30 Kasım '02
Sayı: 47 (87)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermaye iktidarının açmazları ve yeni hükümet
  AB kapısında hayaller ve gerçekler
  Silah denetçileri ve emperyalist savaş hazırlığı
  "Ak" partisinin kara icraatları
  Amerikan emperyalizmi için "gül" gibi bir başbakan
  BM'nin Dünya Çocuklar Günü aldatmacası...
  Metal'de birbirini izleyen ihanetler
  Sendika bürokratlarının ihaneti metal işçilerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle aşılacak!
  Prag Zirvesi'ne ABD damgasını vurdu...
  NATO'nun militarist saldırgan misyonu yeni duruma ve ihtiyaçlara uyarlanıyor
  NATO'nun yeni stratejisi...
  Prag Zirvesi üzerine Haluk Gerger ile konuştuk...
  Gençlik YÖK'ü ve savaşı soruşturdu!
  Gençliğin savaş ve YÖK karşıtı eylemlerinden...
  Dünyadan...
  ABD emperyalizminin yeni konsepti...
  Mücadele alanlarından...
  BİR-KAR II. Kongresi başarıyla gerçekleşti
  Perinçek'in İP'iyle ne kuyuya inilir, ne baraj geçilir
  Partimizin 24. kuruluş yıldönümü kutlu olsun!..
  Bir hukuk cinayetine karşı duyarlılık çağrısı
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sermaye iktidarının açmazları ve
yeni hükümet

Her kesime mavi boncuk dağıtarak iş başı yapan sermayenin yeni hükümeti güvenoyu alarak 28 Kasım’da artık resmen de göreve başladı. Kullandığı söylem ve başvurduğu demagojik açıklamalar da dahil olmak üzere, Abdullah Gül’ün başbakanlığında kurulan hükümetin adından başka hiçbir yeniliği bulunmuyor. Hem fiili hem de resmi başbakanıyla başta ABD olmak üzere emperyalistlerin desteğini arkasına alan yeni hükümet, sermaye ile uyum içinde çalışacağını daha baştan taahhüt etmişti. Bu nedenle daha ilk günden “AB’den üyelik yolunda müzakere tarihi almak” üzere gerçekleştirilen dış ziyaretlerle bir yandan islami kimliğin yol açtığı tereddütlerin bir anlamı ve karşılığı olmadığı mesajı verilirken, diğer taraftan da sermayenin öncelikli sorunlarını çözmek için ne kadar hassas ve sorumlu hareket edildiği gösterilmeye çalışıldı. Borç ertelenmesi bir yana, İMF’ye olan borç ödemelerini garanti altına alacak bir program izleneceği ve İMF’den gelen direktifler doğrultusunda hareket edileceği açıklamalarıyla bu hükümet de yıkıma tam gaz devam edeceğini göstermiş oldu.

Aynı uşak ruhlu uyum ve hizmet tablosu emperyalist savaş konusunda da geçerli. Bugüne kadar, ordunun ve ABD emperyalizminin çizdiği politik sınırlarda hareket edildi ve bundan sonra da öyle davranılacak. Örtük biçimde de olsa islami bir kimlik taşıyan bu partinin hazırlıkları son aşamasına gelmiş Irak’a yönelik emperyalist savaşa en küçük bir itirazı yok. Irak savaşına alet olması, doğal olarak AKP’nin daha erken bir fatura ödemesi ve hızla yıpranması anlamına gelecek.

Özetle işin dış politika, efendilerle ilişkiler ve programın uygulanması alanında, AKP Hükümeti’nin kendine özgü kimliğinden dolayı sermaye devletine çıkaracağı özel bir sorun bulunmuyor.

İki emperyalist odak arasında sıkışıp kalmak

Oysa bu uyumlu hükümet tablosuna rağmen, dış politika alanında aynılaştır ve dolayısıyla içerde de- Türkiye, hükümetleri ve dolayısıyla AKP’yi de aşan çok köklü sorunlarla karşı karşıya. Kıbrıs ve AB üyeliği bunlardan başlıcaları. Bunlar geçmişten beri süregelen ve herhangi bir hükümetin tek başına karar verme ve çözme gücüne sahip olamadığı sorunlar. Kısa vadede çözüleceğine ilişkin bir belirti de yok ortada.

Bu yüzden daha hükümet kurulmadan ve resmi bir temsil sıfatı olmayan Erdoğan’ın ziyaret atağıyla yaratılmaya çalışılan iyimser havanın hızla dağılması şaşırtıcı olmadı. Zira AB üyeliğinin izlediği ve izleyeceği seyir Türkiye’nin izleyeceği politikalarla değil, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ile ABD arasındaki rekabete göre şekil alıyor. Almanya ve Fransa, üyelik müzakerelerinin başlatılamayacağını, ancak ileri tarihe atılmış bir müzakere tarihi verilebileceğini uygun bir şekilde ortaya koyarak, üyelik sorununun uzun bir süre daha sürüncemede kalacağını bir kez daha göstermiş oldu. ABD’ye karşı rekabette Avrupa’nın başını çeken bu iki ülkenin aldıkları tutum büyük ölçüde diğerlerini de etkiliyor, çoğunlukla bağlayıcı da oluyor. Hal böyleolunca Türkiye geleceğini bağladığı AB’ye üyelik hakkını elde etmek için her geçen gün daha fazla ABD emperyalizminin kucağına oturuyor, kirli Amerikan savaşının piyonu olarak kendisine biçilen rolü oynamak zorunda kalıyor.

Sosyal demagojiyle maskelenmeye
çalışılan yıkım programı

Toplamdaki bu açmazların artırdığı emperyalizme bağımlılık tablosunun içerdeki karşılığı ise savaşın yol açtığı bir yıkımından hiç farklı değil. Dış politikada başlattığı girişimlerle çok kolay puan toplayamayacağını gören AKP hükümeti, tereddütsüz biçimde ve zaman kaybetmeksizin İMF’nin yıkım programına hız vermek zorunda. O yıkım programı ki, üç partiyi ve kurdukları hükümeti üç yıl bile geçmeden sandığa gömdü; bu partilerden ikisinin liderliğini yapan şahsiyetlerin siyasal sahneden silinmesine neden oldu.

Bu nedenle AKP Hükümeti İMF programının yaratacağı yıkım tablosunu bir parça olsun perdeleyecek bir takım sosyal uygulamalara mümkün olduğunca başvurmaya çalışıyor. Çoğu demagojik bir malzeme olmaktan öteye bir anlam taşımayan bu uygulamaların yıkımı hafifleteceğini düşünmek ise safdillik olur. Bir taraftan bütçenin yüzde 55’i yerli ve yabancı tekellerin borç ve borç faizlerine ayrılacak, İMF programı harfiyen uygulanacak, sermayeye vergi affı ilan edilecek, sömürücü ve vurgunculara nerden buldun diye sorulmayacak, hortumculara yol açılacak; diğer taraftan yoksulluğun azaltılmasından, ücretlerin ve yaşam koşullarının düzeltilmesinden ve bir takım sosyal fonlara bütçe ayrılmasından bahsedilecek!

Apaçık ki, bu taban tabana zıt vaad ve iddiaları ileriye sürmelerine yol açan asıl etken, bir takım manevralarla emekçi yığınların tepkilerini mümkün olduğunca geciktirmek, kendi ifadeleriyle “sosyal patlama riski”ni azaltmaktır. Bunu yapmak için ellerinde “yeni” olmanın ve tek başına hükümet kurmanın kazandırdığı imkanlardan başkaca bir şey yok. Belki buna AB’ye uyum yasaları çerçevesinde yapılacak bir takım düzenlemeleri “demokratik açılımlar” (işkenceyi önleme, düşünce özgürlüğü vb.) olarak sunmanın yaratacağı bir parça “itibar” da eklenebilir. Çeşitli kılıklar altında başvurulan bu türden manevralara ve bunların sonuçta pek bir işe yaramadığına yıllardır tanık oluyoruz. Öte taraftan seçmen tabanının özlemlerini diri tutmak, bir parça bu özlem ve talepler gözetmek için türban gibi sorunların yeniden gündemleştirilmesi de ciddi bir gerginlik alanı oluşturuyor.

28 Şubat’ın dersleri ışığında terbiye
operasyonlarına devam!

Ne kadar uyumlu bir portre çizerse çizsin siyasal cephede AKP Hükümeti’nin dizginlenmesi, terbiye sınırlarında tutulması başlı başına bir sorun teşkil edecek gibi görünüyor. Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu temsil etme gücüne yaslanarak yapılması düşünülen değişikliklerin gündeme getirilmesi, türban yasağının kaldırılması, bizzat AKP’li temsilcilerinin protokoldeki temayüllere uymaması gibi konular, daha şimdiden sermayenin asıl gücü olan orduyu fazlasıyla rahatsız etmektedir. AKP’nin devletin üst kademe yöneticileri ve ordu mensuplarının dokunulmazlıklarının kaldırılması koşuluyla milletvekili dokunulmazlığının kaldırılabileceğini ima eden açıklamaları da tansiyonu artıran bir diğer konu.

Bu tür gerginlikler henüz küçük sürtüşmelerin ve sözlü dalaşmaların ötesine geçmiş değil. Fakat 29 Kasım’da yapılacak ve yeni hükümetin katılacağı ilk MGK toplantısında bu meseleler bir kez daha gündeme getirilecek. Güvenoyunu almasının üstünden 24 saat geçmeden yapılacak MGK toplantısında kendilerine, şeriatçı tehdidin ve bu tehdide karşı devletin sürdürdüğü mücadelenin öncelikli bir konu olduğu hatırlatılacak. Modern islami imajı üzerinden tabandaki islamcı özlemleri dengeleyici bir çizgi izlemeye çalışacak olan AKP Hükümeti, bu konuda da hem sorun yaşayacak, hem de sermaye iktidarına ek sorunlar yaratacak. Kuşkusuz ki, iktidarın iplerini ellerinde tutan ordu, bu sorunu müdahalelerinin bir vesilesi olarak kullanmaya fazlasıyla isteklidir. Üstelik bu kez mecliste CHP gibi bir koltuk değneklerine yaslanarak bu görevini yerine getirme avantajına da sahip. CHP bu görevi o kadar ilerden yapmayı kendine görev olarak belirlemiş ki, yürürlüğe girdiğinden bu yana anti-demokratik olarak nitelendirdiği ve değiştirilmesi gerektiğini öne sürdüğü faşist ‘82 Anayasası’nda hiçbir değişiklik yapılamayacağını, yapılmaması gerektiğini savunur bir duruma gelmiştir. Yeni “çacurren;daş” misyonu 12 Eylül artığı faşist yasayı savunacak kadar onu gericileştirmiştir.

Yeni saldırı dönemine yeni bir
solukla hazırlanmalıyız!

AKP yukarda kabaca özetlemeye çalıştığımız iç ve dış koşullarda sermayeye hizmet edecek. Uygulayacağı programın sermayeyi krizden kurtaracak, onu bir nebze olsun düzlüğe çıkaracak bir içeriği bulunmuyor. Yıllardır içeriği değişmeyen bu programın işçi ve emekçilere yeni yıkımlar getireceği, servet ve sefalet kutuplaşmasını daha da derinleştireceği ortada. AKP de dahil hiçbir düzen partisinin ve düzenin kendisinin, giderek uçları açılan bu sınıfsal uçurumun üstünü uzun bir süre örtecek bir gücü ve imkanı bulunmuyor. Üstelik bu uçurumu daha trajik sonuçlarla boyutlandıracak olan bir savaş gerçeği var karşımızda. Her açıdan sarsıcı bir toplumsal dönemin içinden geçiyoruz.

Sermaye iktidarının iç ve dış koşullardan, kendi iç gerilimlerinden kaynaklı sorunları ne kadar hassas dengelere oturursa otursun, emekçiler adına süreci tersine çevirmenin yolu, bağımsız sınıf programıyla mücadele sahnesinde yer almaktır. Yıllardan beridir sermaye iktidarı sınıf ve kitle hareketinin bu zaafından yararlanarak yol almakta, en olumsuz koşulllarda bile programını hayata geçirmektedir. Karşısında işçi sınıfının örgütlü gücünü ve mücadelesini görmedikçe de bu böyle devam edecektir.

Sermayenin güya yenilenmiş yüzlerle uygulayacağı yeni icraat dönemi işçi ve emekçiler için yalnızca yeni bir yıkım değil, yeni bir mücadele dönemi de demektir. Sendikal cephede peşpeşe yaşanan ihanetler elbette sınıf üzerinde moral bozucu, dağıtıcı sonuçlara yol açmaktadır. Fakat ne bu ihanetler ne de işçi sınıfının karşı karşıya olduğu saldırılar yenidir. Sınıf devrimcilerini, işçi sınıfının öncülerini bekleyen görevler, dün olduğu gibi bugün de, bütün ağırlığıyla ortada durmaktadır.

Sermayenin yeni icraat dönemine yeni bir solukla hazırlanmalıyız.