7 Eylül '02
Sayı: 35 (75)


  Kızıl Bayrak'tan
  "Stratejik müttefik"e stratejik uşaklık
  Alevi emekçilere kurulan tuzak...
  İttifak arayışları hangi ihtiyacın ürünü?
  CHP operasyonu sürüyor
  Emperyalist saldırganlık ve İsrail siyonizmi
  Devlet İMF programına sadakatte kararlı...
  Her düzeyde eşit ve parasız eğitim hakkı!
  Kayıt parası, katkı payı soygununa son!
  Seyhan Belediyesi'nde biten grevin ardından...
  Fatma Tokay Köse, hayat kurtarma işkencesi altında şehit düştü
  Topyekûn saldırıya karşı sınıf seferberliği!/2
  Tekellerin aşırı kâr hırsı insanlığı felakete sürüklüyor
  Dünyanın en büyük zirvesi fiyaskoyla sona erdi
   Fakirlere "vah vah" toplantısı
   6-7 Eylül olayları...
   1 Eylül eylem ve etkinliklerinden...
   Pendik İşçi Kültür Evi açıldı...
   Sosyal bir devrim için saygılarımızla"
   Barış ve Kürtler...
   Afganistan'da işler sarpa mı sarıyor?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kapitalizm doğanın da düşmanıdır...

Tekellerin aşırı kâr hırsı
insanlığı felakete sürüklüyor

M. Mert

Dünyada işçi ve emekçiler tarafından yaratılan tüm değerlerin bir yaratıcısı insan emeğiyse diğer kaynağı da gerekli kaynakları sağlayan doğadır. Dünyadaki tüm ekosistemlerin insanlığa sunduğu bedava hizmet ve ürünlerin toplam değeri, dünyanın tüm kişi başına düşen ulusal gelirler toplamının yani 33 trilyon doların iki katı civarında. Bu nedenle doğadaki uyumun korunması ve tahrip edilmesinin önlenmesi insanlık açısından bir zorunluluk.

Oysa ki bugün kapitalist sistem hayatın kaynağı olan doğayı bilinçli ve yıkıcı politikalarıyla yok etmekte. Kapitalizmin azami kâr yasası doğrultusunda uygulayageldiği politikalar insanlığı savaş, yoksulluk, açlıkla karşı karşıya bırakmakla kalmıyor, insan-doğa uyumunu bozarak dünyanın da yok oluşunu hazırlıyor. Uzmanlar aşırı tüketim ve doğanın katledilmesi politikalarının bu haliyle devam etmesi sonucunda, dünyanın 2050 yılında yaşanılmaz hale geleceğini ve insanoğlunun yaşamak için yeni bir gezegen aramak zorunda kalacağını vurguluyorlar. Tatlı su kaynaklarının hızla yok olması, küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, canlı türlerinin yok edilmesi, buzulların erimesi, ormanların yokedilmesi dünyanın, yani insanlığın sonunu hazırlıyor.

Kapitalizmin ölçüsüz tahribatına doğanın tepkisi

Kapitalizmin eko-sistemin yok olmasına neden olan politikalarına artık doğa da oldukça sert tepkiler vermeye başladı. Pek çok ülke geçtiğimiz haftalarda aşırı yağışlar, seller, orman yangınları, bunların yanında aşırı kuraklık ve susuzlukla boğuştu. Avrupa yüzyılın en büyük sel felaketiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da onbinlerce kişi tahliye edildi. Ölenlerin sayısı 14’e çıkarken 30 bin kişinin daha tahliye edilmesine başlandı. Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag da günler boyu selle boğuştu ve geniş çaplı tahliyeler yapıldı. Slovakya’da 5 kentte olağanüstü hal ilan edildi. Avusturya da sellerden nasibini aldı. Seller sonucu Avusturya’da 10 bin konut oturulamayacak hale geldi, yaklaşık 200 bin kişi evsiz kaldı.

Seller sadece Avrupa’da değil dünyanın diğer bölgelerinde de yıkıma neden oldu. Hindistan da seller sonucu 9 kişinin daha ölmesiyle ölü sayısı 290’a çıktı. Nepal, Bangladeş ve Hindistan’da seller sonucu ölenlerin sayısı 800’ü geçti. Pakistan’da aşırı yağışlar sonucu oluşan sellerde 15 kişi ölürken Çin’de ölenlerin sayısı 250’ye çıktı. Bunların yanında Rusya’dan Vietnam’a dek pek çok ülke sellerle boğuşuyor.

Tekellerin aşırı kâr ilkesi elvermediği için...

Dünyayı etkisi altına alan sellerin temel nedeni küresel ısınma. Konu hakkında araştırma yapan uzmanların birleştikleri ortak nokta, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin küresel ısınmaya neden olmaları, ancak buna karşın gerekli önlemleri almadıkları oldu. Geçtiğimiz yıl ABD yönetimi; tekellerin kârlarında azalmaya yolaçacağı ve diğer ülkelerle rekabetin zayıflayacağı gerekçesiyle, küresel ısınmaya neden olan gazların kullanımını azaltmayı öngören KYOTO Protokolü’nü onaylamayı reddetti. Bu anlaşma başta fosil atık yakıtlarının kullanımının azaltılması ve alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesini de içermekteydi. Ancak bu ABD petrol tekelleri tarafından kabul edilemez bulunarak, anlaşmanın imzalanması engellendi.

Görüldüğü gibi gözü dönmüş tekeller kârlarının azalmasındansa dünyanın yok olmasını tercih ediyorlar. Küresel ısınmanın artmasıyla kutupların erimesi de hız kazandı. Bugün Çin-Hindi ülkelerinin bir kısmı deniz sularının yükselmesi sonucu kıyı kesimlerinin sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Suların yükselmesiyle hem tarım alanları sular altında kalıyor, hem de içilebilir su kaynakları deniz suyuna karışarak yok oluyorlar. Bu da zaten tükenmekte olan içme suyu kaynaklarının yok olmasını hızlandırıyor.

Küresel ısınma ve tekellerin atmosfere saldığı gazlar ozon tabakasının delinmesine ve iklim dengelerinin bozulmasına yol açıyor. Dünyanın bir kısmı sellerle boğuşurken bir kısmı da aşırı sıcaklarla ve kuraklıkla karşı karşıya. Kuraklık ve tekellerin insan yaşamını hiçe sayan politikaları sonucu her gün 24 bin insan açlıktan ölüyor. 800 milyon kişi ise açlık tehlikesiyle karşı karşıya.

Ancak görünen o ki, bu kadarı bile tekellerin kârlarını azaltmak pahasına gerekli önlemleri almaları için yeterli bir neden değil.

Dünyada 1.5 milyar insan temiz içme suyundan, 2.5 milyar insan da kirli suların arıtılmasını içeren koruyucu sağlık hizmetlerinden yoksun durumda. Her yıl 250 milyon kişi suyla gelen hastalıklaklara yakalanıyor ve yılda 5 ila 10 milyon insan bu nedenle hayatını kaybediyor. Yeryüzünde ulaşılabilir temiz suyun yarısı bugün kullanılıyor ve 2025’e kadar üçte birinin tüketilmiş olması bekleniyor.

Dünyada başgösteren su sorununun temel nedeni tekellerin aşırı kâr amacıyla uyguladığı politikalar oldu. Tekeller sadece suyu kirletmekle kalmıyor, bunun yanında suyun dağıtım ve kullanım politikalarında etkin olarak milyonlarca insanın sussuz kalmasının sorumluluğunu da taşıyorlar. Bunun faturasını ödemekse şimdilik işçi-emekçilere ve dünyanın yoksul halklarına düşüyor.

“Ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!”

Belli periyotlarla düzenlenen toplantı ve forumlarda emperyalist tekellerin sözcüleri durumunda bulunan devlet başkanları adeta günah çıkarırcasına sorumluğun bir kısmını kabul edip asla tutmayacakları sözler veriyorlar ve kurtarıcılığa soyunuyorlar. Ancak görünen o ki kurtarılmanın da bir bedeli var; o da tekellerin hareket alanların geliştirilmesi ve zorunlu ihtiyaçları da kapsayacak şekilde uluslararası ticaretin tamamen liberalleştirilmesi. Tekeller sanki kendi politikalarının bir ürünü değilmiş gibi, açlık ve susuzluğa karşı yardım etme karşısında bu alandaki politikalarda belirleyici olmak istiyorlar. ABD ve Avrupa’nın isteği, uluslararası ticaretin liberalleşmesi üzerinden, bağımlı ülke ekonomilerinin kapılarını ardına dek emperyalist tekellere açmalarıdır.

Bunun yanında göz boyamak amacıyla dünyanın korunmasına dönük anlaşmalar imzalanmıyor değil. Bugüne dek 500 civarında uluslararası ve bölgesel anlaşma imzalandı. Ancak bu anlaşmalar bizzat imzacıları olan tekeller tarafından daha imzalar kurumadan çiğnendiler. Anlaşmalar sadece emperyalist tekellere bağımlı ülke elkonomilerine müdahale olanağı sağladıklarında hayat buldular. Bu nedenle anlaşmalar çevreciler tarafından “kağıttan kaplanlar” olarak tanımlanmakta.

20. yüzyılın başında komünist önder Roza Lüksemburg tarafından yapılan tanım bugün daha da güncelleşmiş olarak karşımızda duruyor: “Ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!”

Bugün ya emperyalizmin dünyayı ve insanlığı yok etme pahasına kârlarını arttırmak için uyguladıkları politikalara seyirci kalacağız ya da kendi yaşamımız üzerinde oynanan bu oyunlara dur diyeceğiz. İlki insanlığın bir avuç tekelin çıkarları için yok olmasına neden olacakken, diğeri insanlığın kapitalizmi tarihin çöplüğüne atarak günümüzü ve geleceği kazanmasını sağlayacak. İnsanlık onuruna sahip çıkan herkes kendi ve insanlığın geleceğine de sahip çıkmak zorunda.

O halde önümüzdeki tek çıkar yol mücadele bayrağını yükseltmek olacak.