21 Aralık '02
Sayı: 49 (89)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş için son hazırlıklar
  Kapıda bekletilen Türkiye ve ABD-AB kapışmasının yansımaları
  AB'nin Kopenhag Zirvesi...
  Kopenhag Zirvesi'ne karşı protesto gösterileri...
  Düzen siyasetinde Kıbrıs sancısı
  Mali milat yasası uygulamaya sokulmadı...
  Kamu emekçilerini de işsizlik bekliyor
  Savaş hazırlıkları hızla tamamlanıyor
  Emperyalist savaşa karşı alanlara!
  Ekim Gençliği'nden...
  Filistin: İşgal, sürgün, katliam ve direniş
  Adana Öncü İşçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
  Venezüella'daki gelişmeler üzerine...
  Latin Amerika'da neo-liberal saldırıya karşı kitlelerin büyüyen öfkesi...
  Hüseyingazi İşçi Kültür Evi coşkulu bir şenlikle açıldı
  Tekstilde grev silahı vazgeçilmez seçenek olmalı
  19 Aralık katliamı protestoları...
  Feride Harman'ı şehit verdik...
  Düzendeki çok yönlü çürüme ve devrimci sınıf alternatifi
  19-22 Aralık katliamı ve direnişi
  Irak'ın tercümesi Venezüella
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Düzen siyasetinde Kıbrıs sancısı

Kopenhag Zirvesi geride kaldı. Türk dış politikasında AB ile ilgili gelişmeler bir parça gündemden düşerken, onun yerini diğer iki önemli sorun; Irak savaşı ve Kıbrıs aldı.

Son bir haftadır yaşanan gelişmeler, yapılan açıklamalar Türkiye’nin yeni bir Kıbrıs politikasına ihtiyaç duyduğunu ve bunu oluşturmanın sancılarını yaşadığını gösteriyor. ABD ve AB’nin Kıbrıs sorununun tasfiyesi için baskı yapmaları; Kıbrıs Rum tarafının AB’ye giriyor olması; bunun dış politikada ve Kıbrıs’ta yaratacağı ek sorunlar... Bütün bunlar Türkiye’yi Kıbrıs konusunda eskisinden farklı bir tutum almaya zorluyor.

Çözümsüzlük politikasının sınırlarına gelindi

Türkiye bugüne kadar Kıbrıs üzerindeki egemenlik haklarını yitirmemek için tam anlamıyla bir çözümsüzlük politikası güdüyordu. Elbette ki sorun gündemde kaldığı sürece Türkiye’nin de değişik “çözüm önerileri” oldu. Önceleri ünlü “Taksim” politikası savunuluyordu. 1974’teki askeri harekattan sonra ise değişik versiyonlarıyla “iki devlet” formülü Türkiye’nin temel politikası oldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) bu politika doğrultusunda kuruldu.

Mevcut durum; yani adanın kuzeyinde ve güneyinde iki ayrı devletin bulunması Türkiye’nin savunduğu “iki devlet” politikasıyla bir anlamda örtüşüyordu. Kuzeydeki yönetim Kıbrıs Türk halkının değil ama Türkiye’nin çıkar ve politikalarının temsilcisi olduğu ölçüde daha farklı çözüm formüllerinden ısrarla kaçınıldı. Adadaki Türkler’in Türkiye’ye göbekten bağlı bir yönetime dönük itirazları, bağımsızlık ve Rumlarla “barış içinde bir arada yaşama” istekleri, gözardı edilmenin ötesinde, ya şovenist politikalarla ya da açık bir devlet terörüyle bastırıldı.

Türkiye’den asıl istenen Kopenhag Zirvesi’nden önce bir ön anlaşmaya imza atmasıydı. Fakat AB’den tam üyelik müzakereleri için istediği tarihi alamayacağını gören Türkiye, Kıbrıs konusunda da acele bir anlaşmaya yanaşmadı. Şimdi ortada 28 Şubat tarihi var. Kopenhag Zirvesi karar bildirisinde, BM’nin çözüm planına da atıfda bulunularak, Kıbrıs sorununun 28 Şubat’a kadar görüşmeler yoluyla çözülmesi gerektiği, bu takdirde Türk ve Rum taraflarının bir bütün olarak AB’ye alınabilecekleri belirtildi. BM Genel Sekreteri Kofi Annan da 18 Aralık’ta taraflara gönderdiği mektupta aynı düşünceyi desteklediğini belirtti. Çözüm bulunması için yaklaşık iki aylık bir zaman tanınması Türkiye’yi Kıbrıs konusunda vakit yitirmeden yeni bir politika oluşturmaya yöneltti.

Şimdi hem ABD hem de Avrupa Birliği Türkiye’den eski politikasını terketmesini, 28 Şubat’a kadar Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletler’in ortaya koyduğu plan üzerinden görüşmeler yürütülmesini ve bir çözüme varılmasını istiyor. Rum tarafının çözüm bulunsun ya da bulunmasın Avrupa Birliği’ne alınacak olması ise Türkiye’nin zamanını ve manevra alanını ayrıca daraltıyor.

Eski politikanın temsilcileri günah keçisi ilan ediliyor

Burjuva medyada son günlerde gözle görülür bir kampanya başlatıldı. Türkiye’nin eski Kıbrıs politikasının temsilcileri ve tabii ki en başta da Rauf Denktaş birçok burjuva kalemşör tarafından ağır bir şekilde suçlanıyor. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri’nin Denktaş’ın uzlaşmaz tutumu yüzünden Kopenhag’da önemli bir fırsatı kaçırdığı yazılıp çiziliyor. Bu yazılar çoğunlukla Türk hükümetine 28 Şubat fırsatını mutlaka değerlendirmesi gerektiğini öğütleyen telkinlerle bitiyor.

Tüm bunların hükümete akıl vermekten ya da Denktaş’ı eleştirmekten çok halkı yeni bir politikaya hazırlama amacı taşıdığı açık. Çünkü AKP hükümeti zaten yeni bir politika arayışının başını çekiyor. Çözümsüzlük politikasının tek sorumlusu olarak Denktaş’ın gösterilmesi kadar saçma bir şey ise olamaz. Denktaş’ın bu politikanın tek sorumlusu değil sadece sözcüsü olduğu, çözümsüzlük politikasının Türk devletinin resmi politikası olduğu herkesçe bilinmektedir. Zira Türkiye halkına on yıllar boyunca Kıbrıs sorunun bir “milli dava” olduğu, bu konudaki resmi görüşten asla ödün verilemeyeceği söylendi. Rauf Denktaş ise “milli kahraman”dı. O nedenle eski politikanın yerine bir yenisinin inşa edilmeye çalışıldığı şu günlerde düzen a&ccedi;ısından eskiye dair ne varsa hepsinin lanetlenmesi, yerin dibine batırılması kadar doğal bir şey olamaz. Düzen siyasetinin en sık kullandığı yöntemlerden biridir bu.

Politika değişikliği zamana yayılacak

Türk devleti, özellikle de yeni AKP hükümetinin kurulmasıyla emperyalistlerin arzuladığı türden bir çözüm rotasına girmiştir. Zaten içinde bulunduğu kölelik ilişkilerinin boyutları onun başka türlü davranmasını imkansız hale getirmektedir. Fakat bütün bunlar Türkiye’nin eski resmi politikasını bir anda değiştireceği, buradaki çıkarlarından vazgeçeceği ve Kıbrıs’ı ucuza elden çıkarmayı kabul edeceği anlamına gelmemektedir.

Ne denli diplomatik bir basınç altında olursa olsun, Türkiye şu an Kıbrıs’ın önemli bir kısmını kendi denetimi altında tutmaktadır. Bulunduğu jeostratejik konum ve yaklaşan Irak operasyonu emperyalistler nezdinde ona bir takım ek kozlar sağlamaktadır. Kopenhag Zirvesi’nin geride kalması AB basıncını nispi olarak azaltmıştır. Dolayısıyla Türkiye bu konuda belli bir pazarlık gücüne sahiptir.

Gerek 18 Aralık’ta Çankaya Köşkü’nde yapılan “Dış Politika Zirvesi”nin sonuçları, gerekse bu zirvenin hemen ardından Türk Dışişleri Bakanlığı’nın ve Rauf Denktaş’ın yaptığı açıklamalar Türk tarafının yeni Kıbrıs politikası hakkında ipuçları içermektedir. Buna göre BM planının olduğu gibi kabul edilmesi söz konusu değildir. Fakat Rum yönetimiyle görüşme ve pazarlıklar sürdürülecek, eğer görüşmelerde istenen bir noktaya gelinirse anlaşma imzalanacaktır.

Bu arada zirvede KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’a tam destek verildiği ve görüşmelerin her zaman olduğu gibi onun inisiyatifinde yürütüleceği ifade edilmiştir. Denktaş da yaptığı açıklamada “iyi niyetle görüşmelerin sürdürüleceğini” söylemiştir. Geçerken belirtelim; bu sözleri bile Denktaş’ın, devlet politikası bu olduğu için düne kadar çözümsüzlük politikası yürüttüğünü, değişen politik koşullara uyum sağlamakta da fazla zorluk çekmeyeceğini göstermektedir.

Emperyalist çözüm planları işliyor

Türkiye BM planı üzerinden görüşmeleri sürdüreceğini üstelik de Denktaş’ın ağzından net bir şekilde ifade etti. Bu emperyalistlerin Kıbrıs planının işlediğini gösteriyor. Pazarlıklar sonucunda hangi tarafın çıkarlarının ne kadar karşılanacağı işin tali yanını oluşturuyor ve meselenin özüyle ilgilenen emperyalistleri çok da fazla ilgilendirmiyor.



Dünün “milli kahraman”ı bugünün günah keçisi

“Zararın neresinden dönülürse kârdır”

“Bir ülke kendi elleriyle geleceğini nasıl zora sokar?

Türkiye’nin Kıbrıs politikası bu sorunun ibretlik bir cevabıdır.

Kopenhag’da fırsatı kaçırdık. Görünürdeki sorumlu KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tır. Çözümsüzlük yalnız Kıbrıs Türkü’nün hayatını karartmıyor, daha büyük zararı Türkiye’ye veriyor...

Müzakere masasında 12 Aralık öncesinin gücüne sahip olamayacağız. Kozlarımızı harcadık. Artık ‘zararın neresinden dönülürse kardır’ tesellisine oynayacağız.

Eğer 28 Şubat’a kadar anlaşma sağlanabilirse, Nisan’daki Atina Zirvesi’nde Kıbrıs bütün halinde AB’ye girecektir. Aksi halde Kuzey Kıbrıs dışarıda kalacaktır.

Hayatını Kıbrıs Türkü’nün kurtuluşuna adayan Rauf Denktaş için böyle bir son, hezimet olur.

Destansı bir yaşam öyküsü, lanetli bir sonla kapanır.” (Güngör Mengi, Vatan, 18 Aralık ‘02)

“Denktaş’ın ikna edilmesi gerekir”

“Şimdi 28 Şubat’a kadar yeni bir pazarlık dönemine giriliyor. Masaya Rumlar avantajlı, Türkler ise avantajlarını büyük oranda kaybetmiş olarak oturacaklar.

Ankara’nın ümidi, yine Washington’dan destek ummak, Avrupa Birliği’ni hareketlendirebilmek, Yunanistan’ı zorlamak ve biraz da Rumların insafına kalıyor.

Sonuç almak çok güç.

Ancak yine de denemek gerekecek.

Denktaş’ın ikna edilip direnişinin kırılması, çevresindeki Çanakkale Savaşı yaptığını sanan kişilerin temizlenmesi, muhalefetiyle Türk hükümetinin kendine sağlam bir politika oluşturması şarttır.” (Mehmet Ali Birand, Hürriyet int., 18 Aralık ‘02)