21 Aralık '02
Sayı: 49 (89)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş için son hazırlıklar
  Kapıda bekletilen Türkiye ve ABD-AB kapışmasının yansımaları
  AB'nin Kopenhag Zirvesi...
  Kopenhag Zirvesi'ne karşı protesto gösterileri...
  Düzen siyasetinde Kıbrıs sancısı
  Mali milat yasası uygulamaya sokulmadı...
  Kamu emekçilerini de işsizlik bekliyor
  Savaş hazırlıkları hızla tamamlanıyor
  Emperyalist savaşa karşı alanlara!
  Ekim Gençliği'nden...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş
  Adana Öncü İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
  Venezüella'daki gelişmeler üzerine...
  Latin Amerika'da neo-liberal saldırıya karşı kitlelerin büyüyen öfkesi...
  Hüseyingazi İşçi Kültür Evi coşkulu bir şenlikle açıldı
  Tekstilde grev silahı vazgeçilmez seçenek olmalı
  19 Aralık katliamı protestoları...
  Feride Harman'ı şehit verdik...
  Düzendeki çok yönlü çürüme ve devrimci sınıf alternatifi
  19-22 Aralık katliamı ve direnişi
  Irak'ın tercümesi Venezüella
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Düzendeki çok yönlü çürüme ve
devrimci sınıf alternatifi

(...) Tüm düzen ve onun savunucularının umutsuz, karamsar bir ruh haline sahip oldukları sır değil. Bu çürümüş, kokuşmuş sermaye düzenine alternatif olan sınıfın bir parçası olarak bizim ise moral ve motivasyonumuz oldukça yüksek. İyimseriz ve umut doluyuz. Çünkü koşullar ne kadar ağır ve aleyhimize olursa olsun, tarihin zafer vaat ettiği sınıfın, işçi sınıfının ideolojik ve politik temsilcileri karamsar olmaz, olamaz.

Bugün tecrit/izolasyon işkencesi sürüyor. Tredman bataklığında boğulmaya çalışılıyoruz. Cezalar, keyfi yasaklamalar, hak gaspları sürüyor.

Bu gerçeğin bir yüzü. Öbür yüzü ise, devrimcilerin tüm bu saldırıları boşa çıkartacak direniş hattını bükülmez bir irade ile örmesidir. Bu yön asla gözden yitirilmemelidir. Kuşkusuz ödünsüzce yürütülen, teslimiyet sözcüğünü belleklerden silen bugünkü direnişimizin kökleri; zindanlarda özellikle ‘80’lerden sonra kan ve can pahasına yaratılan direniş geleneğine uzanıyor. O, dünyanın farklı coğrafyalarındaki sayısız direniş ve zaferlerden besleniyor. Büyük zindan direnişimiz böylesine derin köklere sahip.

Bugün cunta dönemleriyle kıyaslanabilecek kapsamda bir saldırıyla yüzyüzeyiz. Zannedildiği gibi sadece zindanlarla da sınırlı bir saldırı değil bu. Tüm toplumu hedef tahtasına çaktığı apaçık.

Tecrit/izolasyon işkencedir. İşkencenin en ağır biçimlerinden biridir. İşitmeyen, hissetmeyen, ilişki kurmayan bir insan olabilir mi? Bırakalım insanı, böyle bir canlı olabilir mi? Elbette olamaz. İnsan-insan ilişkisi, vazgeçilmez hayati bir ihtiyaçtır, insan varlığının kopmaz bir parçasıdır. Tecrit/izolasyon yoluyla insan doğasının en temel özelliği; toplumsallığı yok edilmek, parçalanmak isteniyor. İşte direnişimiz bunun önüne geçmeye çalışıyor. Direnişimizin sınıfsal boyutunun yanısıra, insani muhtevası oldukça net. Doğal olarak “insanım” diyen herkesin bu direnişe omuz vermesi gerekir. Böyle yapmakla sadece biz içerdekilere değil, en başta kendine karşı vicdani sorumluluğunu yerine getirecektir. Bir insanın bu sorumluluktan kaçarak insan kalması mümkün değil.

Tecrit sona ermediği sürece direniş, emperyalistlerin desteğine, her türlü engele rağmen sürecektir. Eninde sonunda insanlık onurunu sahiplenme tutumu, devasa bir güç yaratacaktır. İşçi sınıfı ve ezilen kitlelerin mayalanan öfkesi bunun belirtisidir. 100’e yakın şehitle, yüzlerce gaziyle devrimciler, nasıl bir güç ve iradeye sahip olduklarını gösterdiler. Düşman, ideolojik olarak yenilmiştir, politik olarak da yenilecektir. Hücreler parçalanacaktır, devrimci irade değil. Ne pahasına olursa olsun biz kazanacağız.

Bu toplumda devrimcilerin dışında düzenin siyasal akımlarının hangisinde böyle bir özveri, kararlılık, irade var ki? Elbette yok. Olamaz da...

Bugün burjuvazi, kendi ölümünü geciktirmek için devrimcileri karalayarak lekelemeye, gözden düşürmeye çalışıyor. Binbir yalana başvuruyor, iftira atıyor; güya devrimciler ölümü kutsuyor ve intiharı seçiyorlarmış! Devrimciler kendi kendini tecrit ediyorlarmış! Bunlar koca koca yalanlar. Herşeyden önce ölümü göze alarak can bedeli bir mücadele ile intihar aynılaştırılamaz. Birinci tutumda yaşam uğrunda ölünecek kadar sevilirken; ikincisinde yaşam, kurtulunması, kaçınılması gereken bir yükten ibarettir. Hatice yoldaş, şehit düşmeden önce bize gönderdiği faksta: “Şehit olabiliriz, yine de gücümüzü zaferi görmek için sonuna kadar zorlamalıyız” diyordu. Bu cümlede intiharı seçen birinin ruh hali var mı? Aksine büyük bir yaşam sevinci, yaşama tutukusu var. Ölümün kıyısında söylenen bu sözde, gerektiğinde tereddütsüzce ölmesini bilen, gerekmediğinde düşmana inat yaşamayı seçen diyalektik bir bakış var. Bu söz, yaşamı ve ölümü mücadelenin bütünlüğü içinde kavrayan bir bakışa sahip. Kendimizi tecrit ettiğimize gelince, bu o kadar açık bir yalan ki üzerine söz söylemeye bile değer görmüyorum.

Peki bize nereden geliyor düşmanı şaşkına çeviren yüksek moral ve iyimser, umut dolu duygular?

Nasıl sınıflar ve kitleler saflaşıyorsa, duygular da saflaşıyor. O da mücadelede yerini alıyor, mevziye giriyor. Bu mücadelenin doğasından gelen bir şey. İyimserlik, paylaşımcılık, fedakarlık, coşku, sevinç, mutluluk, yaşama tutkusu, yaratıcılık, davaya ve ilkelere bağlılık vb. erdem ve değerler bugün tarihin zafer vaat ettiği sınıfta yoğunlaşıyor, cisimleşiyor. Tarihsel olarak ömrünü tamamlamış, yıkılmayı bekleyen sınıfların payına düşen ise, karamsarlık, bireycilik, bunalım, bıkkınlık, düzeysizlik, ilkesizlik, pragmatizm, yozlaşma, çürüme, kirlenme, yaratıcılık yoksunluğudur.

Çöken sınıflar sadece maddi varlıklarıyla değil, manevi varlıklarıyla da çöküyor. Felsefeleriyle, kültürleriyle, edebiyatlarıyla, müzikleriyle, duygularıyla çöküyor. Maddi varlıklarındaki çürüme, kaçınılmaz olarak manevi dünyalarına da yansıyor.

Moral düzeyimizin, duygu dünyamızın anlaşılmasına bu tespitler ışık tutabilir.

Tarih ve sınıf bilinciyle bakarsak, büyük zindan direnişinin ortaya koyduğu yüksek moral düzeyin; tarihsel olarak bir sınıfın çöktüğünün, bir başka sınıfın yükselişe geçtiğinin güncel bir yansıması olduğunu görebiliriz.

Yıkılmayı bekleyen çürümüş, kokuşmuş sermaye düzeni, bir yandan içerde İMF-TÜSİAD damgalı programla emekçi kitlelere yıkım dayatıyor; öte yandan da dışarda ABD’nin savaş arabasına bağlanarak emekçi çocuklarını ateşe sürüyor.

Serbest piyasa, liberealizm, neo-liberalizm, kontr-gerilla, mafya, şovenizm, faşizm, militarizm ve savaş. Ölüm, ölüm, ölüm! Yıkım, yıkım, yıkım! Sermaye düzeninin bildiği ve yaptığı tek şey bu!..

Nereye bakarsak bakalım; ordan çürümenin, kokuşmanın burnumuzun direğini kıran pis kokuları geliyor. Al işte sana seçim komedisi! Emperyalizme bağımlılıkta, İMF-TÜSİAD reçetelerini uygulama noktasında birbirleriyle kıyasıya yarışan düzen partileri; seçim barajında boğulma korkusuyla her türlü komploya, şaklabanlığa girdiler, çıktılar. Sadece maskesiz düzen partileri mi? Hayır, düzene yamanmış reformist, milliyetçi partiler de ilkesizlik, pragmatizm, düzeysizlik, mecliste koltuk kapma noktasında diğerlerinden hiç de geri kalmadılar.

HADEP, ANAP, SP, CHP ve YTP ile ittifak girişimlerinden bir sonuç alamayınca, SHP, ÖDP, EMEP, SDP ile ittifaka yöneldi. Liste pazarlıklarında anlaşma sağlanamadığından dolayı SHP ve ÖDP seçimlere DEHAP çatısı altında girmemeye karar verdi.

İttifak görüşmelerine katılan partilerle arasında ilkesel düzlemde herhangi bir anlaşmazlık yaşanmadı. Bunun nedeni, düzenle bütünleşme sürecinde hepsinin de ciddi mesafe alması ve bu manada ortak paydalarının bir hayli çoğalmasıdır. İlginçtir, ama bizce kesinlikle şaşırtıcı değildir; görüşme sürecinde EMEP dahil hiçbiri Karayalçın’ın başbakan adaylığına itiraz etmedi. O Karayalçın ki, kirli savaş politikalarının en fazla yoğunlaştığı bir dönemde başbakan yardımcılığı yapmış, 5 Nisan Kararları’nın altına imza atmış, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin güvenini kazanmış biridir. L.Tüzel, Karayalçın’ı “sorumluluğa” davet etti. Bir sermaye partisinden beklenen sorumluluk! İşte “blok” sakinlerinin oturduğu ideolojik-siyasi kaide!

Şimdi “Blok”çular İMF programını eleştirirmiş gibi yapıyorlar. Ama Kemal Derviş’le, CHP ile ve YTP ile ittifak hayalini kuranların ve 5 Nisan sosyal yıkım kararlarının altında imzası olan Karayalçın’la bir araya gelenlerin, seçim bildirgelirinde bile AB’ye ve özelleştirmeye hayır diyemeyenlerin İMF politikalarının eleştirmeleri ciddiye alınabilir mi? Kirli savaş politikalarının sembol isimlerinden Karayalçın’la bir araya gelenlerin demokratik talepler uğruna mücadele vermeleri beklenebilir mi?

İki sınıf, iki dünya... Bir tarafta bireycilik, yozlaşma, ilkesizlik, düzeysizlik, karamsarlık, bunalım, bıkkınlık vb. biçimlerde kendini dışa vuran burjuvazi ve onunla kaderlerini birleştirenlerin kokuşmuş maddi ve manevi dünyası. Diğer tarafta da iyimserlik paylaşımcılık, fedakarlık, kararlılık, sevinç, coşku, mutluluk, yaşama tutkusu, davaya ve ilkelere bağlılık vb. erdem ve değerlerin yoğunlaştığı işçi sınıfı ve onun ideolojik, politik temsilcilerinin umut dolu onurlu dünyası...

A. Yıldırım
Sincan F Tipi/9 Ekim 2002



Peru ve Fransa’daki tutsaklarla
dayanışma eylemi...

TUYAB 14 Aralık’ta Peru ve Fransa cezaevlerinde açlık grevi yapan tutsaklarla dayanışmak amacıyla Galatasaray Postanesi’nden kart gönderme eylemi düzenledi. Kartlar gönderildikten sonra postane önünde bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamada tutsakların haklı taleplerinin kabul edilmesi istendi ve tutsakların yalnız olmadıkları dile getirildi.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul