04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sendika bürokratlarının
savaş karşısındaki tutumu

ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist savaşa hazırlandığı bugünlerde dünyanın bir dizi ülkesinde geniş katılımlı savaş karşıtı eylemler gerçekleşiyor. Bu gösterilere onbinlerce işçi ve emekçi katılıyor. Oysa Türkiye’deki savaş karşıtı ilk kitlesel eylemler olan 1 Aralık ve 22 Aralık eylemlerine baktığımızda, işçi ve emekçilerin katılımındaki zayıflık oldukça çarpıcıdır. Yüzde 85 oranında bir kitlenin savaşa karşı çıktığı bir ülkede, ülke topraklarının boydan boya Amerikan ordusunun hizmetine açılması vatan satıcılarının içinde bulundukları ihaneti gösteriyor. İşbirlikçi uşak takımı alacağı birkaç milyar dolar rüşvet için ülkeyi ve emekçileri ağır bir yıkım ve sefalete itecek bir savaşın içine sürüklüyor.

Sıradan bir emekçi dahi savaşın yolaçacağı yıkımın ne olacağını bilir. Sendika bürokratlarının kiminin şovenist bir ruhla, kiminin içi boş ve samimiyetten uzak açıklamalarıyla sergilediği duruş, üstlendikleri konum ve misyonlarının bir sonucudur. Tabloyu anlamak için somut birkaç örnek verelim.

Kamu-Sen’e bağlı Türk Eğitim-Sen yayınladığı bir bildiriyle şovenist bir ruhla savaşı desteklemekle kalmıyor, Türk devletine ne bekliyorsun, Amerika’dan önce sen davran çağrısı yapıyor. MHP’nin denetimindeki bu sendikanın açıklamalarına pek şaşırmamak gerek.

Bir diğer örnek ise Türk-Metal Sendikası Başkanı faşist çeteci Mustafa Özbek’in açıklamalarıdır. Türk-Metal Sendikası Başkanlar Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada şunları söylüyor: “Musul ve Kerkük’te bir Türk devleti kurulacaksa ve petrollerin %50’si Türkiye Cumhuriyeti’ne verilecekse ordumuz elbette gerekeni yapacaktır.” Sermayenin bu tescilli uşağının sözleri de şaşırtıcı değil. Ancak bu söylem boş bir hayal ve demagojiden başka bir şey değildir. Türk devletinin bu yağmadan pay kapmak isteği ve beklentisi var, ancak uşaklar her zaman uşak muamelesi görmeye mahkum olduklari için, boş bir istek ve beklenti peşindedirler.

Bu konularda içi boş açıklamalar yapan kimileri ise “savaşa karşı olduklarını”, “gerekirse üretimden gelen güçlerini kullanacaklarını” sık sık dillendiriyorlar. Peş peşe yaşanan TİS satışlarına imza atan ve sınıfa yönelik saldırılar karşısında suç ortaklığı konumunda ısrar bu hain takımının açıklamalarının hiçbir inandırıcılığı yoktur. Varlığı bile tartışma konusu olan Emek Platformu’nun “gerekirse üretimden gelen gücümüzü kullanırız” yönündeki açıklamaları ise samimiyetten uzaktır ve hiçbir gerçekliği yoktur.

Savaş karşıtı muhalefetleri tamamen ikircikli ve ciddiyetten uzak olan bu hain takımının tutumu tam bir ikiyüzlülük örneğidir. 58. hükümet kurulduğunda sınıf adına beklenti ve temennilerini sundular. Kimileri (Hak-İş) açıktan hükümete güvenlerinin tam olduğunu açıklamakta çekinmediler.

Sendika bürokratlarının savaşa karşıtı tutumlarını 1 Aralık ve 22 Aralık mitinglerinde somut olarak gördük. Mitinge katılan sendika kortejlerinin açtığı pankartlarının arkası boştu. Mitinge katılım konusunda sendikaların ciddi hiçbir hazırlık yapmadıklarına somut olarak tanık olduk. Katılanlar işçi ve emekçilerin duyarlı kesimiydi. Ne KESK ne de işçi sendikaları hiçbir çalışma yürütmemişlerdi.

Sendika bürokratlarının bugün geldiği yer, komünistlerin öteden beri ifade ettikleri “sınıf içindeki sermaye ajanları” tespitinin yeni bir doğrulanmasıdır. İşçi sınıfının sorunlarına uzaktan yakından ilgisi kalmamış, büyük ölçüde sınıfa yabancılaşmış ve bürokratlaşmış bir kasttır bu. Sermayenin önemli bir dayanağı olan ve buna uygun davranan bu kast, sermayenin saldırılarının engelsizce uygulanmasının teminatıdır. Sermayenin çıkarları ve ihtiyaçları gereği savaşa Amerika’nın yanında girmeyi kabul ediyor Türk devleti. İki sınıfın çıkarlarını en açık şekilde yansıtan durumlardan biri olarak yaşanır savaşlar. İşçi sınıfı bu haksız ve kirli savaşa karşı mücadele alanlarına çıkarak cevap vermelidir.

H. Eren



Emperyalist savaş ve sınıfa yönelik saldırılar üzerine bir İETT işçisi ile konuştuk...

“Sokağa çıkmak gerekiyor”

- ESK son toplantısında işçi sınıfını köleleştirmeye çalışan iş yasasındaki değişiklikleri onayladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İşverenlerin 122 maddelik bir iş kanunu ön tasarısı var. Burda işçinin lehine olan hiçbir şey yok. Esnek üretimden geçici işçiliğe, kıdem tazminatlarımızın elimizden alınmasına varana kadar işçilerin, emekçilerin, çalışanların aleyhine bir sürü madde var. Biz bu yasanın toptan reddinden yanayız. Konfederasyonlara baktığımızda Türk-İş’in bu saldırılar için net bir politikası olmadığını görüyoruz. Hak-İş’in henüz bir şey söylediğini duymadım, DİSK ise 25 maddeden işçilerin lehine onlara evet, geriye kalan 10-15 madde tartışılabilir, kalanlar da reddedilmesi gerekir diyerek açıklamada bulundu. Belediye-İş’in geçtiğimiz haftalarda Afyon’da Başkanlar Kurulu toplantısı oldu. Orada da bu yasalar kabul edilemez diye karar çıktı.

Sendika konfederasyonları gerçekten sınıf örgütleri ise (tabii bugünkü sendikal önderlikler sendikalara sivil toplum örgütleri gözü ile bakıyorlar), bu saldırılara karşı net ve kararlı bir duruş sergilemeleri gerekiyor. Biz sendikalara sivil toplum örgütleri olarak değil, sınıf örgütleri olarak bakıyoruz. Dolayısıyla sınıf örgütleri de işçi sınıfının çıkarlarını savunan, haklarını daha ileriye götüren örgütler olmalı. Sınıfın aleyhine olabilecek tüm yasaları reddetmeli. Sendika merkezleri işverenlerle uzlaşarak bir anlaşmaya varırsa, emekten yana sendikaların biraraya gelerek aktif mücadele vermesi, kendi tabanlarını merkezlerden bağımsız olarak harekete geçirmesi gerekir.

Geçenlerde metalde toplusözleşmede yaşandı. Esnek çalışma İMF politikasıdır. Esnek çalışma metal sektöründe toplusözleşme maddesine alındı. Orda çalıştığın gün kadar sana para verecek, iş durumuna göre işe çağıracak/çağırmayacak, ona göre SSK primini ödeyecek vb. Bu da işçi sınıfının aleyhine. Bu yasanın 122 maddesine de karşı çıkmak gerekiyor.

- Sendikal cephede bu saldırıya karşı bir duruş söz konusu olmadığı gibi aksine bir uyum var. Bu konuda sınıf cephesinden ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki sendikalar devletin ihtiyaçlarına cevap veren bir sendikal anlayış izliyorlar. Devletin ihtiyaçlarına cevap veren bir sendikacılık yaparsanız sonuçları da böyle olacaktır. Emekçilerin çıkarlarını gözeten bir sendikacılık yaptığınızda durum tersi olacaktır. Bugün parlamentoda 5-6 sendikacı var, tek ses çıkmıyor. İş kanunu yasa tasarısında da bunların hiçbir şeylerini görmedik. AKP’nin milletvekillerinin 226’sı holding yönetimlerinden gelmedir. Bunlar geniş halk kitlelerinin umudu olacağız diyorlar, halkı kandırıyorlar. CHP ise danışmanlık yapıyor, hükümet olsaydı o da aynısını yapacaktı. İMF programlarını uygulayacağım diyen bir hükümet halk yığınlarının umudu olamaz. Bir yıl içerisinde biter.

Türkiye’de bir işçi sınıfı var diyoruz, ama işçi sınıfının var olduğu bir yerde işçi hareketinin olması gerekir. Yok, gelişen bir işçi hareketi yok. KESK’in geçenlerde sözüm ona yüzde beş ücret artışına karşı eylemi oldu. 250 kişi vardı, ki hemen hepsi solcuydu. Bu ülkede memurlar işçilerden daha ileride diye biliyoruz, ama böyle bir hareketlilik de yok. Ama olması gerekiyor. Aşağıdan yukarıya sendikalardaki işçi önderlerinin, sendika aktivistlerinin, şube yönetimlerinin harekete geçirilmesi gerekiyor.

- Dünya işçi-emekçilerinin ve halklarının en yakıcı sorunu olan emperyalist savaş başlamak üzere ve Türkiye de savaşın içinde olacak. Sizce bu savaşı durdurmak için ne yapılmalı?

Savaş onaylanamaz. Bizler dış politikada neyi merkezimize koymalıyız? Karşılıklı çıkarlara dayalı bir işbirliğini. Irak cephesinden baktığımızda, bizim Irak’la bir sorunumuz yok, Irak’ın bize bir zararı yok. Ortadoğu’da kardeş bir halktır. Bütün dünya halklarına böyle bakmalıyız. Ama savaş daha farklı bir şekilde hazırlanıyor. Savaş emperyalizmin pazar aramasıdır. Amaç Irak petrollerine el koymaktır. Bugün Saddam rejimine de evet diyecek bir halimiz yok. Daha dün Halepçe katliamını yaptı. Ama buna rağmen Irak’ta bir rejim sorunu varsa, bu Irak emekçilerinin sorunu olmalıdır. ABD’nin savaşı Ortadoğu’ya müdahaledir. Afganistan’da dün Taliban rejimi haşhaş üretip, eroin satıyordu. ABD bugün oraya giderek aynı haşhaşı kendi üreterek rantı kendisi yiyor.

Türkiye emekçileri ABD için ölmemeli, öldürmemeli. Savaşa kökten karşı çıkılmalı. Anketlerde Türkiye halkının yüzde seksenbeşi savaşın karşısında. Savaşı isteyenler Türkiye’nin egemenleridir. Hükümete gelince, savaştan yana olmak zorunda çünkü kan pazarlığını yaptı. Politikaları ve ekonomileri ABD merkezli olduğundan, ABD’nin yanında savaşa girmek zorundalar.

En büyük görev Türkiye’nin aydınlarına, soluna, sosyalistlerine, komünistlerine düşmektedir. Bunlar ne kadar savaşa karşı politika yapıyorlar, bu da çok önemlidir. Bugün Türkiye’de solda görünen birçok partinin savaş karşıtlığında çok ileride olduğunu söylemek mümkün değil. Bugün Kürt hareketinin temsilen bir HADEP’i, DEHAP’ı göremiyorsun. Bir ÖDP’yi de göremiyorsun. Karşıyım demekle olmuyor, sokağa çıkmak gerekiyor. Savaşı Türkiye’nin merkezine koyup artık kitlelere yön vermek gerekiyor. Hatta savaş başladığı dönemde savaşı boykot edecek etkinlikler, çalışmalar yapmalı diye düşünüyorum.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul