arabasına sürerek girmektedir. Irak savaşı bu serüvende yalnızca bir ilk duraktır.

“Ekonomik kriz ve iflas batağında ABD emperyalizmine kölece bağımlılığın ne anlama geldiğini, asıl olarak girmekte olduğumuz yeni yılın olayları gösterecek bize.” (SY Kızıl Bayrak, 5 Ocak 2002) 2002 yılında yaşanan bir dizi gelişme, geride kalan yılın başında ortaya konulan bu öngörüyü tümüyle doğrulamıştır. Kölece bağımlılığın yarattığı sonuçları bütün açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Buna ekleyeceğimiz tek şey, Amerikan emperyalizminin son bir yıl içinde Türkiye üzerindeki çok yönlü egemenliğini pekiştirmiş ve onu kirli ve haksız savaşının bir üssü ve piyonu haline getirmiş olmasıdır.

Krizden kurtulma çabaları sonuçsuz kalmaya mahkum

Sermaye iktidarı 2002 yılına peşpeşe yaşadığı iki krizin sürmekte olan sarsıcı etkisi, yıpranmış bir hükümet tablosu ve 11 Eylül saldırısının ardından ABD emperyalizminin estirdiği savaş rüzgarlarının gölgesinde girmişti. Bir önceki yılda ekonomide yaşanan yüzde 10 küçülmenin yarattığı tahribat 2002 boyunca giderilemedi. Krizlerin süren etkileri servet ve sefalet kutuplaşmasını daha da derinleştirdi. Konunun uzmanı iktisatçılar, peşpeşe yaşanan bu krizlerin yarattığı toplumsal sefaletin ancak 2. Dünya Savaşı’ndaki koşullarla kıyaslanabilir olduğu değerlenlendirmesini yaptılar.

Bizzat İMF eliyle sürüklendiği bu çöküşün etkilerini sınırlamak için sermaye devleti bir taraftan yeni krediler için İMF kapılarını aşındırırken, diğer taraftan da ABD’nin Afganistan saldırısına destek vererek savaş rüşvetinden yararlanma yolunu seçti. Ecevit bu amaçla 15 Ocak 2002’de ABD’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD iktisadi çöküş eşiğinde kendisine el açan Türkiye’yi, kendi kirli savaşına destek sunması karşılığında destekleyeceğini “stratejik ortaklık” safsatasıyla daha pervasız biçimde ifade etmeye başladı. Yapılan pazarlıklar sonucu Türkiye’nin Afganistan’daki ISAF komutanlığını devralması kararlaştırıldı.

Irak savaşında Türkiye’nin oynayacağı rolün çerçevesi de bu görüşme trafiğinde kaba hatlarıyla belirlendi. Ecevit, “Irak’a yönelik bir savaş durumunda, biz istesek de istemesek de katılmak zorunda kalırız” diyerek, aslında sermaye iktidarının Amerikan emperyalizmine uşakça bağımlılığının yarattığı çaresizliği ifade etmiş oldu. Ordunun kurmay takımının da katılımıyla yıl boyunca bu ziyaretler sürdü.

2002 yılında tüm toparlanma çabalarına rağmen krizin etkileri bertaraf edilemedi. Yüzde 6 olarak ifade edilen ekonomik büyümenin hiçbir biçimde emeğiyle geçinen milyonların yaşamında bir karşılığı olmadı. İstihdam artırılamadığı gibi işşizlik büyüdü, ücretlerdeki reel kayıplar devam etti. Temel tüketim mallarındaki zamlar ise azalmaksızın sürdü. 2003 yılı için yapılan tahminler, ekonomik büyümenin aynı hızda devam etmesi durumunda bile yaşanan krizlerin etkilerinin giderilemeyeceği yönündedir. Daha şimdiden 1998 yılındaki ekonomik büyüme düzeyini yakalamak için bir kaç yılı feda etmek gerektiği öne sürülmektedir.

Sermaye devleti, bu yıl içinde İMF’nin 4.2 milyar dolarlık kredisine karşın 65.8 milyar dolarlık iç ve dış borç ödemesiyle karşı karşıya. Tüm vergi gelirlerinin borç ve borç faizi ödemelerine ayrılması durumunda bile, ödemeler aleyhine yüzde 3’lük bir açık meydana geleceği hesaplanmaktadır. Yeni hükümet bu açığı kapatmak için sıkı bir ekonomi politikası uygulamak üzere kolları sıvamış bulunuyor. Temel tüketim maddelerine zam, yeni vergi kalemleri, vergi oranlarının artırılması ve kamu harcamalarının kısıtlanması başvurulan tedbirlerin başlıcaları. Bunu, enflasyon oranın altında belirlenecek düşük ücret politikaları tamamlıyor. Tüm bunlara savaş ortamının yaratacağı ekonomik daralma, yoksullaşma ve diğer hak kayıpları da eklendiğinde, emekçi yığınları nasıl bir yıl ve ne türden koşullar beklediği daha iyi anlaşılır.

Seçimlerle açığa çıkan tepkilerin anlamı ve siyasal istikrar arayışı

Mayıs ayından itibaren Ecevit’in hastalığını öne çıkararak yeni bir hükümet arayışına giren emperyalist odaklar ve sermaye cephesi, meclisten yeni bir hükümet çıkaramayınca zorunlu olarak erken seçimde karar kıldılar. 3 Kasım seçimleri son 22 yılın gelişmelerine ışık tutması bakımından dikkate değer sonuçlar çıkardı ortaya. Bunlardan ilki, İMF’nin noteri gibi çalışan 57. Hükümet partilerinin ve daha önce hükümette bulunan diğer ikisinin (DYP ve SP) sandığa gömülmesidir. Bu, farklı eğilimlerden seçmen tabanının İMF’ci partilere, İMF yıkım politikalarına verdiği ortak bir tepki anlamına geliyordu. Çok önemli bir seçmen kitlesi ise bu tepkiyi sandığa gitmeyerek (toplam seçmenin %22) ya da sandıkta hiçbir partiye oy vermeyerek (2.5) dile getirdi.

Son on yılda ancak iki üç partinin biraraya gelerek oluşturduğu koalisyon hükümetleriyle yol almaya çalışan sermaye iktidarı için AKP’nin tek başına hükümet kurması bir şans olarak görülebilir. Bu, elbette AKP’nin kullanılma, yani yıpranma süresiyle sınırlı bir şanstır. Sosyal yıkım programının ve savaşta oynanacak rolün gereklerini yerine getireceği taahhüdüyle işbaşına gelen AKP’nin ise, kendi tabanını oyalayacak bir takım sınırlı açılım ve manevralara girişmesi dışında, temel hiçbir konuda bu taahhüdünün dışında hareket etme şansı bulunmuyor. O, müslüman bir komşu ülkeye açılan emperyalist savaşta taşeron olarak kullanılacak olmanın yarattığı tepkilerle, daha şimdiden kendi tabanı nezninde bile ciddi bir yıpranma sürecini yaşıyor. Yine, milletvekili dokunulmazlığına dokunmayarak; vurguncular için mali milatı kaldırarak ve şeffa ihale yasasını uygulamayarak; İMF programına kaldığı yerden devam ederek, diğer hükümetleri aratmayacağını daha şimdiden göstermiş bulunuyor. Bu veriler, AKP’li hükümetin de ömrünün çok uzun olmayacağını gösteriyor.

Suya düşen AB üyeliği hayalleri ve Kıbrıs’ta çözümsüzlük

Sermaye iktidarı AB üyeliği için 12 Aralık’ta yapılan zirvede de çok yönlü açmazlarla karşı karşıya kaldı. Yıl sonunda yeni hükümetle AB kapısını aşındıran sermaye devleti, bir kez daha bekleme odasına alındı. Avrupalı emperyalist ülkeler, ABD kucağında bir Türkiye’yi üyeliğe almayacaklarını bir kez daha gösterdiler. Destek için Bush’tan talep edilen yardımlar da fayda etmeyince AB üyeliği üzerinden estirilen iyimser hava çok kısa bir süre içinde yerini savaş rüzgarlarına bıraktı. Türkiye’nin ABD’nin emrinde savaşa girmesi ise üyelik için sürdürülen müzakerelerini daha da olumsuz bir yönde etkileyecek.

Öte taraftan 12 Aralık Kopenhag Zirvesi’nde Güney Kıbrıs’a üyelik tarihi verilmesiyle Türkiye, Kıbrıs sorununda her geçen gün daha fazla köşeye sıkışıyor. Kıbrıs’ın yerli halkının Türkiye’nin Kıbrıs konusunda izlediği uzlaşmaz politikaya yönelik tepkileri ise artarak sürüyor. Gelişmeler, sermaye iktidarının Kıbrıs adasındaki eski konumunu artık eskisi gibi sürdüremeyeceğini gösteriyor. En başta da uçları giderek belirginleşen kendi içindeki çatlaklar nedeniyle.

Emperyalist savaşa dayalı hesapları boşa çıkaralım

Yıllardır iktisadi krizler ve siyasi istikrarsızlık içinde debelenen sermaye iktidarı her şeye rağmen yaşadığı krizin faturasını işçi ve emekçilere yükleyerek yol alıyor. Fakat bunun maliyeti işçi ve emekçi yığınların her geçen gün düzen siyasetinden uzaklaşması oluyor. Gerek baskı ve terör, gerekse sendikal bürokrasinin işbirliği gibi araçlar ise düzenin işine uzun vadede yarayacak araçlar değil.

Bu noktada bir kez daha Türkiye kapitalizmi çareyi emperyalistlerle kölece ilişkileri derinleştirmekte, sırtını özellikle ABD’ye dayamakta buluyor. Emperyalizmle kölelik ilişkilerini derinleştirebilmenin ise düne göre farklı koşulları var artık. Dün iktisadi ve siyasal kölelik koşullarını kabul etmek yeterli olabiliyordu. Bugün ise emperyalistler, (güncel plan da bu ABD emperyalizmi oluyor) bağımlı ülkelerden gerektiğinde sıcak savaşlara katılmalarını şart koşuyorlar. Türkiye burjuvazisi, bu yeni koşula da boyun eğdiğini, gerektiğinde ABD çıkarları uğruna savaşta da yer alacağını son bir yılın gelişmeleri üzerinden göstermiş bulunuyor. Böylelikle de kendi geleceğini emperyalizmin paralı askerliğine bağlamış oluyor.

Tarih bize işçi ve emekçileri savaş ateşinin içine süren burjuvazinin çoğu zaman kendisinin o ateşte yandığını; emperyalist savaşların pekala devrimci gelişmelerin önünü açabildiğini de öğretiyor. Emperyalist savaş tehlikesi bir şekilde bertaraf edilemezse eğer, önümüzdeki dönemde işçi sınıfı ve emekçilerin önünde bu kez tarihin öğrettiğini bir kez daha yaşama geçirme; emperyalizmi ve işbirlikçi sermaye iktidarını bu savaşın ateşinde yakma sorumluluğu duruyor demektir.