04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  >Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Amerikancı medya arsızlıkta sınır tanımıyor...

Emperyalist savaş ve sömürge basını

Yaklaşan Irak savaşı karşısındaki tutumuyla Amerikancı medya, Kurtuluş Savaşı yıllarının mütareke basınını bile aratıyor.

Artık bunlara Türk basını demek mümkün değil. Medya’da yazılıp-çizilenlere, savunulanlara bakıldığında, sanılır ki Amerikan basınını izliyoruz. Olay tümüyle Amerikan emperyalizminin çıkarları, istekleri, emelleri doğrultusunda ele alınıp yorumlanıyor. Yani, tam bir emperyalist “anayurt savunusu” söz konusu. Amerika dışında hiçbir ülke ve halkın (Türkiye’nin ve saldırı hedefi Irak’ın ve halklarının) hiçbir önemi yoktur onların gözünde. Varsa yoksa ABD çıkarları. Savaşın faturası bile ABD üzerinden hesaplanıyor. Ne kadar asker kaybedecek, ne kadar para harcayacak vb., vb... Amerikan saldırısının Irak’ta kaç sivilin ölümüne yol açacağı, evleri, okulları, hastaneleri, fabrikalarıyla baştan başa yıkılacak bir ülkenin yeniden inşasının bu halka ne bedeller ödettireceği hiç gündeme getirilmiyor. Aynı şekilde,Amerikan askeri olmasını hararetle savundukları Türk ordusunun, Amerikan çıkarlarını savunmak üzere gireceği komşu bir ülkenin topraklarında kaç genci bırakacağı da hesaba katılmıyor.

Buradan bakışla Amerikancı medyanın, mütareke basınına baskın çıkan (çünkü aynı kapıya çıksa da onlar manda, yani koruma istemeyi savunuyorlardı; bunlar ise katıksız birer sömürgecidirler) müstemlekeciliği insanın midesini bulandırmaya yetiyor.

Zaten böyle dönemler kimin ne olduğunu, neyin ve kimin hizmetinde olduğunu ve bu hizmete onları iten etkenleri de olanca çıplaklığıyla ortaya döker. Durumdan sebeplenme yarışında birbirlerinin kirli çamaşırlarını sergilemekten de kaçınmazlar. Nitekim, 18 Aralık tarihli Radikal’de yayınlanan “Medyaya Bush rüşveti” başlıklı haber “bizim” medyadaki Amerikan aşkının sebeplerine ışık tutması açısından önem taşıyor. Bu haberde Amerika’nın, “imajını düzeltmek için dost ülkelerdeki gazetecilere rüşvetle haber yazdırmayı da içeren propaganda atağına kalkacağı” söyleniyor (vurgular bizim). New York Times’ten aktarılan haberin devamında ise, “ABD lehine haber yapmaları için gazetecilere rüşvet vermek” dışında, “ABD politikalarını destekleyecek gösteriler düzenlemeleri için Pentagon’la açıktan bağlantılı olmayan taşeronlar tutmak, camilerin ve dini okulların nüfuzuna darbe vurmak için, müttefik ülkelerde ABD’nin finansal desteğiyle ılımlı dini okullar kurmak” gibi faaliyetler de bulunacağı söyleniyor.

Hatırlanacağı gibi, bu tür faaliyetler kontr-gerilla operasyonları kapsamında Amerika’nın çeşitli ülkelerde hep uygulayageldiği şeylerdir. Bir süredir, halklardan gelen tepkiler yüzünden kimi ülkelerde ya kontra örgütlere yönelik kovuşturmalar başlatılmış ya da yine aynı nedenle faaliyetlerine ara verilmişti. Amerika’da da yalan haber/kara propagandadan görevli OSI (Stratejik Nüfuz Bürosu) faaliyetleri açığa çıktığı için kapatılmıştı. Şimdi, 11 Eylül’den beri, Amerika’nın dışa yönelik saldırganlık kadar içerde de baskı yasalarının yanı sıra ülke içinde ve dışında kontra faaliyetlerini artırdığı görülüyor. Savaş koşullarında Türkiye’de de durumun farklı olmayacağı, her türden hak gaspının yanı sıra kontra faaliyetlerin de yeniden gündeme geleceği açık. Hele medyadaki kontra kalemlerin bgünden faaliyeti yoğunlaştırdığı gözönüne alınırsa.

Medyadaki Amerikan uşaklarının tek görevi kendi kalemlerini efendilerinin hizmetinde çalıştırmak da değil. Onlar herkesin kendi hizalarına gelmesi için de gayret gösteriyorlar. Örneğin; Milliyet’in “Washington’dan Yasemin Çongar’ı”, 30 Aralık ‘02 tarihli nüshadaki köşesinde herkesi, özellikle hükümeti “açık konuşma”ya davet etmekle kalmıyor, açıkça ifade edilmesi gereken görüşleri de Washington’dan dikte ettirmeye çalışıyor. “Körfez coğrafyasında, Irak diktatörünün zararını, cümle aleme açıkça anlatma lüksüne sahip birkaç ülkeden biri, Türkiye” imiş. Ve, Bush yönetimi “Saddam gitmedikçe, Irak’ı silahsızlandırmanın mümkün olmadığı kanısında” imiş. Bağdat ise, “BM kararlarını hayata geçirmeyi reddettikçe Washington’ın eline koz veriyor”muş.

Açıktır ki bu görüşler tümüyle Amerika’nın görüşleridir. Dünya halklarının ağız birliği halinde Amerika’yı saldırganlıkla suçladığı ve Irak halkının yanında (Saddam’ın değil) yer aldığı bir dönemde, Amerika’nın ağzıyla konuşup yazmanın tek bir açıklaması olabilir; kalemini emperyalizmin hizmetine sunmak, daha doğrusu satmak. Ama burada Çongar’ın kalemini kaça kiraladığı ile değil, Türk medyası üzerinden üstlendiği görevlerle ilgileniyoruz. Aynı çerçevede Çongar’ın yazısından birkaç alıntı daha yapmakta fayda var. Çongar, kendisi gibi satılık kimi kalemlerin bu vesileyle bir şeyler koparma kirli pazarlığına dahil olmasına da karşı. O, diğerlerinin aksine, Körfez savaşında “kaybetmedik, kazandık” diyor. Kazançlarımız arasında ise İMF yıkım programlarnı saymakta bir sakınca görmüyor. Yazısını hükümete akıl veren iki paragrafla tamamlayan Çongar’a göre hükümet, “Bağdat’ın silahsızlandırılmasında (Saddam’ın devrilmesinde) Türkiye’nin çıkarını görüyorsa ve Saddam sonrası konusunda söz sahibi olmak istiyorsa bu görüşlerini hepimizle paylaşmalı” imiş. Bu görüşler dediği de hükümetin benimsemesini istediği kendi görüşleri oluyor.

Amerika’nın kimbilir kaça satın aldığı bu kontracı kalemlerin temel argümanlarından biri Saddam’ın diktatörlüğü. Kimin desteğiyle diktatörlük kurabildiği ve yine kimin/kimlerin destek ve katkılarıyla kimyasal silahlara sahip olabildiği, doğal olarak gündem dışı bırakılıyor. Çünkü bu konulara girildiğinde suçun ve sorumluluğun adresi yine Amerikan emperyalizmine çıkacak. Bu yüzden doğal olarak kaçınıyorlar. Bugün Amerikan literatürüyle diktatörlüğe küfür/demokrasiye övgü yağdıran ve Bağdat’ın silahsızlandırılmasını hararetle savunan bu kalemlerin, Kürt halkının başına kimyasal silahlar yağarken, mazlum bir halk toplu kırımdan geçirilirken, Saddam’ın diktatörlüğünü akıllarına bile getirmemiş olması da Amerika için üstlendiklri rolü ortaya koyan bir gerçek.

Söz konusu olan kalemini kontr-gerillanın hizmetine sunmak olunca, medyanın farklı organlarından farklı kalemler de tek bir kalemmiş gibi aynı fikirleri aynı argümanlarla zerketmeye çalışıyorlar. Çongar’ından yaptığımız alıntıların çokça benzeri görüşler, Radikal’de İsmet Berkan ve Gündüz Aktan’ın kalemlerinden de akıyor. Berkan 28 Aralık ‘02, Aktan ise 1 Ocak ’03 tarihli gazetelerdeki köşelerinde hemen hemen aynı olan görüşleri savunuyorlar. Medyada böyle “düğmeye basılmışçasına” tek ses-tek görüş yayınlara artık aşinayız. Düğmeye, ister geçmiş pek çok olayda olduğu gibi içerden, isterse bugün olduğu gibi dışardan basılmış olsun, sonuçta kontr-gerilla medya üzerinden de olsa varlığını açıkça duyuruyor.

İsmet Berkan söz konusu yazısında “savaş zararları” konusunu işliyor. Ama o da bu savaştan zararlı değil kârlı çıkacağımız görüşünde. Gündüz Aktan ise bununla da yetinmiyor, tam bir yüzsüzlükle, Amerikan saldırısının Irak halkının da menfaatine olduğundan bahsediyor. Aktan’a göre, “Saddam iktidarda kaldıkça ekonomik ambargonun kalkması, petrol üretiminin eski düzeye çıkması, ekonominin büyümesi, biz dahil dış dünyayla ticaretin başlaması, çocukların ilaçsızlıktan, halkın yoksulluktan kurtulması yani Irak’ın bölge ve dünya ile ilişkilerinin normalleşmesi imkansız”mış. Elbette, saldırının Iraklı çocukları ambargonun yarattığı açlıktan kurtaracağı bir gerçek. Ölü çocuklar “şeker bile yiyemez ki!..”

Milliyet’in Mehmet Y. Yılmaz’ı da Aktan’la aynı iğrenç demagojiyi kullanmaya çalışıyor. Gazetesinin 1 Ocak tarihli sayısında yayınlanan köşe yazısında, Saddam’ın İran ve Körfez savaşlarında harcadığı paraların dökümünü verdikten sonra, Iraklı çocukların süt ve ilaç bulamadığı için ölmesini, uygulanan (Saddam’a değil bu halka) ambargodan önce söz konusu giderlere bağlıyor. Sonuçta da, “Saddam’ın oradan uzaklaştırılmasını sadece Bush’un ve ABD’nin bir kaprisi olarak görmek isteyenlere yeniden düşünmeleri için bu tabloyu” verdiğini ve “Saddam’ın gidişi”nin, “bütün bölgenin refahı için atılmış bir ilk adım” olacağını söyleyerek görevini tamamlıyor.

M. Y. Yılmaz’ın ve tüm kontracı kalemlerin görevi, açıktır ki, emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı çıkan, dolayısıyla Irak halkının yanında tutum alan halk kitlelerinin yanıltılmasını, Amerikan müdahaleciliğini desteklemese bile sessiz kalarak onaylamasını sağlamaktır. Ancak, bunu sağlamalarının imkansız olduğunu, Türkiye’de ve Ortadoğu’da Amerikan uşağı olmanın bedelinin ise çok ağır olacağını pek yakında onlar da görecektir. Bundan kuşku duyulmamalıdır.