04 Ocak '03
Sayı: 01 (91)


  Kızıl Bayrak'tan
  Geride kalan yılın siyasal tablosu...
  ABD uşakları kirli pazarlıkları tamamlamak üzereler...
  Bu ülke, bu halk satılık değil!
  Emperyalist savaş ve sömürge basını
  ESK yeniden sahnede...
  2002 yılında sınıf hareketi
  2002 yılında kamu emekçileri hareketi
  2002 emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadele yılı oldu...
  Saldırılara karşı topyekûn mücadeleye!
  Irak'ta 'canlı kalkan' olmak
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/2
  >Gençlik hareketinin bir yılı
  Yasa mecliste, öğrenciler eylemde
  Emperyalist savaş karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş/3
  Takiyyeci Amerikancılar...
  Sendika bürokratlarının savaş karşısındaki tutumu
  Ordu: Sermaye düzeninin bekçisi
  Kültürel yozlaşmaya karşı sosyalist kültürü geliştirelim!
  Almanya'da sınıfa saldırılar...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi açılıyor!..
  Yarım kalmış işler yılı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
2002 yılında sınıf hareketi...

Zayıf ve dağınık bir tablo

Sınıf hareketi son yıllarda gözle görülür bir gerileme içinde. Nispi çıkış çabalarına rağmen 2002 yılı bu gerilemenin daha da derinleştiği bir yıl oldu. Sermayenin alabildiğine yoğunlaşan saldırılarına, bunun sonucunda işsizlik, yoksulluk ve sefaletin büyüyüp yaygınlaşmasına, artan hak gasplarına karşı sınıf cephesinden tok bir ses yükseltilemedi.

Grevsiz geçen bir yıl

Sınıf hareketindeki mücadele dinamizminin belli başlı göstergelerinden birisi grevlerdir. 2002 yılı bu açıdan son derece zayıf geçmiştir. Sözü edilebilir çapta herhangi bir grev yaşanmamıştır.

En ciddi grev lastik sektöründe gündeme gelmiş, fakat Bakanlar Kurulu lastik işçisinin üç temel fabrikada başlatmak üzere olduğu grevi yasaklamıştır. Belediyelerde tıkanan TİS’ler sonucu grev aşamasına gelinmiş, fakat sendikaların tutumu buna engel olmuştur. Adana SASA’daki grev ise daha birinci gününde işçiden habersiz anlaşma imzalayan sendikacılar sayesinde bitirilmiştir. Az sayıda işçiyi kapsayan tekil grev örnekleri elbette bu yıl da yaşanmıştır. Ancak bunlar da sınıf hareketinin genel tablosunu etkilemekten çok uzak kalmıştır.

Bu örneklere bakıldığında da görülebileceği gibi, 2002 yılının grevsiz geçmesinin nedeni sınıfın grevden uzak durması değildir. Sendikaların mücadele kaçkını uzlaşmacı tutumları ve sermaye devletinin sınıf hareketine kan taşıyacak nitelikteki eylemlere karşı izlediği yasakçı ve engelleyici politika bunda en büyük rolü oynamıştır. Grev ve toplusözleşme hakkının sistemli bir sermaye saldırısıyla karşı karşıya olduğunu da dikkate almak gerekir. Sermaye bu hakları daha rahatından gasp edebilmek için öncelikle kullanılamaz hale gelmesi yönünde sistemli bir çaba sarf etmektedir. Sendikal ihanet çeteleri de bu konuda sermayeye önemli yardımlarda bulunmaktadır.

Sonuçsuz kalan direnişler

2002 yılı içerisinde bir dizi işyeri direnişi gündeme gelmiştir. Bunlardan en akılda kalanları Paşabahçe, İzmir Tekel ve İsdemir taşeron işçilerinin gerçekleştirdikleri direnişlerdir. Daha başka bir dizi direniş örneği saymak da mümkündür.

İşçilerin büyük özverileriyle hayata geçirilen, işçi ve emekçi yığınlarca sempatiyle karşılanan bu direnişler ne yazık ki hemen hiçbir kazanıma yol açmaksızın şu veya bu biçimde bitmiştir. İşçilerin güçlü taban örgütlenmelerine sahip olmadığı koşullarda direnişlerin kaderi bir biçimde sendikacıların eline teslim edilmiştir. Sendikacılar ise bir taraftan direnişleri sahiplenir görüntüsü verirken, diğer taraftan sermaye ile en çirkin pazarlıklara girmekten kaçınmamıştır. Sadece İsdemir’de süreç bir parça farklı işlemiş, taşeron işçileri sendikadan bağımsız bir taban örgütlülüğü yaratma çabasına girişmişlerdir. Fakat iyi bir başlangıç yapılmasına rağmen bu başarılamamıştır. İşçilerin geçici olarak sağlanan iç birliği bir takım nedelerden dolayı parçalanınca direniş de sona ermiştir.

Zayıf ve dağınık eylemler

İşçi sınıfı 2002 yılı boyunca değişik nedenlerle eylem alanına da çıkmıştır. Fakat önceki yıllarla ve o yıllarda gerçekleştirilen eylemlerle karşılaştırıldığında, 2002 yılındaki eylemler sayıca az, katılım ve düzey itibarıyla zayıf geçmiştir.

Merkezi eylemlerin yerini hemen tümüyle işyerlerine ya da bir bölgeye daralmış eylemler almıştır. 2002 yılı içerisinde özellikle kamuda tasfiye saldırısına ve kamu kuruluşlarının bölge müdürlüklerinin kapatılmasına karşı ülkenin pek çok yerinde bu türden sayısız eylem gerçekleştirilmiştir. Fakat dağınık ve cılız olduğu ölçüde bu eylemler kendi yerelinde geçici gündemler yaratmanın dışında herhangi bir genel etki yaratmamıştır.

Sendika bürokratları denetimden çıkabileceği endişesiyle merkezi eylem örgütlemekten kaçınmaktadırlar. Bunun yerini 15 Mayıs’ta Güvenpark’ta yaptıkları türden “işçisiz eylem” soytarılıklarıyla doldurmaya çalışmaktadırlar. Fakat güçlü merkezi eylemlerin gündeme gelmemesinin belirleyici nedeni sendikaların bu tür eylemler örgütlemekten vazgeçmiş olmaları değil, sınıf tarafından bu barikatı aşacak örgütlenme yeteneğinin ortaya konulamamış olmasıdır. Nitekim sendikalarca düzenlenen eylemler bir yana bırakıldığında, emperyalist savaş karşıtı ya da hücre karşıtı eylemlere de işçi katılımı çok cılız kalmıştır.

Sendikal ihanet barikatının aşılamaması

Saldırılara karşı sözü edilebilir bir direniş ortaya koyamayan sınıf hareketinin önündeki en önemli engellerden biri şüphe yok ki sendikal ihanet barikatıdır. Özellikle üç işçi konfederasyonunun başını tutan sermaye işbirlikçisi çeteler, sınıfın eylem isteğini boşa çıkarmak, tepkisini törpülemek konusunda burjuvaziye paha biçilmez hizmetler sunmaya devam etmişlerdir. Hatta ihanetin inceltilmiş biçimlerini bile artık bir yana bıraktıklarını, gerçek sınıfsal konumlarını rahatça sergiler hale geldiklerini söylemek mümkündür.

Öyle ki sendikal ihanetin son yıllardaki en önemli temsilcisi Bayram Meral, emperyalizmin ajanı, yıkım programlarının mimarı Kemal Derviş’le birlikte CHP’den milletvekilliğine aday olmuş, bunu da mecliste işçilerin haklarını savunmak için yaptığını utanmadan savunmuştur. Hem Türk-İş’in hem de DİSK’in seçimlerde CHP’yi destekleyen bir pozisyona girmeleri, kısa bir süre öncesine kadar Kemal Derviş şahsında İMF programına karşı söyledikleri sözlerin birer aldatmacadan ibaret olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Örgütlenme sorununun çözülememesi

Sınıf hareketi açısından örgütlenme sorununun çözülememesi ile sendikal ihanetin aşılamaması sorunu arasında organik bir bütünlük vardır. Sendikal ihanet çeteleri, sınıfı denetleme gücünü asıl olarak sınıfın kendi çıkarlarına dayalı örgütsel araçlara sahip olmamasından almaktadırlar.

Sendikaların denetiminin dışında, sınıfın bağımsız çıkar ve taleplerine dayanan, öncü ve ilerici işçilerin inisiyatifi üzerinde yükselen taban örgütlenmelerini yaratma konusunda 2002 yılında da kayda değer bir mesafe kat edilememiştir. Sınıf devrimcilerinin bu konuda sağlam bir bakışa sahip olmaları ve bunun gereği bir çabayı güçleri ölçüsünde ortaya koymaları, bu sonucu değiştirmeye yetmemiştir. İsdemir’de çalışan taşeron işçilerinin taban örgütlülüğü yaratma konusundaki çabası bu konudaki en ileri örneği oluştursa da, o da başka engellere takıldığı için genel bir etki yaratmaktan uzak kalmıştır.

Sınıfı saran umutsuzluk ve çaresizlik

Sermayenin saldırılarının önceki yıllara göre daha da yoğunlaşması, işsizliğin, açlık ve sefaletin yaygınlaşıp derinleşmesi; buna karşılık tepkilerin ve karşı koyma isteğinin gerek sermaye devleti gerekse sendikal ihanet şebekesinin manevra ve politikalarıyla bastırılması, boşa çıkarılması... Bu durumu tersine çevirmek için gerekli politikaların ve örgütsel araçların ise sınıfla buluşamaması ya da yaratılamaması...

Bütün bu etkenlerin şu anda gözlenen sonucu, sınıfın geniş kesimini etkisi altına alan bir umutsuzluk ve çaresizlik ruh halidir. Hem işçi sınıfının geniş yığınları hem de sınıfın öncüleri denebilecek unsurlar sendika yönetimlerine ve bunun uzantısı olarak sendikal örgütlenmeye karşı derin bir güvensizlik içindedirler. Yaygınlaşan işsizlik ve işten atılma korkusu sendikal mücadeleden uzak durma tutumunu ayrıca beslemektedir.

Tüm bunlara devrimci ve reformist hareketin birbirinden farklı nedenlere dayalı olsa da sınıfa yabancı tutumları, sınıf devrimcilerinin sınıfa dönük çabalarının şimdilik yeterli olamaması gibi nedenler de eklendiğinde, mevcut tablo daha rahat anlaşılmaktadır. Sınıf hareketine bilinç taşımada ve onu siyasallaştırmada şu ya da bu ölçüde katkısı olabilecek politik akımların içinde bulunduğu durum sınıf hareketinin bir çıkış yaşamasını ayrıca zora sokmaktadır.

Çözüm devrimci siyasal müdahalenin güçlendirilmesinde yatıyor

Yılların birikimine karşın sınıf hareketinin bugün içinde bulunduğu durumun iç karartıcı olduğuna şüphe yoktur. Fakat bu durumu tersine çevirmenin imkansız olduğunu düşünmek için bir neden de yoktur. Çünkü bu duruma yol açan nedenler de, çözümü neyin kolaylaştıracağı da bir sır değildir. Yapılması gereken, sınıf hareketine devrimci siyasal müdahaleyi çok daha güçlü bir biçimde sürdürmek, değişik örgütsel araçları ve mücadele yöntemlerini devrimci bir yaratıcılıkla kullanılabilmektir. Sınıf kitlelerinde alttan alta biriken öfke ve tepkinin dışa vurmasını kolaylaştıracak çok yönlü bir çaba içinde olmak, bize rağmen patlak verdiğinde ise onu kucaklayıp yön verebilecek bir hazırlık ve örgütlülüğe sahip olabilmektir.

Yeni hükümetin emperyalizmin emrinde bir sömürü ve savaş hükümeti olduğu ortaya çıktıkça, İMF politikalarının uygulanması daha da dayanılmaz bir hal aldıkça ve emperyalist savaş Türkiyeli işçi ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkilemeye başladıkça sınıf hareketine politik müdahalenin imkanları daha da artacaktır. Yeni yılda en büyük sorumluluk bu imkanları gerektiği gibi değerlendirebilmektir.



Grev hazırlığımız, satış sözleşmesiyle
boşa çıkartıldı

TİSK ile aynı işkolunda yetkili sendikalar olan TEKSİF, DİSK Tekstil ve Öz İplik-İş sendikaları arasında Ağustos ‘02 tarihinde başlayan TİS görüşmeleri 21 Aralık ‘02 tarihinde sonuçlandı.

TEKSİF grubun en güçlü sendikası olarak katıldığı işkolu sözleşmesinde çelişik bir durumdaydı. Bu çelişki işkolunun çalıştırdığı işçi sayısı ile ilişkilidir. İşkolu barajı 360 bin olarak tespit edilmiş, yeni bir tespite ihtiyaç duyulmamıştır. Oysa işkolu, Türkiye’nin en kalabalık işkoludur. İşçi sayısı gerçekte 3 milyonu bulmakta, fakat bunun 2 milyonu kayıt dışı çalıştırılmaktadır. Sonuç olarak kayıtlı bir milyon işçi görülüyor. Bu yaklaşımla bakıldığında, 2822 sayılı yasanın 12. maddesinde tarif edilen %10’luk üye oranı en az 100 bin üyeyi zorunlu kılar. Oysa Tekstil işkolunda toplam 66 bin işçi sendika üyesidir ve bunun da 50 bini TEKSİF üyesidir. Verdiği tavizin karşılığı olarak dokunulmayan 36 bin kişilik baraj sayısını aşan tek sendika TEKSİF’tir.

Dolayısıyla, her ne kadar “grubun en güçlü sendikası”olsa da, TEKSİF de dahil diğer sendikalar TİSK’in “yetkisizlik” tehdidinin muhatabı olarak TİS görüşmelerine katıldılar. DİSK ve Hak-İş sendikaları da TEKSİF’in gözüne bakarak hareket ettiler, TEKSİF’e yedeklendiler. Onlarca yıldır büründükleri masum kuzu pozlarına yine büründüler. Şimdi ise çok da haklı olmadan “TEKSİF sattı” diyebilecekler.

TEKSİF’in sattığı doğrudur. TEKSİF onyıllarca hep sattığı için bu konuda ustalaşmıştır. Çok kolay ve gönül rahatlığı ile satıyorlar. İşçiler buna izin verdiği sürece de satacaklar.

Çok önemli bir süreçtir bu, hep satılanlar satanlara küfreder, hakaret eder. TİS görüşmeleri esnasında da, öncesinde de, sonrasında da bu edebiyat her deneyimli işçi tarafından sıklıkla yapılmaktadır. Esas olarak bu satış edebiyatını yapanların aynı zamanda satış listesinde yer aldıklarını görmek mümkündür.

TİS’lerde görüşmeler bu kez çok hızlı sonuçlandı. TİSK’in hiçbir artı önermemesi ve önceki sözleşmeleri gerileten istemleri peşinen uyuşmazlığa yolaçmıştı. Halbuki TEKSİF’in önerisi oldukça vasattı. TEKSİF %25 iyileştirme ve düzenli enflasyon artışı talep etti. Başka hiçbir öneride bulunmadı. Kasım ayı başında tarafsız hakeme gidildi ve 7 gün sonra hakem raporları verildi. Hakem %10 iyileştirme ve aylık %2’lik bir artış talep etti. Önce işveren sonra da işçi sendikası raporu “kabul edilemez” bulduğunu açıkladı. Kasım ayının sonuna doğru da grev kararı alındı.

Greve ilk çıkacak işyerlerinin başında bizim işyerimiz geliyordu. 23 Aralık olarak belirlenen ilk greve çoğunluğu dokuma sanayiinde çalışan toplam 8 bin işçinin katılması öngörülmüştü. Oluşturulan grev komitesinde yer aldık. Aktif çalışmalar yapmak üzere görevlendirmelerde bulunduk. Asıl olarak işyerinin tüm birimlerinde, yemekhane, servis ve soyunma dolaplarında yaygın grev propagandası yapmayı kararlaştırdık. Grev olmayacağını net olarak öngörüyor olsak bile, satış olabileceği veya grevde yaşanacak olumsuzluklara ilişkin konuşmalara taraf olmayacağımıza karar vererek, azimli bir çalışma yürütmeye başladık.

Çalışma programının bir gereği olarak çevremizdeki işyerlerinden grev kararı asılı olanlara ziyaretlerde bulunmayı, varsa grev komitesi ile yoksa temsilciliklerle ilişki kurarak kendi çalışmalarımıza ilişkin bilgiler verip onlardan bilgi almayı ve motivasyon sağlamayı önümüze koyduk.

Yaptığımız kısa ziyaretlerde hiçbir grev hazırlığına rastlamadık. Birer ziyaret de diğer sendikalara yaptık. Onlarda da hiçbir hazırlığın olmadığını gördük. Ufukta grev görülmediğinden oldukça emin olmamıza rağmen, ilk kararlarımıza eksiksiz uymayı bir görev bildik. Aksi söylemlerin önünü kestik. Esas olarak olumlu ve olumsuz koşulları değerlendirdik.

Avantajlarımız şöyleydi: Dokuma sanayii tam kapasite çalışmaktadır, işveren önemli dokuma fabrikalarında greve tahammül edemez. Üretim son derece gereklidir. Bu nedenle kombine, yani tüm dokuma ünitelerinde üretimin durması müthiş bir sonuç yaratacaktır. Öte yandan işveren sendikası kombine bir grevde dayanışma aidatı ödeyemez veya telafi edemez görünüyordu. Ancak küçük çaplı grevler telafi edilebilirdi. Bu araştırmalarımızın bir sonucu olarak grevimizin çok başarılı olacağını öngörüyorduk. Olumsuzluklarımız ise; kış ve para sorunu olarak görülüyor, tartışmalarda yerini böyle alıyordu. İyi bir organizasyon ile bu sorunları aştık mı -ki aşacağımız kesin görünüyordu- hiçbir sorun kalmayacaktı.

Biz bu çalışmaları yürütürken 21 Aralık Cumartesi günü TİS görüşmeleri için Halit Narin (TİSK Başkanı) bir randevu verdi. Biz bu haberi alınca görüşmede satış olacağı kaygısıyla hemen tavır aldık: “Sendikamız bu görüşmeyi kabul edemez!” Bu kararı hemen sendikaya ilettik. Merkezi TİS komisyonu bize rağmen görüşmeyi kabul etti. Gece saat 23:00’de sözleşmenin imzalandığı haberi geldi. Bu hareketliliğin temel nedeni bizlerde görülen kararlı grev hazırlığı oldu.

İmzalanan TİS, özünde birçok ekonomik ve demokratik hakların silindiği bir sözleşme olarak, gelecekteki çetin dönemin ve bu döneme sert hazırlıklar yapmanın gerekli olduğunu hatırlatan bir belge olarak önümüzde durmaktadır.

TEKSİF üyesi bir işçi