21 Aralık '02
Sayı: 49 (89)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş için son hazırlıklar
  Kapıda bekletilen Türkiye ve ABD-AB kapışmasının yansımaları
  AB'nin Kopenhag Zirvesi...
  Kopenhag Zirvesi'ne karşı protesto gösterileri...
  Düzen siyasetinde Kıbrıs sancısı
  Mali milat yasası uygulamaya sokulmadı...
  Kamu emekçilerini de işsizlik bekliyor
  Savaş hazırlıkları hızla tamamlanıyor
  Emperyalist savaşa karşı alanlara!
  Ekim Gençliği'nden...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş
  Adana Öncü İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
  Venezüella'daki gelişmeler üzerine...
  Latin Amerika'da neo-liberal saldırıya karşı kitlelerin büyüyen öfkesi...
  Hüseyingazi İşçi Kültür Evi coşkulu bir şenlikle açıldı
  Tekstilde grev silahı vazgeçilmez seçenek olmalı
  19 Aralık katliamı protestoları...
  Feride Harman'ı şehit verdik...
  Düzendeki çok yönlü çürüme ve devrimci sınıf alternatifi
  19-22 Aralık katliamı ve direnişi
  Irak'ın tercümesi Venezüella
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Irak'ın tercümesi Venezüella

Umur Talu

Saddam'ın kim olduğundan, Irak'ın elinde ne tür kitle imha silahı imkanları bulunduğundan ve resmen ileri sürülen binbir gerekçeden bağımsız olarak, işin özünü uzaktaki bir ülke açık ediyor. ABD'nin Irak ısrarını anlayabilmek için... Arapça'dan, İngilizce'den İspanyolca'ya geçmek gerekiyor. Tercüme gerekiyor. Saddam yerine, Chavez adını telaffuz etmek yetiyor. Bizi de içine çekmek isteyen savaşın manasını iyice kavrayabilmemiz için, sınırlarımızdan çok öteye uçup Venezüella'yı anlamlandırmamız yetiyor.

* * *

ABD, şu sırada, aynı anda, iki kişiyi devirip iki ülkenin kaderinde belirleyici olmak, askeri ya da politik olarak işgal etmek peşinde. Biri, Saddam. Diktatör, zalim. Tamam. Ama diğeri, Venezüella'nın seçilmiş başkanı. Chavez. Arkasında yüzde 57 oy var. 11 Nisan'da kendisini deviren ABD destekli darbenin ardından tekrar başa geçtiğinde, darbenin aktörlerini öyle idama filan yollamamış biri. Biri, Irak. Belki komşuları için tehdit oldu, belki hâlâ öyle bir potansiyeli var. Tamam. Ama diğeri, ne komşuları için tehdit oldu, ne olma ihtimali ve niyeti var. Birinde savaş, diğerinde önce darbe, şu sırada da genel grevler ve erken seçim baskısı.

ABD'nin arsız yönetimi her iki ülkeyi de istiyor. İstiyor, çünkü birinin diktatörlük, diğerinin demokrasi filan olması fark etmiyor. İkisinin de önemli petrol ülkeleri olması kafi geliyor. İkisinin de dünyanın en ciddi petrol rezervlerine sahip olması... Ve ikisinin de şu an için, petrolcü-silahçı-arsız ABD yöneticileri ile petrol şirketlerinin kontrolü dışında bulunması çıldırtıyor.

* * *

Irak'ın tercümesi, bu yüzden, Venezüella'dan, hatta Saddam'ın tercümesi de o yüzden Chavez'den geçiyor. Çünkü, IMF'yi, uluslararası bankaları, büyük petrol şirketlerini ve ABD'yi takmayan ekonomi politikasıyla, 'popülist' Chavez hem, en azından bölgesine, kötü örnek oluyor, hem tehdit oluşturuyor. Darbeyi tezgahlatan, darbenin ardından işveren örgütü başkanı Carmona'nın aceleyle başa (ve boşa) geçmesine neredeyse alkış tutup sonra avucunu yalayan ABD, şimdi acil erken seçim için bastırıyor. Oysa, Venezüella anayasası, seçilmişlerin, dönemlerinin yarısına gelmeden, demokratik yolla da olsa alaşağı edilmesine geçit vermiyor. Ama, ABD'nin umrunda değil.

O, bir an önce devirmek ve ülke ile petrolüne kesin hakim olmak istiyor. Irak savaşı sırasındaki muhtemel bir petrol krizinde, dünyanın beşinci büyüğü Venezüella'nın varillerini garanti edebilmek için.

Çünkü;

Yılbaşından itibaren, bu ülkede iki önemli yasa devreye giriyor. 'Ley de Tierras' denilen yasa, büyük toprak sahiplerinin üretime açmadıkları toprakları topraksızlara vermeyi ve toprak spekülasyonunu önlemeyi amaçlıyor. Asıl sorun ise, yeni petrol yasası. Sözde devlete ait olan ama, 20 yıllık bir süreçte, gelirlerinin yüzde 80'i devlete giderken şimdi aracıların, büyük şirketlerin, yerli temsilcilerinin o yüzde 80'e hakim olduğu petrol devi PDVSA'nın fiilen devletleştirilmesi, elde edilecek gelirle yoksullara konut ve gıda sağlanması gündemde. Bu yasa, ExxonMobil gibi petrol şirketlerinin imtiyaz vergilerini de yüzde 16'dan yüzde 30'a çıkarmayı hedefliyor.

* * *

Bütün mesele bu. Petrol, gaz, enerji. Her coğrafyada onun kontrolü.

Afganistan vesilesiyle Orta Asya'da da, Saddam diktası gerekçesiyle Ortadoğu'da da, Venezüella demokrasisinde de, Alaska'nın doğal korumaya alınmış kıyılarında da, Endonezya'da da. Bahane her zaman var. Güç ve arsızlık, bahaneyi üretiyor. Irak'la ne kadar komşuysak, bir açıdan Venezüella ile de komşuyuz. Anlayabilmek için, sınırları oraya kadar uzatmak gerekiyor.
Not: Venezüella'da ABD'nin manipülasyonunun asıl maşalarının, aynı anda hem petrol aristokrasisi, hem de petrol işçileri olması, işverenler ile bazı sendikaların elele, yoksullardan yana bir iktidarı devirmeye çalışması, 'sağ-sol' gibi kavramlar ve kimi kavrayışlar açısından herhalde ilginç.

(Star, 16 Aralık 2002)



“Geldikleri gibi giderler” (mi?)

Ergin Yıldızoğlu

Duyumlar şöyle: ABD, Irak Savaşı için Türkiye’den ikisi Karadeniz'de (!?) diğerleri Akdeniz'de olmak üzere çok sayıda liman, bu limanlar için de “bildirimsiz kullanma hakkı”, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 6-7 havaalanı istemiş; 100.000’den fazla askerini de ülkemizde konuşlandıracakmış. Diyelim ki Türkiye bunlara izin verdi, ABD güçleri ülkemize geldi. Peki bu güç ne zaman gider?

Yeni jeopolitik ve petrol

Eğer yaşanan konjonktürün Irak'ta bir rejim değişikliğiyle sınırlı olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Bugün tüm Ortadoğu köklü bir jeopolitik yeniden yapılan(dırıl)manın eşiğinde. Bu süreç belki 11 Eylül saldırısının arkasından bir ivme kazandı ama, bugün gündemde olan yeniden yapılan(dırıl)manın, çok daha köklü nedenleri var.

Soğuk Savaş sırasında küresel jeopolitiğin fay hatları iki blokun sürtüşme alanlarından geçiyordu. Amerika'nın dış politika doktrininin ana teması da SSCB’nin yayılmasının engellenmesiydi. Soğuk Savaş bittikten sonra, yerel savaşlarda bir artış olduğunu, çatışmaların da hep petrol, gaz alanları, su kaynakları, kıymetli madenler, kereste vb. orman ürünleri bulunan noktalarda yoğunlaştığını görüyoruz. Fay hatları yer değiştirerek doğal kaynakların hinterlandına kaydı.

Bildiğiniz gibi dünya ekonomisinin stratejik enerji kaynakları petrol ve gaz. Önümüzdeki 30 yıl içinde petrole olan talep yılda 75 milyar varilden 120 milyar varile yükselecek. Doğalgaza olan talep daha da hızlı artarak, otuz yılda ikiye katlanacak. Uluslararası Enerji Ajansı'nın (UEA) hesaplamalarına göre bu talebin karşılanması için 2030'a kadar 4.2 trilyon dolar yatırım yapılması, dolayısıyla ortamın da buna uygun olması gerekiyor. Diğer taraftan çok iyimser bir yaklaşımla, teknolojik gelişmeleri, henüz bulunmamış rezervleri de düşünerek dünya petrol rezervlerinin ömrünün 100 yıldan ancak biraz daha fazla olduğu söylenebilir. UEA’ya göre gelecek 30 yıl içinde enerji kullanımı içindeki ağırlıklarını korumaya devam edecek olan petrolün rezervlerinin yüzde 63’ü Ortadoğu’da, yüzde 25’i ise Suudi Arabistan’da, gaz rezrvlerinin de yüzde 36’sı Ortadoğu’da. Rezervler azaldıkça var olanlarının öneminin giderek artması da doğal.

Büyük altüst oluş

Bu zemin üzerinde, Ortadoğu'da bir yeniden yapılanmayı gündeme getiren iki ana neden var: ABD’nin küresel enerji stratejileri ve bölgedeki toplumsal kırılganlık.

Daha önceleri de değindiğim gibi ABD'nin yeni savunma stratejisinin amacı, rakip bir gücün yükselmesini engelleyerek ABD hegemonyasını “uzak geleceğe” kadar korumak. Bu nedenle “önleyici vuruşa” olanak sağlayacak, rakipsiz bir askeri üstünlüğü korumanın yanı sıra, ABD'nin dünya ekonomisinin enerji kaynaklarını ve yollarını denetleyecek, gerektiğinde de kesebilecek bir konumda olmayı amaçladığı söylenebilir.

Toplumsal kırılganlığa gelince, bunun için bölge ülkelerinin sosyo-ekonomik profillerine bakmak yeterli. Dünya ekonomisinin dinamikleri ve lider ülkenin uzun dönemli planları açısından bu kadar önemli bir kaynağı denetleyen Ortadoğu ülkeleri adeta birer toplumsal bomba.

Bu ülkelerde nüfusun yaklaşık yüzde 40’ı, 15 yaş altında. Kişi başına milli gelir oranları düşük, dahası yoksulla zengin arasındaki uçurum giderek artıyor. 1980'lerin ortasından bu yana orta sınıfların sosyal yapılarında belirgin bir gerileme var. Kentleşme son 30 yılda hızla artarak İran, Suudi Arabistan ve Irak'ta sırasıyla yüzde 61, yüzde 85 ve yüzde 71'e ulaştı. Buna karşılık işsizlik oranları yüzde 40'larda. En önemli petrol ülkesi Suudi Arabistan'ın nüfusu 1970'te 6 milyondan 2000'de 22 milyona çıktı, 2020'de 40 milyona, 2050'de de 100 milyona ulaşacak. Bu nüfusu beslemek için tek gelir kaynağı petrol. Kimi analistlere göre Suudi rejiminin ayakta kalabilmesi için 10 yıl sonra petrolün varil fiyatının 50 doların çok üzerinde seyretmeye başlaması gerekiyor. Halbuki başta ABD olmak üzere dünya ekonomisinin gereksinimleri açısından ideal olanı, petrolün fiyatınn 15-25 dolar aralığında kalması. Öyleyse, Ortadoğu ülkelerinin baskıcı/feodal yönetimlerinin kendi halklarına, iş, aş, su ve alıştıkları refahı sağlaması, dolayısıyla ayakta kalmaya devam etmesi giderek imkânsızlaşacak. Bu ortamda, toplumsal muhalefetin giderek güçlenmesi ve bir aşamada, El Kaide benzeri radikal İslamcı örgütlerin, örneğin Suudi Arabistan’da, rejimi devirerek petrol kaynaklarının denetimini ele geçirmesnin olasılığı yüksek. 11 Eylül'den sonra dünyanın emperial gücü konumuna yükselmeye başlayan ABD'nin, böyle, enerji akışını tehlikeye sokacak, hegemonyasını tehdit edecek bir olasılığa duyarsız kalması beklenemez.

Gündemdeki Irak savaşını, hatta Irak'ın işgaline ilişkin senaryoları, bu yeniden yapılanmanın açılış hamlesi olarak görmek, tüm bölgede sınırların yeniden çizilmeye başlamasını beklemek gerekir. Deyim yerindeyse, Ortadoğu'da büyük bir inşaat başlıyor, bunun en önemli şantiyesini de Türkiye'de kurmak istiyorlar. Bu şantiye bir kez kuruldu mu kolay kolay sökülmez! Bu inşaat uzun sürecek.

Not: Bu yazıyı Türkiye Enerji Forumu'nda (11-12-13 Aralık, Çırağan Sarayı) yaptığım konuşmaya dayanarak hazırladım...

(Cumhuriyet, 18 Aralık ‘02)