04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kültürel yozlaşmaya karşı
sosyalist kültürü geliştirelim!

Televizyonu açtığımızda birkaç istisna dizi, film ve program dışında kültürel yozlaşmanın yaygın olduğu ve topluma yayıldığı bir bataklıkla karşılaşıyoruz. Reyting savaşı içinde adeta birbiriyle yarışır nitelikte programlar, filmler ve dizilerle dolu televizyonlar. Öyle ki haberler bile reyting savaşının bir malzemesi olarak kullanılıyor. Haber vermekten çok, daha fazla izleyici çekme kaygısı duyuluyor. Taraflı ve manipüle edici haberler bile, yaklaşık bir saatlik haber programlarının ancak 15-20 dakikasında yer alıyor. Geri kalan sürede manken ya da futbolcuların özel yaşamı, en yoz ve bayağı yönleriyle yer alabiliyor. Televizyonu böyle olan burjuvazinin basını da hiç farklı değil.

Ön sayfada manken bacakları,
Arka sayfada futbolcu bacakları
İki bacak arasında
Burjuva medyası

Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil bu dizelerle burjuva medyasını son derece isabetli ifade etmiş. Tam da bu sözlere denk düşen reklamları unutmamak gerekiyor. Tüketim toplumu dediğimiz kapitalist toplumda, sermaye için reklamların paha biçilmez bir önemi var. Bir kapitalist ürününü pazara sunarken üretenin ücretlerinden önce reklam harcamalarını zorunlu gider hesabına katıyor. Çünkü reklam harcamaları, ücretlerden daha fazla bir miktar tutuyor. Hele işsizliğin sürekli arttığı bir toplumda, malı üretmekten çok satmak, kapitalist için daha öncelikli oluyor. Elbette, kapitalist için, tek kâr kaynağı olan artı değerin üretildiği üretim de önemlidir. Ne var ki toplumun ihtiyaçlarına göre değil, daha çok kâr için üretimin yapıldığı kapitalizmde malı satmak neredeyse üretmeten daha önceliklidir. Kapitalist için reklamın önemi de buradan geliyor. Bunun toplumdaki yansıması ise, reklam kuşatılmışlığı içinde, tüketime yönelmek oluyor.

Televizyonlarda reklamlar neredeyse reyting rekorları kırıyor. İşçi ve emekçiler de dahil olmak üzere insanlar, temel ihtiyaçlarından çok, reklamlarda en çok gösterilen metayı satın alıyorlar. Bu tüketim çılgınlığında reklamların payı küçümsenemez. Bu da kültürel yozlaşmadan başka bir şey değildir. En yoksul ailelerde bile, tüm imkansızlıklara rağmen, gözle görülür bir marka düşkünlüğü vardır. Özellikle genç bireylerde… Sözünü ettiğimiz kültürel yozlaşma sadece tiyatroya gitmek ya da kitap satın almak yerine en çok reklamı verilen bir markayı almakla sınırlı değil. Düpedüz aç kalma pahasına, ucuz ama kaliteli bir kot pantolan almak yerine, markası “tanınmış” ama çok pahalısını almak gibi geniş ve yaygın bir alanı kapsıyor kültürel yozlaşma.

Bir başka örnek de biri bizi gözetliyor (BBG) saçmalığının epeyce geniş bir kitle tarafından izleniyor olması. Bu da yaşanan kültürel yozlaşmanın başka bir göstergesidir. Sonrasında BBG evinde bulunanların neredeyse tümünün ünlü olması, bu saçmalığın ne denli izlendiğini göstermektedir. Günlerce yoz ilişkiler dakika dakika takip ediliyor. Adeta yozluk yarışı yapılıyor BBG evinde. Ve burada kazananlar en fazla yozlaşmış kişilikler oluyor.

Aynı şekilde yarışma programlarının en pespayeleri ve en aşağılayıcı olanları da en çok izlenenler arasında. Bu tür yarışmalarda insanlar öylesine aşağılanıyor ki, onurlu birisi değil bu yarışmalara katılmak, izlerken bile öfkelenir. Ama çoğu düştüğü durumun farkında bile değil. Tıpkı küfretmek gibi. Küfretmenin kötü bir şey olduğunu söyleyenler bile, farkında olmadan küfrederler. Bu kişilerin değil, toplumdaki kültürel yozlaşmanın bir göstergesidir.

Toplum giderek yozlaşıyor. Bireycileşmeye, bencilleşme topluma pompalanıyor. Kapitalistler bencilliği, “bireysel özgürlük” gibi küçük-burjuva özentileri kamçılayan bir sözle süslemişlerdir. “Bireysel özgürlük” adı altında toplumsallık dışlanır. Bu şekilde toplum tek tek bireylere bölünür. Bu tek tek oluşta kapitalistten başka kimse birey olamaz, ama kapitalist de dahil, herkes bireycileşir. Bir anlamda herkes batmakta olan geminin “gemisini kurtaran kaptanı” olur. Fakat gemisini kurtaran yalnızca kapitalisttir. İşçiler ve emekçiler ise boğulma pahasına kapitalistin gemisini kurtarmasının malzemesi olurlar.

Kapitalist, üretim anında çalışma yaşamını böler, parçalar. Böylece işçi ve emekçileri üretim sürecine yabancılaştırır. Oysa ki üretim toplumsaldır, ama kapitalist gerek çalışma biçimiyle, gerekse düşük ücret ve işsizlik tehdidiyle işçi ve emekçileri böler ve parçalar. Ortak çıkarları için birlikte hareket etmesinin önüne geçer.

Aynı işçi-emekçi kapitalisten çizdiği sınırlarda beslenmeden barınmaya dek tek başınadır. Bütün bu koşullar bireycileşmenin altyapısını oluşturur. Üst yapısını, yani ideolojisini ise kültürel planda gerçekleştirir. Öncelikli olarak eğitimle sağlar bunu. Okullarda verilen eğitim bireyci burjuva ideolojisiyle yüklüdür. Daha rahat ve daha çok para kazanmak için üniversite bitirmek bugün hala yegane yol olarak gösterilmektedir. Bu bile başlı başına bireyci burjuva ideolojisinin yalın bir yansımasıdır.

Bugün burjuva medyası eriştiği güçle bireyciliği daha güçlü yaymaktadır. Utanma, aşağılanma duygusu toplumsal bir olgudur. İnsan başkalarına karşı utanır ve aşağılanma hissine kapılır. Dünyası kendinden menkul bir bireyci için başkaları yoktur ki utansın. Aşağılayıcı bir yarışma programında bireyci için esas olan o yarışmadaki hediyeyi kazanmaktır. Bunun dışında hiçbir şeyin anlamı ve önemi yoktur. Aç kalmak pahasına pahalı marka bir eşya satın almak da halk dilinde hava atmanın bir aracı olarak, bireyciliktir.

Bireycilik kısaca kendini düşünmek olarak tanımlanabilir. Ancak bir işçinin, emekçinin bireycileşmesi kendini düşünmesi anlamına gelmiyor. Bireycilikten kaynaklı kültürel yozlaşmayı yaşayan bir işçi, esasta farkında bile olmadan kapitalistlerin çıkarına hareket eder. Bugün çevremizde bunun örneklerini fazlasıyla gördüğümüzden, ayrıca detaylandırmaya gerek yok.

Yaşanan kültürel yozlaşmaya dalgakıran olacak ve alternatif olarak sosyalist kültürü geliştirecek olanlar komünistler ve devrimcilerdir. İşçi Kültür Evleri bunun birer mevzileridir. Bir alternatif kültürden sözediyoruz, ama bu kültür yoktan varedilmeyecektir. Yazının başından beri, bireyci burjuva ideolojisinden, buna bağlı olarak kültürel yozlaşmadan sözettik. Yozlaşmanın toplumun geniş bir kesimine yayıldığı bir gerçekliktir. Ama öte yandan toplumsal kültür diğerinden ayrık olarak değil, onun bağrında yaşamaktadır. Arkadaşı işten atılan bir işçi işyerinde arkadaşı için hiçbir şey yapmazken, evinde bir lokma ekmeği aynı arkadaşıyla paylaşmaktadır. Bu türden örnekler çoğaltılabilir.

Yaşam kültürel yozluk ve toplumsal kültürün içiçe geçtiği örneklerle doludur. İşte bu örnekleri, gazete sayfalarımıza taşımalıyız. Bireyciliğe karşı toplumsal davranışlar, toplumsal kültür, sosyalist kültürün tomurcuğudur. İşçi sınıfı ve emekçi yığınları sadece açlık ve sefalete karşı birlik olmak gerekliliğinden değil, aynı zamanda bu tomurcuktan yakalayıp çekeceğiz. Öyle ki, ulaşmak ve çekmek için elimizi uzattığımızda, elimize ilk gelen bu tomurcuk olacak.

Bizden bir bildiri dahi alıp okumayan bir işçinin evine giderek okuduğumuzda, bize bir tas çorbayı gönül zenginliğiyle sunacaktır. İşçi ve emekçilerin sosyal ortamlarına, yaşamlarına kapitalist kültüre karşı sosyalist kültürün yansıdığı yayınlarımızla ve devrimci değerlerimizle de girelim.

M. Atak