21 Aralık '02
Sayı: 49 (89)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş için son hazırlıklar
  Kapıda bekletilen Türkiye ve ABD-AB kapışmasının yansımaları
  AB'nin Kopenhag Zirvesi...
  Kopenhag Zirvesi'ne karşı protesto gösterileri...
  Düzen siyasetinde Kıbrıs sancısı
  Mali milat yasası uygulamaya sokulmadı...
  Kamu emekçilerini de işsizlik bekliyor
  Savaş hazırlıkları hızla tamamlanıyor
  Emperyalist savaşa karşı alanlara!
  Ekim Gençliği'nden...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş
  Adana Öncü İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
  Venezüella'daki gelişmeler üzerine...
  Latin Amerika'da neo-liberal saldırıya karşı kitlelerin büyüyen öfkesi...
  Hüseyingazi İşçi Kültür Evi coşkulu bir şenlikle açıldı
  Tekstilde grev silahı vazgeçilmez seçenek olmalı
  19 Aralık katliamı protestoları...
  Feride Harman'ı şehit verdik...
  Düzendeki çok yönlü çürüme ve devrimci sınıf alternatifi
  19-22 Aralık katliamı ve direnişi
  Irak'ın tercümesi Venezüella
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş

-I-

Ortadoğu hızla yaklaşan emperyalist savaşın ön günlerini yaşıyor. Savaşın kara bulutları bölge üzerine gittikçe çökerken, ölüm, yıkım, işsizlik, yoksulluk, açlık, zulüm ve her türden felaket bölge işçi ve emekçilerinin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.

Savaş henüz başlamadan, ödemekte olduğu bedellere katlanan Filistin halkı yine ilk hedef oldu. İsrail’in yıkım ve katliamları yeni olmamakla beraber, 11 Eylül’ün ertesi günü İsrail ordusu Filistin bölgelerine kolayca girip saldırılar yaptı, yıkım ve kitlesel ölümler meydana geldi. O toz duman içinde bu gelişmeler doğru dürüst haber konusu bile olmadı. O tarihten sonra pervasız saldırılarını süreklileştiren Şaron yönetimi basın tekelleri ile el ele vererek, Arafat-Bin Ladin, FKÖ-El Kaide benzetmesi yaparak, Filistin halkının siyonist işgale karşı yükselttiği direnişi karaladı, terör eylemi olarak damgalamak istedi. Buna karşın siyonist katliamları “kendini savunma”, “meşru müdafa” olarak kitlelere yutturabilmek için yoğun çaba harcadı. Gelinen aşamada ırkçı siyonistler, emperyalist savaş ve saldırganlık ortamından yararlanarak Filistinliler.in “transfer edilmesi” (toplu katliam ve sürgün planı) gerektiğini gündeme getirmeye başladılar. Siyonizmin tarihsel hedefi Filistin halkını topyekûn olarak yurdundan sürmektir

Siyonist hareketin “topraksız halk, halksız toprak” efsanesi, bizzat siyonistlerin kendi icraatları tarafından yerle bir edilmiştir. Zira bu ırkçı hareket onyıllardır Filistin’de yaşayan Arap halkı katliam ve zorbalıkla sürgün etmek için uğraşıyor. Bu akıl almaz kirli amaçlarına tam ulaşamasalar bile, belli bir mesafe katettikleri bir gerçek.

Hiç kuşku yok ki, eğer siyonistlerin imkanı olsaydı Filistin’de tek bir Arap bile yaşatmazlardı. Ama Filistin halkı onyıllardır belki de hiçbir halkın yaşamadığı acıları yaşamış, hiçbir halkın ödemediği bedelleri ödemiş, buna rağmen boyun eğmemiştir. Siyonizmin on yıllardır uyguladığı her türlü kirli yol ve yöntemle onu kendi topraklarından sürme politikasına direnmiştir.

“İnsansız toprak” Filistin!

Yüzyılın başında komşu ülkelere göre sosyo-ekonomik olarak gelişmiş, tarıma elverişli alanlara sahip Filistin’de, siyonist propagandaya göre, Filistin halkı diye bir halk yoktu. Özellikle siyonist göçün başlangıcında Filistin topraklarının “insansız” olduğu masalı anlatılıyor, sömürgeci politikaya zemin hazırlanmaya çalışılıyordu. Bölgede yaşayanlar, toprakla bağı olmayan ilkel aşiret ve göçebe topluluklarından ibaretti.

Oysa daha “Ondokuzuncu yüzyılın başında Filistin’de bini aşkın köy vardı. Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron ve Nasıra gelişmekte olan kentlerdi. Tepelerin yamaçları özenle yapılmış taraçalarla örtülüydü ve arazi baştan başa sulama kanallarıyla kaplanmıştı. Filistin’de yetişen turunçgil, zeytin ve hububatın ünü dünyayı sarmıştı. Ticaret, el sanatları, tekstil, tarımcılık ve ev tezgahlarında üretim yaygındı.” (Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi, Kardelen Yayınları, s.19)

Amerikalı bir Yahudi devrimci marksist olan Ralp Schoenman ayrıca şunları aktarıyor. Üretken ve kültürel bakımdan gelişmiş bu toplum, 20 bin Kudüs yahudisi ile barış içinde içiçe yaşıyor, Osmanlı soykırımından kaçan Ermenileri kucaklamaktan geri durmuyordu. 1917 Balfour Deklarasyonu’na kadar da siyonistlerin Filistin’e yerleşimleri karşısındaki tutumları olağanüstü hoşgörülüydü. Siyonist sömürgecilerin kendilerini yurtlarından atmak için başvurdukları zorbalığa karşın, bir bütün olarak Yahudileri karşılarına almıyorlardı.

Oysa ırkçı-siyonist propagandaya göre, Araplar gerilikle malul ve tembel, Yahudiler ise akıllı ve çalışkanlardı. Yahudiler yarı vahşi göçebe Araplardan devraldıkları çölde modern bir uygarlık kurmuşlardı. İsrailli yeni kuşakları yıllar boyu bu ırkçı-gerici önyargılarla eğitildiler.

1973 yılında İsrail İnsan ve Yurtaşlık Hakları Birliği’nin hazırladığı bir raporda şunlar söyleniyor: “1948’den önce İsrail devletinin topraklarında bulunan Arap yerleşim merkezleri hakkındaki gerçek, İsrail’deki yaşamın en fazla saklanmış sırlarından biridir. Hiçbir yayın, kitap ya da broşür bunların yerini ya da sayısını vermez. Bu, doğaldır ki, maksatlı olarak, resmen kabul edilen ‘boş ülke’ efsanesinin İsrail okullarında öğretilmesi ve konuklara anlatılabilmesi için yapılmaktadır.” (Siyonizm ve Irkçılık, s.101)

Veriler ise ortadır. 1922’de İngilizler tarafından yapılan sayımlara göre, Filistin topraklarında (göçebeler dışında) 675 bin civarında Arap, 84 bin civarında Yahudi yaşıyordu. 1948’de manda yönetimi sona erdiğinde, Filistin’de 1.400.00 Arap, 600 bin Yahudi bulunuyordu.

“Topraksız bir halk için halksız bir toprak”

Filistin’in bütün Yahudilerin atadan kalma yurdu olduğu efsanesi genel olarak Hristiyanlar ve Yahudiler tarafından kabul ediliyordu. Aslında çok daha geniş bir alan üzerinde hak iddia etmelerine karşın, kolay destek sağlamak amacıyla, 6. Siyonist Kongresi’nde (1903) “Filistin ve hemen bitişiğindeki ülkeler” sömürgeleştirilecek bölge olarak kararlaştırıldı.

İngiltere 1917’de Filistin’i işgal ettiğinde, bu topraklarda 35 bin Yahudi nüfusa karşın 600 bin civarında Arap yaşıyordu. Siyonist planlara destek veren 1917 Balfour Bildirisi (A. James Balfour İngiltere Dışişleri Bakanıydı), kesin olarak belirlenmiş topraklardan sözetmiyor, fakat İngilizlerin “Filistin’de Yahudi halkı için ulusal bir yurt kurulmasını kolaylaştırmak için bütün çabalarını” harcayacakları konusunda söz veriyordu.

İngiltere ve Fransa arasında yapılan görüşmeler sonrasında ve ABD’nin de onayı alınarak, Filistin’in sınırları saptandı ve Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından Temmuz 1922’de Filistin Mandası onaylandı. Ertesi yıl Yahudi “ulusal yurdu” Ürdün Irmağı’nın batısı olarak belirlendi. Bu topraklar siyonistlerin hak iddia ettiklerinden küçük olsa da, bir başlangıç olarak, Filistin’e büyük ölçekli Yahudi sömürgeci yerleşimi için koşullar hazırdı artık.

Emperyalistler tarafından siyonistlere büyük bir cömertlikle “ulusal yurt” sunulurken, bu toprakların sahibi Filistin halkının iradesi hiçe sayılıyor, onlara boyun eğmek dışında hiçbir seçenek bırakılmıyordu. Nitekim Balfour da bu konuda şunları söylüyordu: “Filistin’in bugünkü sakinlerine danışmayı önermiyoruz. Dört büyük devlet Siyonizmle anlaşmış durumdadır. Ve Siyonizm ister iyi ister kötü olsun, ister doğru ister yanlış olsun, bugün o eski topraklarda yaşayan 700.000 Arabın tutku ve öngargılarından çok daha derin bir anlamı olan yüzlerce yıllık geleneklerden, bugünkü gereksinimlerinden ve geleceğe ilişkin umutlarından kaynaklanmaktadır. Bence bu doğrudur.” (Siyonizm ve Irkçılık, s.69)

Siyonistlerin iddialarına göre; onlar bir devleti temel alarak yayılmayı değil, yurtsuz bir halk için devlet kurmayı amaçlıyorlardı. Ve yeni pazarlar ve doğal kaynaklar peşinde değillerdi; “topraksız bir halk için” “halksız bir toprak”tı onların hedefleri. Sömürgeci girişimlerini haklı çıkarmak için “dönüş” kavramını kullanıyor, daha önce çıkarıldıkları toprağa dönmeyi amaçladıklarını söylüyorlardı. Anti-semitizm en büyük silahlarıydı; Yahudilerin anayurtlarından çıkarılmalarının ve “sürgün”de yaşadıklarının tek sorumlusuydu. Tek çözüm “halksız bir toprak”a dönüştü. Filistin bu koşullara uymadığına göre uygun hale getirilmeli, Araplar bu topraklardan sürülmeliydi.

Filistin’de İngiliz Manda Yönetimi gerçekte 1920’de başlamıştı. Oluşturulan sivil yönetim siyonistlerle doldurulmuş, Filistin topraklarını ele geçirmeleri için her türlü yasal kolaylık sağlanmıştı. Buna rağmen manda yönetiminin sonunda (1947 sonu) Yahudilerin toprak mülkiyeti %7 oranındaydı. Filistin köylüleri topraklarını satmaya ikna edilememişlerdi.

Bir yanda Filistin halkının büyüyen direnişi ve bağımsızlık istekleri, öte yanda siyonist sömürgeleştirme çabasının yoğunlaşması nedeniyle, İngiltere sorunu ‘47 Şubat’ında Birleşmiş Milletler’e devretti. BM Kasım ‘47’de, biri Yahudi, biri Arap ve biri de Kudüs, Betlehem ve çevresinde uluslararası yönetim olmak üzere, Filistin’i üçe bölen bir tavsiye kararı aldı. Nüfusun üçte birini oluşturmalarına karşın, Filistin’in en verimli topraklarının yüzde 54’ü siyonistlere veriliyordu.

Ancak daha İsrail devletinin kurulmasından önce, siyonist İrgun ve Lehi terör çeteleri Filistinliler’i topraklarından atmak için harekete geçmişlerdi. Birleşmiş Milletler’in taksimi açıkladığı 29 Kasım 1947 ile siyonist devletin kuruluşunun resmen ilan edildiği 15 Mayıs 1948 tarihleri arasında, siyonistler Filistin’in yüzde 75’ini ele geçirmişlerdi. Filistinliler’e ait 475 köy ve kasabanın 385’i yerle bir edilerek haritadan silinmişti. Provokasyonlar ve vahşi katliamlarla 780 bin Filistinli zorla topraklarından sürülmüştü.

“Katliam, köylerin birbiri ardından haritadan silinmesi biçiminde ve sürekliydi. Amaç, insanları can korkusuyla kaçırmaktı.

“Hagana komutanı Zvi Ankori olanları şöyle anlatıyordu: ‘Koparılmış cinsel organlarla karınları deşilmiş kadınlar gördüm... Düpedüz katliamdı.’

“Menahem Begin, Deir Yasin’de bizzat yönettiği Nazi benzeri uygulamaların tüm Filistin’de yarattığı etkiyi anlatırken oldukça keyifliydi. Lehi ve IZL Komandoları 9 Nisan 1948’de Deir Yasin köyüne saldırıp erkek, kadın, çocuk, 254 kişiyi öldürmüşlerdi.

“‘Bizim İrgun savaşçıları Arapların gözünde korkulu bir efsaneydi; adlarını duyduklarında tir tir titriyorlardı. Bunlar, İsrail kuvvetlerinin yarım düzine taburuna bedeldi. Bütün ülkedeki Araplar... dur durak tanımaz bir paniğe kapılıp can korkusuyla kaçışmaya başladılar. ... İsrail devletinin bugünkü hükümranlık alanı içinde o zamanlar varolan 800.000 Arap’tan bugün ancak 165.000’i kalmış durumda. Bu gelişmenin siyasi ve ekonomik önemi küçümsenemez.’” (Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi)

Filistin’i Araplar'dan “temizleme” politikası

Sömürgeci siyonist politika, klasik sömürgecilikten farklı olarak, Filistin topraklarının Araplardan “temizlenmesi”ni hedefliyordu. İsrail devletinin kuruluşunun öncesinde ve sonrasında baskı, terör ve kitle katliamları ile sistematik bir biçimde hayata geçirilen bu politika, siyonist yöneticiler tarafından da açıkça ifade ediliyordu:

“Filistin’deki yerleşmenin organizasyonundan sorumlu Yahudi Ajansı Göçmen Dairesi başkanı Joseph Weitz 1940 yılında şöyle yazıyordu: ‘Şu nokta her birimiz tarafından açıkça bilinmelidir ki, bu topraklar üzerinde iki ayrı halka yer yoktur. Eğer Araplar bu küçücük ülkede yaşayacaklarsa biz hedefimize hiçbir zaman varamayacağız demektir. Öyleyse, Arapları buradan uzaklaştırıp komşu ülkelere sürmeliyiz, hem de hepsini. Tek bir köy, tek bir aşiret kalmamacasına.’

“Bu politika ‘Koenig Raporu’nda daha kesin bir dille belirtiliyordu: ‘Galile’yi Araplardan temizlemek için terör, adam öldürme, yıldırma, toprak gaspı, sosyal hizmetlerden men gibi yollara başvurmak zorundayız.’

“Tel Aviv Belediye Başkanı General Şlom Lahat’ı Yeniden Seçtirme Komitesi başkanı Heilburn ise şöyle diyordu: ‘Filistinliler bu topraklarda köle olarak yaşamayı kabul edinceye kadar katliamı sürdürmeliyiz.’

“Şunlar da İsrail Başbakanı David Ben Gurion’un Arap işleri Özel Danışmanı Uri Lubrani’nin 1960’da söylediği sözler: ‘Arap nüfusunu odunculardan ve garsonlardan oluşan küçük bir topluluğa indireceğiz.’

“İsrail Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmay Başkanı Rafael Eytan: ‘Açıkça ilan ediyoruz ki Arapların Eretz İsrail’in bir santimetre karesini dahi işgal etme hakları yoktur. Siz iyi yürekli, yumuşak huylu insanlar şunu biliniz ki, Adolf Hitler’in gaz odaları bile birer cennet saraydır... Zor, tek yaptıkları ve tek anlayacakları şeydir. Öyleyse biz de Filistinliler dört ayakları üstünde sürüne sürüne bize gelinceye kadar zorun en şiddetlisini uygulamayı sürdüreceğiz.’

“Eytan, İsrail Parlamentosu’ndaki Dış İşleri ve Savunma Komitesi’nin önünde de şöyle diyordu: ‘Topraklara yerleşmeyi tamamladığımızda, bütün Arapların yapabilecekleri tek şey, şişenin içindeki ilaç yemiş hamamböcekleri gibi panik halinde bir oraya bir buraya koşturmak olacak.’” (Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi, s.34-35)

Filistin halkına derin acılar yaşatan, koca bir halkı mülteci durumuna düşüren bu kirli ve kanlı siyonist politika onyıllar boyunca büyük bir pervasızlıkla uygulandı. İlk kitlesel vahşet örneği olan Deir Yasin Katliamını daha sonraki yıllarda başkaları izledi.

Toprakların gaspı ve işgal topraklarında kalan Filistinliler

Siyonist devlet Filistin topraklarından sürülen Filistinliler’in geri dönmesini engelleyecek tüm önlemleri aldı. İsrail Başbakanı Ben Gurion “onların hiçbir zaman dönmemesini sağlamak için herşeyi yapmalıyız” diyordu. Mültecilerin geri dönüşü kesin olarak reddedildi. Sürülenlerin köy ve kasabalardaki çok büyük miktarlardaki mal ve mülküne el konuldu. 1949’da diğer Arap ülkeleriyle yapılan anlaşma çerçevesinde ateşkes sınırları içinde kalan toprakların %88’i büyük ölçüde sürülen Filistinliler’in yasal mülküydü.

El konulan topraklar ülkeden sürülenlerinkiyle sınırlı kalmadı. Herşeye rağmen İsrail topraklarında kalan Filistinliler, her türlü hak ve hukuktan yoksun bir biçimde, keyfi askeri yönetimler altında, olağanüstü durum yönetmelikleriyle yaşamaya mahkum edildiler. Yargı denetiminden muaf askeri yöneticiler, herhangi bir yeri kapalı alan ya da yasak bölge ilan edip giriş-çıkışları yasaklayabiliyor, burada yaşayan Araplar ya “güvenlik nedenleriyle” kovuluyor ya da topraklarını işlemesine izin verilmiyordu. Ardından da işlenmediği gerekçesiyle bu topraklara el konuluyordu. Kentlerde yaşayan Arapların mülklerine de yine “güvenlik nedeni” ile el konularak devlet mülki haline getirilmesine sağlayacak yasalar çıkarılmıştı.

18 yıl süren (1948-66) bu askeri yönetim uygulaması, İsrail topraklarında yaşayan binlerce Filistinliyi tam bir yoksulluğa itti. 1948-70 yılları arasında bir milyon dönüm toprak Filistinli köylülerin elinden alındı. Filistinliler’in satmayı reddettikleri bu topraklar, birbiri ardına çıkarılan yönetmelikler, keyfi uygulamalar ve yasalarla gaspedilerek “ulusal topraklar” haline getirildi. Bu, yahudi olmayanların bu toprakları kiralayamayacakları ve çalıştırılmayacakları anlamına geliyordu.

Toprak gaspı ve sürgün politikası sürüyor

Siyonistler 1967’de işgal ettikleri topraklarda da, başta Batı Şeria ve Gazze Şeridi olmak üzere, toprak gaspı ve Filistinlileri sürme politikalarını sürdürdüler. Tabii ki bu aynı zamanda yeni yahudi yerleşim merkezlerinin oluşturulması anlamına geliyordu.

İsrail’li bir avukat 1976’da bu konuda şunları söylüyor: “İsrail’li yetkililer Batı Yakası’nda birbuçuk milyon dönümden fazla toprağa, Batı Yakası’nın toplam alanının altıda birine, Gazze Şeridi’nin üçte birine el koydular. Binlerce Bedevi zorla topraklarından çıkarıldı. ... Mülteci kamplarını sözde seyrekleştirme politikası, mültecilerin kitlesel olarak sürülmesi ve binlerce evin yıkılması sonucunu verdi.” (Siyonizm ve Irkçılık, s.85)

Aynı konuda Schoenman ise şunları yazıyor: “Batı Şeria’daki toprakların %55’i, suyun %70’i, nüfusun %6’sının kullanımına verilmek üzere gaspedildi. Bu oran, 800.000 Filistinli’ye karşılık sadece 40.000 göçmen demekti. Gazze’de 2200 göçmene arazinin %40’ı verildi. Yarım milyon Filistinli ise zaten tıka basa dolu olan kamplarda ve gecekondularda yaşanmaya zorlandı. 1967 sonrasında işgal bölgelerinde görülen ve tüm dünyanın tepkisini çeken uygulamalar, aslında İsrail devletinin kuruluşundan beri devam edegelen sürecin uzantısından başka bir şey değildi.” (Siyonizmin Gizli Tarihi, s.47)

Kudüs’te de benzer bir durumun yaşanmış; 22 bin Arap toprağına el konularak zorla sürülmüş, Araplara ait 800 bina yıkılmış, Kudüs’ü çevreleyen alanda 13 İsrail yerleşim bölgesi oluşturulmuştu. 1948’de Kudüs’te 140 bin olan Arap sayısı 1974’de 70 bine inmişti.

“Bu topraklarda iki halka yer yoktur”, siyonistlerin temel sloganıydı. Emperyalistlerin onayı ve desteği ile süren bu politika sonucu bugün 4.7 milyon Filistinli ülkesi dışında mülteci olarak yaşıyor. Ancak siyonistlerin akıl almaz barbarlıktaki emelleri tüm yıkım ve katliamlara rağmen gerçekleşebilmiş değil. Bunda Filistin halkının olağanüstü direnişi önemli bir rol oynamıştır. Halen 1 milyonu aşkını İsrail içinde, 2 milyondan fazlası işgal altındaki Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da olmak üzere toplam 3 milyon Filistinli ırkçı baskılara, yıkımlara, işsizliğe, yoksulluğa karşı direnerek yaşamını sürdürmektedir.

Uluslararası anlaşmalara göre yasadışı olan, işgal edilmiş topraklarda yerleşim bölgeleri inşa etmek, 1967’den günümüze kadar İsrail tarafından sistemli uygulandı, halen de uygulanmaktadır. Bir vücudu saran yaralar gibi sarmıştır yahudi yerleşim bölgeleri Filistin’i.

Yerleşimciler, yahudi toplumunun en ırkçı-gerici kesimi olan ortodoks yahudiler arasından seçilir. Yerleşim bölgeleri stratejik noktalarda ve su rezervlerinin bulunduğu alanlarda kurulur. İsrail devleti yerleşimcilere vergi muafiyeti, ucuz krediler, elektrik, yol, su gibi konularda kolaylıklar sağlar. Karşılıksız devlet yardımı yapılır vb. Yerleşimcilerin tümü silahlıdır. Her ne sebepten dolayı olursa olsun bir Filistinli öldürdükleri zaman (ki bu tür olaylar sık sık yaşanır) hiçbir soruşturmaya tabi tutulmazlar. Bulundukları bölgelerdeki toprakların büyük bir bölümünü işgal ederler.

Yerleşim alanları hem toprak, hem ulaşım, hem de psikolojik açıdan Filistin’in bir bütün ülke olmasını engeller. Yerleşimciler, İsrail güvenlik güçlerinin işgal edilen topraklarda sürekli bulunmasının gerekçesidir aynı zamanda. Bu politika Filistin’i gettolara ayırma, bölgeleri birbirinden izole ederek sıkıştırma ve hedef küçültme işlevi de görüyor. 180 bini Kudüs belediyesi sınırları içinde olmak üzere toplam 380 bin yahudi yerleşimci Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin her tarafına yayılmış bulunuyor.

İsrail’in geliştirdiği son uygulamayla ise, işgal altındaki topraklar üstü açık birer hapishane haline getirilmiştir. Son teknoloji ürünü tel örgüler, yeni örülen yüzlerce kilometre uzunluğundaki duvarlar, askeri kontrol noktaları kuşatmayı daha da çekilmez hale getirmiştir. Siyonistler bu ırkçı uygulamaları “güvenlik” gerekçesine dayandırıyor.

-II-

İsrailliler’in güvenlik paranoyası

İsrail toplumunun büyük bir çoğunluğu (1993’de %85’i) her an Araplar tarafından yapılacak bir saldırıya maruz kalacağı korkusunu yaşıyor. Evde, işyerinde, sokakta, seyahat ederken vb. Bu paranoyaya göre yahudilerin çevreleri düşmanla çevrilidir, var olmaları kendilerini güvende hissetmelerine bağlıdır. Bu durum tam bir “güvenlik paranoyası” halini almıştır. Bu başka bir halkın topraklarını işgal etmiş olmanın yolaçtığı bir ruh halidir. Bu koşullarda Filistinliler’in kitlesel olarak öldürülmeleri İsrailliler’in çoğunluğu için önemli bir şey değildir. Ancak asker ya da sivil bir yahudinin öldürülmesi infial yaratabilir. Kendi “güvenlikleri” için yapılan her şey mübahtır, meşru müdafadır. Kendilerine yapılan saldırılar ise teröristtir. İsrailli barışçılar dahi en çok g&uum;venlik konusuna vurgu yaparlar. Geniş bir çoğunluk öncelikle kendisi için barış ister.

İsrail egemen sınıfları güvenlik paranoyasını yayarak iç cephedeki sınıf çatışmalarını yumuşatabiliyorlar. Bu sayede İsrail halkı askerileşmiş/ordulaşmış, militer bir yapıya sahip hale getirilmiştir. İsrailliler’in ezici çoğunluğu asker olmayı içselleştirmiştir. Erkeklerde 3 yıl, kadınlarda 21 ay askerlik yapmak zorunludur. 45 yaşına kadar her İsrailli yılda 39 gün askerlik yapar. Siyonist hareketin baştan beri izlediği ırkçı politikaya yahudi işçiler de alet edilmiştir. Büyük çoğunluğunun örgütlü olduğu HESTEDROT * (Yahudi İşçi Sendikaları Federasyonu) aracılığıyla bunu başarmak egemen güçler için zor olmamıştır. Siyonizm yahudi burjuvazisinin gerici faşizan bir ideolojisi olduğu halde, tüm toplum kesimleri üzerinde halen devam eden yaygın bir etkiye sahiptir.

Siyonizmin yaygın etkisine rağmen İsrail toplumunda aydınlar arasında zayıf da olsa işgale karşı sesler yükselebilmektedir. Devletin pervasızca cinayet işlemesi, evleri-işyerlerini yıkması, ekinlerin tahrip edilmesi vb. uygulamalara muhalefet eden bu kesimler halihazırda sınırlı bir kitleyi etkileyebilmektedir. Ayrıca işgal altındaki topraklarda askerlik yapmayı reddeden gençlerin sayısı yüzleri bulmuştur. 2002 yılının ilk aylarında bazı grevler gerçekleşmiştir. Ancak bunlar ekonomik taleplerle ilgilidir. İkinci intifadanın patlaması, dünya ölçüsündeki ekonomik durgunluk, İsrail açısından özel önemi olan Amerikan pazarında yaşanan daralma, İsrail ekonomisini gittikçe batağa doğru sürüklemiş, işsizliğin artmasına neden olmuş, savaşın faturası emekçilerin yaşamına yansımıştır. Buna karşı hoşnutsuzluk kendini dışa vurmaya başlamıştır.

İsrail gibi ırkçı bir devlete karşı muhalefetin oluşması Filistin davası açısından önemlidir. Ancak henüz siyonist devlete ve onun uygulamalarına etki edebilecek güçte değildir.

Ortadoğu’da bir “demokrasi örneği” İsrail!

Ortadoğu’daki baskıcı monarşik Arap rejimlerine kıyasla İsrail, her zaman bir demokrasi örneği olarak lanse edilir emperyalistler tarafından. İsrail bir demokrasi midir gerçekten?

İsrail’de yahudi ana babadan doğanların belli demokratik haklardan yararlanabildiği bir gerçektir. Buna karşın geldikleri ülkeye göre yahudiler arasında bile ayırım vardır. Örneğin Afrika’dan gelen yahudiler ile Avrupa’dan gelenler arasında önemli farklar bulunmaktadır. Fakat ırkçı ayırım esas olarak Filistinli Araplara karşı uygulanmaktadır. Bu yönüyle İsrail demokrasisi Roma demokrasisine benzetilebilir. Roma’da da köle sahipleri ve özgür yurttaşlar için demokrasi vardı, ama köleler için yoktu. Filistinliler, modern İsrail devletinin köleleri olarak muamele görmektedirler. İsrail baskı, zulüm ve katliamlar konusunda Roma’yı gölgede bırakır.

1967-88 yılları arasında 300 bin genç İsrail zindanlarında sistemli işkencelerden geçirilmiştir. Uluslararası Af Örgütü’nün vardığı sonuçlara göre; dünya üzerindeki hiçbir ülkede resmi ve sürekli işkence İsrail’de olduğu kadar kurumlaşıp, belgelerle sabit hale gelmemiştir. Bu öyle bir “demokrasi”dir ki, Filistinliler keyfi olarak tutuklanabilir, sorgulama tutuklanan kişi kendisine yüklenen suçlamayı kabul edene kadar bazen aylarca devam edebilir. Filistinli tutuklular işkenceye karşı direnince, İsrail yeni bir yasa çıkarak herhangi bir kişinin vereceği ifade üzerinden başkalarına mahkumiyet kararları vermeye başlamıştır.

Siyonist demokraside 12 yaşından büyük çocukları -işgalci İsrail askerlerine taş attıkları için- ateş edip öldürmeleri için keskin nişancılara emirler verilir. Yine bu demokraside askeri bir komutan hiçbir mahkeme kararı olmadan istediği insanı hapse atabilir, insanların yaşadıkları bölgeden çıkmalarını yasaklar ya da sınır dışı edebilir. Oturduğu bölgede insanları göz hapsine alabilir, mülkünü kullanmaktan men eder. Basına sansür koyar, yayın yasaklayabilir. Bu demokraside Arap işçi ve emekçiler yahudilerle aynı işi yaptıkları halde hiçbir zaman aynı ücreti alamazlar, vb...

Bu demokraside katillerin, zorbaların, işkencecilerin, yağmacıların, ırkçıların ve her türden gericiliğin özgür olduğu bir gerçek. Bu demokraside buldozerle ev yıkmak, ağaçları-ekinleri sökmek, su kuyularını doldurmak, hastaneleri-ambulansları taramak, okulları bombalamak, insanların üzerine roket fırlatmak ve buna benzer birçok uygulama tamamen serbest. Bu icraatları yapanlar hakkında herhangi bir yasal işlemin yapılması söz konusu bile olamaz.

(Devam edecek...)

* HESTEDROT: Bu sendika işçi sınıfının yapısına ters bir şekilde yahudi işçi sınıfını kanlı eylemlerde ırkçı bir anlayışla yönlendirmiştir. “İbrani Emek” sloganını atarak yahudi işçileri silahlandırıp askeri eğitimden geçirmiştir. Arapların topraklarından kovulması, silahlı saldırılar, hatta kitlesel katliamlarda da (1948’deki Dueima katliamı resmi “siyonist işçi İsrail-ordusu” tarafından yapılmıştır) yahudi işçiler kullanılmıştır.

Siyonist devletin yasal babası olarak tanımlanan Hestedrot, ayrıca Arap işçilerin sendikaya üye olmalarını da engellemiştir. Yahudi göçün yoğunlaştırılması ve yerleşim alanlarının yaygınlaştırılmasında aktif rol oynamıştır. Siyonist düşüncenin yaygınlaşması, Filistin’e egemen olma ve sömürgeleştirme de hedefleri arasındadır. Sendikanın ilk genel sekreteri daha sonra başbakan olan Gorion’dur.

Hestedrot, işçi sendikası olmakla beraber kapitalist işletmelere sahip bir kurumdur aynı zamanda. Denizcilik, havayolları, çimento, cam, seramik gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketlere sahiptir.