30 Kasım '02
Sayı: 47 (87)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye iktidarının açmazları ve yeni hükümet
  AB kapısında hayaller ve gerçekler
  Silah denetçileri ve emperyalist savaş hazırlığı
  "Ak" partisinin kara icraatları
  Amerikan emperyalizmi için "gül" gibi bir başbakan
  BM'nin Dünya Çocuklar Günü aldatmacası...
  Metal'de birbirini izleyen ihanetler
  Sendika bürokratlarının ihaneti metal işçilerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle aşılacak!
  Prag Zirvesi'ne ABD damgasını vurdu...
  NATO'nun militarist saldırgan misyonu yeni duruma ve ihtiyaçlara uyarlanıyor
  NATO'nun yeni stratejisi...
  Prag Zirvesi üzerine Haluk Gerger ile konuştuk...
  Gençlik YÖK'ü ve savaşı soruşturdu!
  Gençliğin savaş ve YÖK karşıtı eylemlerinden...
  Dünyadan...
  ABD emperyalizminin yeni konsepti...
  Mücadele alanlarından...
  BİR-KAR II. Kongresi başarıyla gerçekleşti
  Perinçek'in İP'iyle ne kuyuya inilir, ne baraj geçilir
  Partimizin 24. kuruluş yıldönümü kutlu olsun!..
  Bir hukuk cinayetine karşı duyarlılık çağrısı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
NATO’nun yeni stratejisi:

Dünya ölçüsünde saldırganlık ve savaş

NATO’nun son Prag Zirvesi, bu emperyalist saldırı ve savaş örgütünün işlevini yeniden tanımladı, buna uygun düzenleme ve kurumlaşmaları karara bağladı. Büyük önem taşıyan bu gelişme gerçekte NATO’nun 1999 Nisan’ında toplanan 50. Yıl Zirvesinde ortaya konulan yeni stratejinin somutlanmasından başka bir şey değildir. 50 .Yıl Zirvesi bu emperyalist örgüt tarafından Yugoslavya’ya karşı yürütülmekte olan savaşla aynı zaman dilimine denk gelmişti ve bu savaş zirvede tanımlanan yeni stratejinin de bir ilk uygulaması olmuştu.

TKİP Merkez Yayın Organı Ekim aynı günlerde NATO’nun 50. Yıl Zirvesi ile Yugoslavya’ya karşı yürütülmekte olan emperyalist savaşı içiçe ele alan kapsamlı bir değerlendirme yayınladı (Sayı: 203, Nisan ‘99, başyazı). “Yeni bir emperyalist saldırı ve savaşlar dönemi/Emperyalizm ve Balkanlar’da emperyalist savaş” başlığı ile yayınlanan bu değerlendirmeyi Yugoslavya savaşına ilişkin bölümlerinden arındırarak, böylece yarıyarıya kısaltılmış biçimiyle, burada okurlarımıza yeniden sunuyoruz. Son Prag Zirvesi ışığında fazlasıyla güncel ve işlevsel bulunacağına inanıyoruz...

Emperyalizm, militarizm, saldırganlık
ve savaş demektir

Militarizm, saldırganlık ve savaş, emperyalizmin özünde vardır. Tüm bunların kendilerini giderek daha dizginsiz bir biçimde gösterecekleri bir tarihsel döneme girmiş bulunuyoruz. İkinci emperyalist savaş sonrasında, Kore’de, Vietnam’da ve öteki Çin-Hindi ülkelerinde olduğu gibi zaman zaman doğrudan taraf olsalar da, daha çok bölgesel çatışmaları ve savaşları perde gerisinden kışkırtan emperyalistler, bundan böyle artık doğrudan kendi adlarına müdahale ve savaşlara girişeceklerini gösteriyorlar. Komünistler yeni dönemin bu açık eğilimini daha ‘90 yılı başında, daha ortada Körfez krizi ve savaşı yokken, daha Malta Zirvesinin de etkisiyle barış ve silahsızlanma üzerine yaygın bir aldatıcı cereyan varken, açıkça tespit ettiler. Şimdi, ‘90’ların sonunda, NATO etrafındaki emperyalist Batı ittifakı bunu yeni dönem NATO stratejisi olarak çıkça belirlemiş ve Yugoslavya’ya yönelik emperyalist saldırıyı da bunun bir ilk uygulama örneği ilan etmiş bulunuyor.

İki kutuplu dünyanın hassas dengeleri emperyalizmin özünde varolan bu eğilimlerini belli ölçülerde gemleyebiliyordu. Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışından beri bu dizginleyici etken ortadan kalkmış bulunmaktadır. Emperyalizm artık amaca ulaşmak için, iktisadi ve politik araçlar ile tehdit ve şantaj yöntemlerinin ötesinde, doğrudan militarist aygıtını kullanmakta, dolaysız saldırı ve savaşla sonuç almaya çalışmaktadır.
Yeni dönemde bunun ilk geniş çaplı örneği ve uygulaması Körfez savaşı oldu. Emperyalist koalisyon savaş makinasını harekete geçirerek Irak’ı yıkıma uğrattı ve ona tüm koşullarını dayattı. İhtiyaç duyuldukça aynı savaş makinası tekrar tekrar kullanılarak, 8 yıldır Irak’a soluk aldırılmamaktadır.

Aynı yöntem şimdi de Yugoslavya’ya uygulanıyor. Balkanlar’ın işgalini meşrulaştırmak ve Yugoslavya’ya boyun eğdirmek için savaş makinası NATO haftalardır canice bir saldırı savaşı yürütüyor. ‘90’ların başında Irak’a yapılan emperyalist müdahale ile ‘90’ların sonunda Yugoslavya’ya yapılan müdahalenin arasındaki tek önemli fark, ilkinin BM bayrağı altında, bu ikincisinin ise NATO adına yürütülüyor olmasıdır. NATO bir emperyalist politik ittifak olmanın ötesinde, aynı zamanda bir dolaysız savaş makinası olduğu için, bu fark sanıldığından da önemlidir.

(...)

NATO’nun yeni stratejisi

Saldırgan NATO ittifakının 50. zirvesinden bir ay önce başlatılan emperyalist savaşın gerçek nedenleri, 50. yıl zirvesinde kabul edilen yeni NATO stratejisi ile birlikte çok daha açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bir gözlemcinin isabetle belirttiği gibi, sorun Kosova değil, fakat NATO’nun yeni işlevidir. Balkanlar’a yöneltilmiş emperyalist müdahale ile Kosova sorununa değil, fakat NATO’nun yeni stratejisine çözüm aranmıştır. Daha doğru ve tam bir ifade ile, zirve öncesindeki bu haydutça savaş pratiğinde, zirvede benimsenecek yeni saldırı ve savaş stratejisinin bir ilk uygulama örneği sergilenmiştir.

NATO her zaman devrime ve sosyalizme karşı, halkların özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerine karşı bir tehdit ve şantaj, saldırı ve savaş örgütüydü. Fakat o resmen bir “savunma” örgütü olarak tanımlanıyor, saldırgan ve emperyalist niteliği resmi söylemde gizlenmeye çalışılıyordu. 50. yıl zirvesinde kabul edilen “yeni konsept”e göre, NATO artık resmen de bir saldırı ve savaş örgütüdür. Buna göre, sadece kendisine üye olan ülkelerin sınırları alanında değil, fakat “alan dışında” da , demek oluyor ki dünyanın her yerinde ve her türlü bahaneyi kullanarak, kendine karşıt ya da kendisi için tehlike saydığı her gelişmeye, akıma, ulusa ve devlete müdahale etme hakkını kendinde görebilmektedir.

Mevcut konjonktürden de yararlanılarak bu yeni “konsept”in hedefleri olarak, aykırı sesler çıkaran devletler, etnik çatışmalar vb. gösterilmektedir. Gerçekte ise asıl ve temel stratejik hedef, her türlü ilerici ve devrimci akımlar ile işçi sınıfı ve halkların her türden devrimci çıkışıdır. Yeni NATO “konsept”i ile gerçekte 21. yüzyılın devrim dalgalarına hazırlık yapılmaktadır. Kendi aralarında çelişkileri ve kutuplaşmaları gitgide derinleşen ve bunun NATO zirvesine de yansıtmaktan kendilerini alamayan emperyalistlerin NATO çatısı altındaki mevcut birliği ne kadar sürdüreceklerinden bağımsız olarak bu böyledir. Bir başka ifadeyle, önemli olan, NATO ittifakı ayakta kaldıkça, NATO’nun savaş makinasının dünya ölçüsünde ne amaçla kullanılacağının resmen de ilan edilmiş olması gerçeğidir.

Etkinlik alanı sınırlamaları kaldırılan, bütün bir yeryüzünü kendisi için etkinlik alanı olarak ilan eden NATO’nun, bugün için esas etkinlik alanının Balkanlar ve Ortadoğu olduğunu emperyalist şefler açıkça ifade ediyorlar. Nitekim bu iki alan NATO’da yer alan emperyalistlerin halihazırda fiili savaş ve işgal alanıdır. Ortadoğu’da Irak, Balkanlar’da ise Yugoslavya ABD emperyalizmi tarafından bu savaş ve işgalin bahaneleri olarak kullanılmışlardır. (İlkinde Kuveyt, ikincisinde Kosova bu bahanelere dolgu malzemesi sağlamıştır.) Türkiye bir NATO ülkesidir ve NATO’nun bu iki hassas çıkarlar alanını birleştiren bir coğrafi konuma sahiptir. Bu nedenle de NATO’nun yeni stratejisi Türkiye devrimi ve Türkiye’nin devrimcileri için apayrı bir anlam ve önem taşımaktadır.

NATO: Uluslararası bir iç savaş örgütü

Yeni “konsept”e göre, NATO yalnızca bir dış müdahale aracı değil, aynı zamanda artık bir uluslararası iç savaş örgütüdür. Zirve tartışmalarında devletlerin egemenlik haklarının NATO için bir şey ifade etmediği, “ulusal egemenlik” kavramının artık uluslararası ilişkilerin dayandığı temel olmaktan çıktığı, NATO’nun uygun bahanesini bulduğunda ve kendi çıkarları gerektirdiğinde devletlerin ve ulusların yaşamına doğrudan müdahale edeceği, “yeni stratejik konsept” çerçevesinde açıkça dile getirilmiştir.

Fakat bunun da ötesinde, dile getirilen daha da önemli bir nokta var. Belli bir devletin sınırları içerisindeki sorunlar karşısında ilgili devlet güç durumda ya da çaresiz kalırsa, NATO duruma doğrudan müdahale etmeyi kendi yeni misyonu olarak tanımlamıştır.

Buna göre, devrimci bir Kürt özgürlük mücadelesinin Kürdistan’da başarıyı zorlaması durumunda, ya da devrimci bir işçi sınıfı ve halk hareketinin Türkiye’deki rejimi zorlaması koşullarında, NATO bir iç savaş gücü olarak doğrudan devreye girebilecektir. NATO’nun artık bir dünya polisi olacağı açıkça dile getiriliyor. Fakat burada devrimcilerin önemle gözetmesi gereken kritik nokta şudur: NATO bu polisliği devletler arası ilişkilere ve anlaşmazlıklara çeki-düzen verme girişimlerinin ötesinde, bizzat tek tek ülkelerdeki iç çatışmalara doğrudan müdahale etmeye girişerek yapmak niyetindedir.

Bu anlamda NATO uluslararası konuma sahip bir iç savaş örgütü ve ordusu olarak çıkacaktır emekçilerin ve halkların karşısına. Daha çıkışında tek tek üye ülkelerde Gladio, Kontr-gerilla vb. isimler altındaki özel iç savaş örgütlenmelerine girişen NATO’nun kendine şimdi açıkça biçtiği bu yeni misyon şaşırtıcı değildir.

Saldırganlıkta birleşenlerin
iç çelişki ve çatışmaları büyüyor

Gelgelelim tarih diyalektik bir tarzda, sürekli çelişkiler ve karşıtlıklar üreterek seyreder. Bugün kendine yeni stratejik misyonlar tanımlayan emperyalist NATO ittifakı, bizzat bu yeni stratejinin saptandığı 50. yıl zirvesinde, gittikçe derinleşen iç çekişme ve çatışmalarını gizleyememiştir. Bu çekişme ve çatışmalar, NATO ile BM ilişkisinden sürmekte olan savaşa, NATO’nun kendi iç yönetiminden Avrupa’nın kendi birleşik askeri örgütlenmesine (zirvede buna Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği denildi) kadar bir dizi alanda kendini gösterdi.

Bu çekişme ve çatışmalar, bizzat ABD’nin davranış çizgisiyle de tescil edilmektedir. Zirve öncesinde NATO’yu Balkanlar’a askeri müdahaleye sürükleyen ABD, gerçekte böylece emperyalist nüfuz ve rekabet mücadelesinde kendi pozisyonunu güçlendirmek, NATO zirvesinde de bunu tescil ettirmek hesabı içinde idi. Burada hedef ve hesap birden fazladır.

Herşeyden önce BM devre dışı bırakılarak, NATO’nun karar ve iradesine göre hareket edilerek, Güvenlik Konseyi’nin Rusya ve Çin gibi iki daimi üyesi peşinen devre dışı bırakılmıştır. Yugoslavya’ya yöneltilmiş savaş yalnızca bir ilk örnek olduğuna göre, bu davranış bundan sonraki uluslararası anlaşmazlıklarda da bu iki devleti (elbetteki NATO üyesi olmayan tüm öteki BM üyelerini) devre dışı tutma niyetini ortaya koymaktadır.

İkinci olarak, ABD emperyalizmi, Avrupa’nın göbeğindeki bir soruna savaş yoluyla müdahale ederek ve kendisine rakip konumdaki Avrupalı emperyalistleri bu doğrultuda ardından sürükleyerek, onlar üzerindeki etki ve denetimini güçlendirmiştir. Onları kendi çizgisinde ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmek zorunda bırakmıştır. Öylesine ki, Fransız emperyalizmi, istemiye istemiye “geleneksel dostu” Sırbistan’a yöneltilen yıkıcı emperyalist savaşın içinde bulmuştur kendini. Öte yandan, saldırı savaşının üssünü oluşturan İtalya, ABD’nin yönettiği savaşın iradesiz bir bileşeni durumundadır. Alman emperyalizmi ise, ABD’nin hakim inisiyatifine rağmen, durum konusunda daha rahat bir pozisyondadır, zira ikinci emperyalist savaştan sonra, ilk kez olarak, dışarıya asker göndermenin ötesinde bizzat bir emperyalist saldırı savaşı içerisinde yer larak, uluslararası militarist girişimlerine böylece bir meşruluk sağlamıştır. Bir tek İngiltere ABD’nin Balkanlar’daki bu son girişimiyle tam bir uyum ve çıkar birliği içerisindedir, zira o bir dizi başka olayın da gösterdiği gibi ABD’nin Avrupa’daki kolu durumundadır.

Üçüncü olarak, Yugoslavya’ya karşı açılan savaş, Rusya’nın Balkanlar’daki etkinliğine bir darbe olmuştur. Rusya’nın önden tüm esip gürlemelerine ve savaşın ilk günlerinde savurduğu kuru-sıkı tehditlere rağmen başlatılıp sürdürüldüğü ölçüde, bu ülkenin artık dünya politikasında birinci dereceden bir rol oynayamayacağı doğrultusunda bir ilk mesaj olmuştur. Bilindiği gibi, Rusya’nın artık bir süper devlet olmadığını, fakat yalnızca bölgesel bir güç olduğunu kendisine ve dünyaya göstermek ve kabul ettirmek, ABD emperyalizminin yeni stratejisinin önemli bir unsurudur.

Dördüncü olarak, ABD emperyalizmi (ve kuşkusuz onunla birlikte Avrupalı emperyalistler) Kosova sorununu ve Yugoslavya’ya açılan savaşı Balkanlar’a yerleşmenin, Balkan ülkelerini denetlemenin ve Balkan halklarına içerden hakim olmanın bir aracı olarak kullanmaktadırlar. ABD emperyalizmi Arnavutluk’u fiilen işgal etmiş durumdadır ve bu işgali kalıcılaştırmak niyetindedir. Aynı şekilde Makedonya, ABD ve öteki emperyalistlerin askeri işgali altındadır. Bulgaristan, Romanya, Çekistan ve Macaristan’ın hava sahaları emperyalist askeri harekata açılmış durumdadır. Çekistan ve Macaristan’a emperyalist askeri güçlerin yerleşmesi gündemdedir.

Kuşkusuz bu sonuncu nokta, emperyalistlerin işbirliği halinde Balkanlar’a yerleşmesi, en önemli noktadır. Bölge halklarının kaderini ve bölgede devrimin geleceğini hayati ölçülerde etkileyecek bir gelişmedir bu.

(...)

Türkiye: Emperyalist saldırganlık ve
savaşın bölgedeki ileri karakolu

Son olarak Türkiye’nin durumu var. Türk burjuvazisi Yugoslavya’ya yöneltilmiş emperyalist saldırıyı hararetli bir tarzda desteklemekle kalmıyor, kendi askeri kuvvetleriyle bu canice savaşın içerisinde bizzat yer de alıyor. Balkanlar’a yönelik emperyalist saldırı vesilesiyle bir kez daha görülmüştür ki, Türk devleti, Türkiye’yi çevreleyen bölgelerde, yani Ortadoğu’da, Kafkasya’da ve Balkanlar’da ABD emperyalizminin en sadık müttefiki ve onun emperyalist planlarının bir müdahale gücü durumundadır.

(...)

Türk burjuvazisiyle ilgili bir başka nokta, 50. yıl zirvesinde ortaya çıkan gelişmelerdir. Avrupalı emperyalistler ABD’nin inisiyatifini sınırlamak, ve kendi etkinlik alanlarında daha hükümran davranmak üzere Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği adı altında, kendi birleşik askeri kuvvetlerini yaratmayı karar haline getirdiler. NATO ülkesi Türkiye bu yeni emperyalist oluşumun dışında bırakıldı. Türkiye’nin bir kısım burjuva yorumcuları bile bunu, Türkiye’nin Avrupa’dan daha çok uzaklaştırılması, ABD emperyalizmine daha ağır bir biçimde mahkum olması olarak yorumladılar. Yeni dönemde Türkiye, ABD emperyalizminin hizmetinde, Ortadoğu, Kafkaslar ve İç Asya’ya yönelik olarak daha etkin bir koçbaşı rolü üstlenecektir.

Sonuç olarak Türkiye, NATO bünyesinde ve ABD emperyalizmine bağımlılık ilişkileri çerçevesinde, kendini çevreleyen bölgedeki ülkelere ve halklara karşı emperyalizmin bir ileri karakolu olma rolü oynayacaktır.

Emperyalizmin uluslararası gücüne
karşı, devrimci enternasyonalizm

Bu aşağılık rolü boşa çıkarmak, bu stratejik amaç çerçevesinde tüm bölge halklarıyla, onların ilerici ve devrimci güçleriyle en yakın ilişki ve dayanışma içerisinde olmak, Türkiye Komünist İşçi Partisi’nin emperyalist müdahale öncesinde gerçekleşen kuruluş kongresinin saptadığı temel stratejik bir görevdir. Balkanlar’a emperyalist müdahale ve bu müdahale içerisinde Türkiye’nin üstlendiği aşağılık rol, partimizin bu alandaki stratejik ve güncel görevlerine apayrı bir anlam ve önem kazandırmıştır.

Son olarak şununla bağlamak istiyoruz. Partimizin kuruluş kongresi devrimimizin Türkiye’yi üç yandan kuşatan bölgelerdeki gelişmelerle hayati ilişkisini bütün açıklığıyla ve çok yönlü olarak saptamış bulunmaktadır. Son gelişmeler, bu perspektifi doğrulamakla kalmamış, buna ilişkin görev ve sorumluluklarımızı çok daha yakıcı ve güncel hale getirmiştir.

Emperyalizmin uluslararası örgütlerinin her zamankinden çok şu veya bu ülkenin iç çatışmalarında doğrudan taraf olmaya hazırlandıkları bir döneme giriyoruz. Böyle bir dönemde, şu veya bu ülkedeki devrim mücadeleleri de, her zamankinden çok daha güçlü bir biçimde kaderini uluslararası ilişkilere, enternasyonal birlik ve dayanışmaya, devrimin bölgesel ve uluslararası karakterine bağlamak zorundadır.