04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  >Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3

İntifadayla yaşanan silkinme

İntifada, Filistin halkının kendi ayakları üzerinde durma ve kendi gücüyle mücadele etme bilincini geliştirdi. Bu silkiniş 20 yıldır devam eden işgalin yarattığı katlanılmaz hayat koşullarına, ırkçı siyonist politikalara karşı bir isyandı. Filistin davasına zarar veren Arap rejimlerinden beklentileri bir kenara bırakan yeni kuşak davasına sahip çıktı. Filistinliler kendi kurtuluşlarının kendi ellerinde olduğunun farkındaydılar. Artık davanın umudu ve bedel ödeyicisi yeni kuşaktı. Filistin hareketinde bir kilometre taşı olan ilk intifada, ancak Oslo süreci ile bitirilebilecekti.

İntifada yeni döneme bir hazırlıktı. Bu hazırlık sistemle bütünleşmeye değil, kavgaya tutuşmaya göre yapılmaktaydı. Artık diplomasiden, Arap yönetimlerinden, hatta FKÖ’den bile medet umulmuyordu. Mücadele işgal koşullarında yetişen yeni kuşak ve kitlelerin inisiyatifi ile yol almaya başlamıştı. Bu silkinme Filistinli grupları da sarsmıştı; olduğu kadarıyla güçlerini yeniden harekete geçirmeye başlamışlardı.

İntifada kısa sürede yayılmakla kalmadı, belirli bir siyasi hedefi ve nispeten örgütlü yapısıyla bir direniş hareketine dönüştü. İşgal yılları boyunca gündelik hayatı devam ettirmek, topluluk düzenini sağlamak için oluşan örgütlülük intifadaya da yansımıştı. Halk Direniş Komiteleri kent, kasaba, köy ve mülteci kamplarını bütünleştirmiş, komitelerde örgütlenen halk, Birleşik Milli Liderlik (BML) altında toplanmıştı.

FKÖ içinden El Fetih, FDHKC, Demokratik Cephe ve FKP, ayrıca işgal altında (İsrail’in de alan açmasıyla) yeni palazlanan islamcı gruplar BML içinde ortak çalışıyorlardı. İşçi sınıfı ise genel grevle intifadaya tam destek veriyordu. Geçmişle kıyaslandığında Filistin toplumunun sınıfsal yapısı değişmeye başlamış, proleterlerin belli bir ağırlığı oluşmuştu. İsrail’in ucuz işgücü rezervi işlevi gören Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan 200 bin civarında işçi günübirlik İsrail’de çalışmaya gidiyordu. İsrail’in vasıfsız, ağır işlerinin çoğunu bu işçiler yerine getiriyordu. Dolayısıyla ilk grevleri İsrail’de çok etkili oluyordu.

İntifada yeni dönemin hareketi olmasına karşın eski önderliklere karşı bir alternatif oluşturamamış olması en büyük zaaf alanıydı. Yenilik adına çıkanlar islamcı Hamas ve İslami Cihat’tı. Kitle çalışmalarında (El Fetih’teki çürümenin de etkisiyle) başarılı olmalarına karşın, ideolojik açıdan islamı temel almaları nedeniyle davayı hedefe taşımaları mümkün değildi. Bundan dolayı önderlik sorunu varlığını sürdürdü. İntifada’nın önderliğini yürüten Ebu Cihad’ın (Halil El Vezir) mücadeleyi toplu halk ayaklanmasına çevirmeye yönelik bir strateji üzerinde çalıştığına dair kimi açıklamalar olmakla beraber, MOSSAD’ın Ebu Cihad’ı Tunus’ta katletmesinden sonra FKÖ, intifadayı “Oslo Sürecini” başlatmak için kullanarak bu dinamiği büyük oranda heba etti.

İntifada ile başa çıkmak bir yana işgalci yüzü dünya önünde teşhir olan İsrail, tam bir acz içine düştü. Dünyanın en donanımlı savaş makinalarından biri olan İsrail ordusu bu duruma düşünce, Arafat’ın başlattığı diplomasi girişimleri siyonistlerden karşılık bulmaya başladı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında oluşan hava da görüşmeler için uygun ortamı oluşturdu.

“Pax Amerikana” planının bir ürünü olarak “Oslo Süreci”

ABD emperyalizmi önderliğinde başlatılan Oslo Süreci 1993-95 yılları arasında devam eden, FKÖ-İsrail arasında imzalanan anlaşmalar serisidir. “Toprak karşılığı barış” olarak formüle edilen bu süreçte İlkeler Bildirgesi, Gazze-Eria anlaşması, Taba anlaşması ve başka anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmaların hiçbiri Filistin sorununu çözmediği gibi, İsrail ünlü “güvenlik” gerekçelerini öne sürerek imzaladığı anlaşmaların önemli bir bölümünü kağıt üstünde bıraktı. Dolayısıyla Bill Clinton’un 13 Eylül 1993’de kotardığı, Beyaz Saray bahçesinde siyonistlerin Arafat’la el sıkışma seremonisi sorunu çözmekten oldukça uzaktı. İsrail en önemli üç sorunu; Doğu Kudüs, Yahudi yerleşimciler ve 4.7 milyon mültecinin topraklarına dönmesi sorunları masaya yatırmaktan s¨rekli kaçındı. Yahudi yerleşimlerini kurmaya devam etti vb.

Oslo Süreci en çok İsrail’in işine yaradı. Birincisi, intifadanın bitmesini sağlayarak İsrail’e derin bir soluk aldırdı. İkincisi, bir kısım Arap ülkeleri dahil olmak üzere birçok devlet nezdinde İsrail meşrulaştı. Üçüncüsü, Türkiye şahsında Ortadoğu’da stratejik bir müttefik kazandı. (Türkiye-İsrail ilişkileri geçmişe dayanmakla birlikte, Oslo Sürecinden önce böylesi bir adım göze alınamıyordu). Dördüncüsü, geliştirdiği ekonomik ilişkilerin sağladığı olanaklarla gelir düzeyi emperyalist ülkeler seviyesine yaklaştı. (Kişi başına düşen milli gelir 18 bin 900 dolar, bu oran Filistin’de 850 dolardı).

Oslo Süreci Filistin davası açısından ise, sonuçları üzerinden bakıldığında, bir kazanım getirmedi. Süreç Filistin halkına sahte bir barış bile veremedi. Filistin Özerk Yönetimi’nin (FÖY) kurulması Filistinli emekçilerin temel sorunlarında bir değişiklik yaratmadı. İsrail’in bazı icraatları FÖY’e bağlı polislere devredildi. Filistin polisi Arafat muhaliflerine karşı yetersiz kaldığı zaman İsrail istihbaratından yararlanıyordu. Kendi çevresindeki adamlar politik iktidara hakim olduktan sonra ekonomik gücü de ellerine geçirdiler. Ramallah’ta lüks villalarda oturmaya başladılar. Ama mülteci kamplarında yaşayan emekçilerin yaşamında bir değişiklik olmadı.

Arafat siyonistlere güvenliği sağlamayı taahhüt etti. İsrail saldırılarının neredeyse tümü Arafat’ın bu sözünü tutmamasına bağlandı. Bu söze sadık kalmak için Arafat çok çaba harcadı. Gazze’de terör estirdi, yasaklar getirdi, tutuklamalarda bulundu vb. Ama yine de siyonistlere yaranamadı. Güvenliği sağlamak için CİA şefiyle işbirliğine gitmesi bu konudaki çabalarının ibret verici örnekleridir. Bu icraatları sonucu Arafat’ın saygınlığı sarsıldı. Filistin davasıyla özdeşleştiği halde halktan gördüğü destek önemli oranda zayıfladı.

El Fetih giderek yolsuzluk ve rüşvetçilerin yuvası haline geldi. Arafat yönetimi kısa sürede baskıcı bir iktidar olup çıktı. Filistin direnişini tamamen tasfiye etmek için uğraşmayı kendine iş edindi. Siyonistlerin kışkırtmak istediği geniş çaplı bir iç çatışmanın kıyısına kadar gelindiği zamanlar oldu. Hamas bunun önüne geçmek amacıyla esnek taktikler kullandı. El Fetih’de yaşanan yozlaşma kitle ilişkilerine özen gösteren Hamas’ın güçlenmesine yaradı.

İsrail ise ırkçı politikalarını ara vermeden uygulamaya devam etti. Yeni Yahudi yerleşimlerinin açılması, kuşatma, baskı, taciz, cinayet ve provokasyonlar eksik olmadı. Bu provokasyonlar Şaron’un Harem El-Şerif’i ziyaret etmesiyle doruğa çıktı ve ikinci intifadanın fitilini ateşledi.

Oslo Süreci ile aldatıldığını anlayan halk hem İsrail hem de FÖY’ne karşı öfke biriktirmeye başladı. Halk, “yıllardır Arafat ve İsrail bizi barış süreci adına oyalıyor” demeye başladı. Filistinliler “barış süreci” kavramından bile nefret etmeye başladılar. Kendileri taviz veriyor, işgalciler azıtıyor, bunun adı da “barış süreci” oluyordu.

İntifada ve önderlik sorunu

28 Eylül 2000’de El Aksa İntifadası bu koşullarda patlak vermişti. Dolayısıyla, “El Aksa intifadası Oslo’nun sonu değil, sonucuydu” değerlendirmesi süreci tanımlıyordu. Bölgesel başlayan gösteriler kısa sürede Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın her tarafına yayıldı. Artık çocuklar okul çıkışlarında ölümü göze alarak işgalci askerlere taş atmaya gidiyorlardı.

Birinci intifadanın deneyimlerini değerlendiren siyonistler ilk günden katliamlar yapmaya başladılar. Vurma emri alan keskin nişancılar çocukların ve gençlerin başlarına kurşun sıkıyorlardı. Gazze’deki hastaneleri ziyaret eden bir gazeteci, “Hastaneler başlarına kurşun sıkılmış yaralı gençlerle dolup taşıyordu” diyordu. İntifada çocukları ölüm kusan namlulara karşı taşla direnmenin destanını her gün yeniden yazıyorlardı.

Filistin direnişi başından beri emekçi kesimlerin omuzları üzerinde yükseldi. İlki gibi ikinci intifadayı da sürükleyenler yoksulluk ve baskı içinde yetişen emekçi kesimlerden gelen gençler ve çocuklar oldu. Zira yaşadıkları mülteci kamplarında en temel ihtiyaçları olan temiz su, sağlık, beslenme vb. bile karşılanamayan yeni kuşak, bir de ırkçı baskılara katlanmak zorunda bırakılmıştı.

İntifada sayesinde inisiyatif Arafat yönetiminden tekrar sokağa geçti. Oslo Süreci boyunca önemli oranda törpülenen kitlelerin inisiyatif ve direnişi yeniden şekillenmeye başladı. Bu canlanma yozlaşan El Fetih’in gençlik örgütü “Tanzim”de de bir sarsıntı yarattı. Tanzim, Arafat’a rağmen intifadanın öncülüğünde önemli bir rol üstlendi. Marvan Barguti’nin önderliğinde örgütlenen Tanzim, El Fetih’ten fiilen ayrı tavırlar geliştirmeye başladı. Hak kazanmanın diplomasiden değil direnişten geçtiği gerçeğine en sık vurgu yapan, intifadanın Arafat’la ya da Arafat’sız devam edeceğini dile getiren önderlerin başında Barguti gelmektedir.

Barguti gibi önderler kimi durumlarda bağımsız tavır geliştirseler de, FKÖ’den tümüyle bağımsız tavır almaları sürecin seyrine bağlıdır. Halka yabancılaşıp yozlaşan eski önderliğe karşın bu çıkışlar önderlik sorununun çözümü açısından umut verici olmakla birlikte, sorun varlığını devam ettiriyor.

Oslo süreci ile ikinci intifadanın başlamasına kadar geçen dönemde islami akımlar güçlenip belli bir kitlesellik kazandılar. El Fetih’te yaşanan çürüme en çok bu gerici akımların işine yaradı. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi belli bir toparlanma yaşasa da etkin bir güç olmaktan uzak görünüyor.

11 Eylül’den sonra azgın ve kesintisiz bir saldırı başlatan kasap Şaron’a ve arkasında duran Amerikan emperyalizmine karşı, Filistin tarihinde en kararlı bir duruşun gerekli olduğu bir sürece girilmiştir. Emperyalist saldırganlık ve savaş politikasının Ortadoğu’ya yönelik hedeflerinden birinin bölgenin en güçlü direnç noktası olan Filistin’i ezmek olduğu göz önüne alındığında, ideolojik-politik açıdan sağlam bir önderliğe olan acil ihtiyaç daha iyi anlaşılır. Filistin halkının yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkum edilmiş, 1 milyon Filistinli günde 2 dolardan az bir gelirle geçinmek zorunda bırakılmıştır. Bu tablonun sorumluluğu doğrudan siyonist işgalcilere aittir.

İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşadığı yıkımlar, ölümler, ırkçı baskılar ile yoksulluğun kaynağı aynıdır; emperyalist-siyonist işgal. Yoksulluğa karşı anti-kapitalist mücadele ile sömürgeciliğe karşı anti-emperyalist, anti-siyonist mücadeleyi birbirinden ayırmayan bir önderlik anlayışı Filistin’i sahte emperyalist-siyonist barış dayatmalarından kurtarıp gerçek özgürlüğüne kavuşturabilir ancak.

Filistin halkı daha yıllarca direnebilecek güce sahiptir. Ancak emperyalist-siyonist kuşatma altında, en modern silahlarla donanmış, tarihin tanıdığı en katliamcı ordulardan birinin kıskacı altında bulunduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla Filistin halkı her zamankinden çok daha fazla enternasyonal dayanışmaya ihtiyaç duyduğu bir dönemden geçiyor. Tüm anti-emperyalist, anti-siyonistlerin sorunu bu bağlamda ele almaları ihmal edilemez bir sorumluluktur.