7 Eylül '02
Sayı: 35 (75)


  Kızıl Bayrak'tan
  "Stratejik müttefik"e stratejik uşaklık
  Alevi emekçilere kurulan tuzak...
  İttifak arayışları hangi ihtiyacın ürünü?
  CHP operasyonu sürüyor
  Emperyalist saldırganlık ve İsrail siyonizmi
  Devlet İMF programına sadakatte kararlı...
  Her düzeyde eşit ve parasız eğitim hakkı!
  Kayıt parası, katkı payı soygununa son!
  Seyhan Belediyesi'nde biten grevin ardından...
  Fatma Tokay Köse, hayat kurtarma işkencesi altında şehit düştü
  Topyekûn saldırıya karşı sınıf seferberliği!/2
  Tekellerin aşırı kâr hırsı insanlığı felakete sürüklüyor
  Dünyanın en büyük zirvesi fiyaskoyla sona erdi
   Fakirlere "vah vah" toplantısı
   6-7 Eylül olayları...
   1 Eylül eylem ve etkinliklerinden...
   Pendik İşçi Kültür Evi açıldı...
   Sosyal bir devrim için saygılarımızla"
   Barış ve Kürtler...
   Afganistan'da işler sarpa mı sarıyor?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kıdem tazminatının gaspedilmesine ve Ortaçağ sömürüsünün yasalaşmasına karşı birleşik mücadeleyi örelim!..

Topyekûn saldırıya karşı sınıf seferberliği!/2

(Öncü İşçi Platformları’nın iş yasası saldırısını
ele alan broşürünün ikinci bölümüdür...)

Günlük çalışma süresi 12 saate çıkıyor!
Fazla mesai ücreti kaldırılıyor!

İş Kanunu Ön Tasarısı, çalışma sürelerini yeniden düzenliyor. Haftalık normal çalışma süresi önceden olduğu gibi yine 45 saat olarak belirleniyor. Fazla mesailerle birlikte bu sürenin 48 saati geçemeyeceği belirtiliyor. Fakat bu 45 saatlik normal çalışmanın çalışma günlerine farklı biçimlerde dağıtılabileceği hükme bağlanıyor. Buna göre işveren günlük çalışma süresini 12 saati geçmemek kaydıyla istediği gibi düzenleyebilecek. “Bilim Kurulu”, patronlara işgününü 12 saate kadar uzatma hakkı verirken, bunun “işçilerin sağlığını korumak” amacıyla düzenlendiğini iddia ediyor. Yasa maddelerinin gerekçesinde “Bilim Kurulu”, günlük çalışmayı 12 saate çıkartan düzenlemeyi tersinden okuyarak “işçiye kesintisiz 12 saat dinlenme olana&curen;ı” verilmesi diye yorumluyor. Yani 12 saat çalışmanın adını, 12 saat dinlenme koyuyor! Örneğin patron 48 saati (45 saat normal çalışma+3 saat fazla çalışma) 4 gün 12 saat olarak çalıştırabilecek. Peki boş kalan günler ne olacak? “Bilim Kurulu” patronlar adına bunu da düşünmüş. “Yoğunlaştırılmış çalışma haftası” adı altında, patron bir hafta boyunca 12 saat çalıştırıp, sonraki bir ay içine fazla çalışılan saatleri denkleştirebilecek. Örneğin haftada altı gün çalışan bir işyerinde, bir hafta boyunca işçiyi 6 günx12 saatten toplam 72 saat çalıştırabilecek, fazla çalışılan süreleri sonraki bir ay içerisinde daha az çalıştırarak denkleştirebilecek.

Böylece hem günlük çalışma süresi 12 saate çıkartılıyor, hem de fazla mesai ücreti kaldırılıyor. Mevcut uygulamada, günlük çalışma süresini geçen çalışma “fazla çalışma” olarak tanımlanıyor ve bu süreler için normal ücretin üzerinde fazla çalışma ücreti ödeniyor, sonraki günler için iş olmasa bile patron ücret ödemek zorunda kalıyor. Yeni tasarıya göre ise örneğin işçi bir haftada 20 saat fazla çalışmışsa, patron ona ya %50 fazla ödeme yapacak, ya da sonraki haftalarda toplam 20 saat eksik çalıştıracak. Böylece patron her saatin hesabını yapabilecek. Bunun anlamı çok açık: İş varsa köle gibi çalış, iş yoksa çalışma! Ama fazla mesai ücreti de isteme!

Boş geçen günler yerine “telafi çalışması” yapılacak!

Tasarının günlük çalışma süresini 12 saate çıkartan 65. maddesinden sonraki madde “telafi çalışması” başlığını taşıyor. 66. maddeye göre işveren, herhangi bir nedenle çalışmanın durdurulduğu saatler yerine, başka günlerde işçiyi çalıştırabilecek. Yani işveren işçiye “bugün iş yok, evine dön. Pazar günü gel çalış” diyebilecek. Ya da iş erken biterse işçiyi evine gönderip, kalan süreleri sonraki günlerde “normal çalışma” olarak çalıştırabilecek.

Ücretsiz izin yasalaşıyor!

Tasarının 67. maddesi ise “kısa çalışma ve kısa çalışma ödeneği” başlığı taşıyor. Buna göre işveren “genel ekonomik kriz ya da zorlayıcı sebepler” nedeniyle üretimi geçici olarak ya da kısmen veya tamamen durdurabilecek, ya da çalışma sürelerini önemli ölçüde azaltabilecek. Eğer ücretsiz izin süresi 4 haftayı aşıyorsa, işçiye işsizlik sigortasından “kısa çalışma ödeneği” verilecek. Ücretsiz izin “zorlayıcı sebepler” nedeniyle yapılıyor ve 4 haftayı geçiyorsa, ilk hafta için işçiye işveren yarım ücret ödeyecek, sonraki haftalar için ise işsizlik sigortasından “kısa çalışma ödeneği” verilecek. Fakat bu ödeneği alabilmek için işçinin işsizlik sigortasını alabilecek koşulları yerine getirmesi gerekiyor. Eğer işveren işçi adına işsizlik sigrtası için ödemesi gereken primi ödememiş veya eksik ödemişse, 4 haftadan fazla ücretsiz izne çıkartılan işçi kısa çalışma ödeneği alamayacak. Kuşkusuz kısa çalışma ödeneği komik bir ücret olacak. Böylece hem ücretsiz izin uygulaması yasalaştırılıyor, hem de patronlar mali bir yükümlülükten kurtarılıyor.

Hafta sonu tatili kalkıyor!

Yasa tasarısının 48. maddesi “hafta tatili” adını taşıyor. “Hafta sonu tatili” kavramının yerini, “hafta tatili” kavramı alıyor. Buna göre işveren, 7 gün içerisinde en az 1 gün (24 saat) olan hafta tatilini istediği bir günde verebiliyor. Yani hafta sonu yerine hafta içinde bir gün tatil edilebiliyor. Bu durumda işçinin hangi gün tatil yapacağı tümüyle işverenlerin keyfine kalacak. Böylece işçi Pazar gününü ailesiyle geçiremeyecek, bir dostunun düğününe veya bir akrabasına misafirliğe gidemeyecek.

Sendikalarda örgütlenmek olanaksızlaşıyor!

Ülkemiz işçilerinin bugün yalnızca 700-800 bini sendikalı. Bunların da büyük kısmı kamuda çalışan işçilerden oluşuyor. Mevcut yasalarda da işçi sınıfının örgütlenmesinin önünde büyük engeller bulunuyor. Ancak sermaye sınıfı, bu engelleri de yeterli bulmayarak, varolan sendikal örgütlenmenin tümüyle tasfiye edilmesini ve işçilerin sendikalarda örgütlenmesinin daha baştan imkansızlaştırılmasını istiyor. “Bilim Kurulu” da hazırladığı İş Kanunu Ön Tasarısı ile işçilerin sendikalarda örgütlenmesini daha baştan olanaksız hale getiriyor.

İşçi sınıfının örgütlenmesine düşmanlık daha ilk maddede başlıyor. Tasarının ilk maddesinde işyeri tanımlaması değiştirilerek, işçilerin birbirlerini tanıması dahi imkansız hale getiriliyor. Mevcut düzenlemedeki “mekana” dayalı işyeri tanımlaması, yeni tasarı ile genişletiliyor. Yeni tasarı ile, işyeri deyince yalnızca üretimin yapıldığı fabrika değil, ülkenin her yanına yayılmış irtibat büroları, ev işleri vb. akla gelecek. Yani yalnızca işin yapıldığı yer değil, iş ile ilgisi bulunan ve aynı işverene ait olan her yer işyerinden sayılacak. Evde çalışanlar, irtibat ve pazarlama bürolarında çalışanlar, farklı bölgelere dağılmış fabrika ve atölyelerde çalışan işçiler sendikalı olabilmek için hep birlikte örgütlenmek zorunda kalacaklar.

Tasarının diğer maddelerinde işyeri tanımlamasının yanı sıra taşeronlaştırma yasalaştırıldığı, iş sözleşmeleri çeşitlendirildiği, “ödünç işçi” kavramı getirildiği için aynı işverene çalışan işçilerin birbirlerini tanıyıp yan yana gelebilmeleri, örgütlenebilmeleri ve yarıdan bir fazlasını üye yapıp sendikayı yetkili hale getirmeleri mümkün değil. Sendikal örgütlenmeyi engellemek için patronlar çok basit yöntemler geliştirebilirler. Bir örnek verecek olursak: 10 patron bir araya gelip işçilerini birbirlerinin fabrikasında “ödünç işçi” olarak çalıştırırsa, ne aynı patrona çalışan işçilerin birbirlerini tanımaları, ne de sendikada örgütlenmeleri mümkün olacaktır.

Görülüyor ki, “Bilim Kurulu”nun tasarısı yalnızca ekonomik-sosyal haklarımızı gaspetmekle, kölece çalışma koşullarını getirmekle kalmıyor, sendikalarda örgütlenmemizi de olanaksızlaştırıyor. Eğer bu tasarı yasalaşırsa sendikalar üyesi olmayan tabela örgütlerine, işçiler ise örgütlenemedikleri için her söylenene boyun eğen kölelere dönüştürüleceklerdir.

Saldırıların büyük suç ortakları: Sendika ağaları!

Sermaye sınıfı yalnızca siyasal iktidarı, bilimi, basını, silahı, mahkemeleri, meclisi ve yasaları elinde tutmakla kalmıyor, bunların yanı sıra biz işçilerin örgütleri olması gereken sendikaların da büyük çoğunluğunu kendi denetimlerinde bulunduruyorlar. Bunu da sendikalarımızın başına çöreklenmiş işbirlikçileri aracılığıyla yapıyorlar. “İşçi önderi” diye sendikalarımızın başına yerleştirdikleri bu işbirlikçi-ihanetçi çete aracılığıyla bizleri denetim altında tutuyorlar. Yıllardır her türlü hak gaspı, bu çetelerin ihanetiyle gerçekleşiyor. Milyonlarca işçinin işten atılmasının, sosyal hak gasplarının, kamu kurumlarının tasfiyesinin, sosyal yıkım programlarının hayata geçirilmesinin, ülkemizin emperyalist tekeller ve yerli işbirlikçileri tarafından talan edilmesinin en büyük sorumlusu bu ihanet çeteleridir.

“Bilim Kurulu”nun hazırlamış olduğu “yasa” saldırısının da en büyük suç ortağı yine bu ihanet çeteleridir. “Bilim Kurulu”, sendika bürokratlarının hükümet ve işverenlerle yaptığı anlaşmaya göre kurulmuştu. Bu anlaşmayla bu kurulun düzenleyeceği tasarı daha baştan kabul edilmişti. “Bilim Kurulu”nda Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’i temsil eden birer “bilim adamı” bulunuyordu. Bu sözde bilim adamları hiç tereddüt etmeden işçi sınıfının mevcut tüm kazanımlarını yok eden bir tasarıya imza attılar. Hiç tereddüt etmediler, çünkü imza yetkisini sendika ağalarından almışlardı. Sendika ağaları şimdi de, tümüyle işçileri köle haline getiren bu tasarıyı meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Tek tek yasa maddelerini tartışarak işçi sınıfının bilincini bulandırmaya, “şu madde iyi, bu madd kötü” diyerek saldırı karşısındaki mücadeleyi bölmeye çalışmaktadırlar.

Can bedeliyle elde ettiğimiz yüz yıllık tarihsel kazanımlarımızı, bu bir avuç ihanetçi çetenin ellerine bırakmayalım. Çünkü sermaye beslemesi bu işbirlikçi çeteler, haklarımızı altın tepsi ile sermayeye sunmakta asla tereddüt etmeyeceklerdir. Bir Çin atasözü şöyle demektedir: “Bir kez aldatırsan ayıp sana, iki kez aldatırsan ayıp bana!” Oysa bu ağalar bizleri bir kez değil, binlerce kez aldattılar. Bu utançtan kurtulmak için sınıftan yana sendikalar ve sendikacıların, işyeri temsilcilerinin, öncü-sınıf bilinçli işçilerin ve tüm işçilerin kader birliği yapması, sendikal ihaneti aşmak için birleşmesi şart. Kaybedecek çok şeyimiz yok. Her kim ki, kazanımlarımızın gaspedilmesine suskun kalıyor ve sermaye cephesinde yer alıyorsa, ona “işbirlikçi, ihanetçi, sınıf düşmanı” damgası vurmakta tereddüt ememeliyiz. Saldırılar karşısında birleşik bir mücadele cephesi örmek ve sendikal ihaneti aşmak için birleşmeli, büyük bir sınıf seferberliğine hazırlanmalıyız.

Kapitalist barbarlığa, kuralsız sömürüye ve sendikal ihanete karşı mücadeleyi yükseltelim!
Topyekûn saldırıya karşı sınıf seferberliği!

Kapitalistler yaşamımızın her alanında bizlere köleliği dayatıyorlar. Köle gibi çalışıp, köle gibi yaşamamızı istiyorlar. Bunun için de kuralsız, dizginsiz bir sömürü anlamına gelen “esnek çalışma”yı yasalaştırmak ve kıdem tazminatı başta olmak üzere mevcut tüm haklarımızı kaldırmak istiyorlar. Tek amaçları var: Daha fazla, daha fazla, daha fazla kâr!

Fakat biz işçi sınıfı ve emekçiler artan yoksullaşmaya, dizginsiz kapitalist sömürüye, kölece çalışma koşullarına boyun eğmek zorunda değiliz. Sermaye sınıfının bu topyekûn saldırısını püskürtebilmek için ise fazla seçeneğimiz yok. Tek seçeneğimiz, topyekûn bir seferberliğe girişmektir. Bugüne kadar savunmada kalmak bize çok şey kaybettirdi. Sermayenin saldırı oklarını hep kalkanlarımızla savuşturmaya çalıştık. Büyük çoğunluğumuz örgütsüzdük. Bu yüzden işten atılmamak için daha çok çalıştık. Gece-gündüz demeden çalışmayı ve hak gaspları karşısında susmayı tercih ettik. Örgütlü olan küçük bir azınlığımız ise, sendika ağalarının ihanetine göz yumdu. Yani, sermayenin sivri oklarını kağıttan kalkanlarla karşıladık. Yaşam bize bi şeyi öğretti: En iyi savunma, saldırıdır. Öyleyse şimdi saldırıya geçme zamanı. Ama savaş cephesine böylesine çıplak, böylesine dağınık giremeyiz. Fabrika fabrika, mahalle mahalle örgütlenmek ve ellerimizi birleştirmek zorundayız.

Böylesine bir sınıf seferberliğine yalnızca yasa saldırısını püskürtmek için değil, demokratik hak ve özgürlüklerimizi genişletmek; aynı zamanda İMF-TÜSİAD yıkım programlarını parçalamak, ülkemizin kardeş Ortadoğu halklarının üzerine sürülmesine izin vermemek, AB ve ABD emperyalizmine karşı anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesini yükseltmek için girişmeliyiz. Ülke bağımsızlığının, halkların kardeşliğini koruyup pekiştirmenin, temel demokratik hak ve özgürlükleri kazanmanın, dayatılan ortaçağın kölece sömürü koşullarını boşa çıkarmanın ve her türlü sosyal yıkımın önüne geçmenin tek güvencesi, biz işçi ve emekçilerin örgütlü mücadelesidir. Milyonları birleştirecek bir seferberliğin ancak fabrika fabrika, mahalle mahalle bugünden başlatılaca eylemlerle mümkün olabileceğini bilmeliyiz.

Boş geçirdiğimiz her saat bizim aleyhimize işleyecektir. Eylem birleşmenin mayasıdır. Bugün bir fabrikada 100-150 kişiyle çakacağımız bir kıvılcım, yarın onlarca fabrikaya ve mahallelere yayılıp, onbinlerin, milyonların seferberliğine dönüşebilir. Bu kıvılcımı çakmak için işyeri komitelerinde, mahalle komitelerinde, yerel platformlarda örgütlenelim. Basın açıklamalarından iş bırakmalara kadar her türlü eylemleri örgütlemek için seferber olalım. Çağrıyı kimin yaptığına bakmaksızın çıkarlarımıza uygun her eylem çağrısına kulak verelim ve taleplerimiz için mücadeleyi yükseltelim.

Sahte ‘“İş güvencesi” yasalaştı!..
Sendika ağaları kölelik yasasına kapı aralıyor!

İki yıldır üzerinde fırtınalar kopartılan ve TİSK başkanı Refik Baydur’un deyimiyle 1,5 yıl meclis kapısında bekletilen İş Güvencesi Yasası nihayet çıktı.

İş Güvencesi Yasası, ortaya atıldığı günden bugüne işçi sınıfının kazanılmış haklarının pazarlık konusu yapılmasına bahane edilmişti. Bu pazarlığın bir ucunda patron örgütleri ve hükümet, diğer ucunda ise sendika ağaları bulunuyordu. Bu pazarlıkların sonucunda konfederasyon başkanları, işveren örgütü TİSK ve hükümetle protokol imzalayarak, iş yasalarının değiştirilmesinde anlaşmıştı. Bu anlaşmanın sonucunda oluşturulan Bilim Kurulu, yasa değişikliğini bir tasarı olarak sunmuştu.

“Kölelik Yasa Tasarısı” diye adlandırdığımız bu tasarıda kıdem tazminatının kaldırılması, kölelik anlamına gelen esnek çalışma ve pazarlık malzemesi olarak piyasaya sürülen sözde iş güvencesi vardı. Şimdi bu düzenlemelerden ilki, yani sözde iş güvencesi yasalaşmış bulunuyor. Sırada diğer iki düzenlemenin yapılması, yani kıdem tazminatının kaldırılması ve esnek çalışmanın yasalaşması var. Bu iki düzenleme yapılsın diye, İş Güvencesi Yasası’nın yürürlük tarihi 15 Mart 2003’e atıldı. O zamana kadar diğer düzenlemeler de yapılacak, İş Güvencesi Yasası’yla verildiği iddia edilen kırıntılardan geriye bir şey kalmayacak.

“İş güvencesi” yasanın adında da yok, içinde de!

İş güvencesi diye yutturulmak istenen yasanın gerçek adı, “İş Kanunu ile Sendikalar Kanunu ve Basında Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun”dur. Elbette ki, yasanın isminin hiçbir önemi yok. Gelin görün ki, yasanın isminde olmayan iş güvencesini, içinde de bulmak mümkün değil. Yasa, çalışma hakkını güvenceye almadığı gibi, işten atmamanın değil de, işten atmanın kurallarını sıralamış.

Buna göre, işveren işçi çıkartırken geçerli bir neden bulmak ve fesih bildirimini yazılı bir şekilde yapmak zorunda. Eğer işveren usule uymaz ya da ileri sürdüğü neden geçerli olmazsa işçi dava açabilecek. Eğer işveren mahkeme karşısında haklılığını kanıtlayamazsa, mahkeme işçinin işe iade edilmesini, işe geri alınmadığı takdirde 6 aylık ücret ile 1 yıllık ücret arasında tazminat ödenmesini kararlaştıracak. Patron işçiyi işe geri alabilir ya da tazminat ödemeyi kabul edebilir. Tabii işverenler işten çıkardıkları tüm işçiler için gerekçe bulmak zorunda değiller.

Bu zorunluluk birincisi, yalnızca 10 veya daha fazla işçinin çalıştığı yerlerde geçerli. Bugün ülkemizde milyonlarca işçi atölye, büro gibi küçük işyerlerinde çalışmaktadır.

İkincisi, işçinin deniz ve hava taşıma işleri ve ev işleri dışında bir işte çalışıyor olması şart.

Üçüncüsü, işçinin aynı işyerinde kesintisiz 6 ay çalışmış olması şart.

Dördüncüsü ve işin püf noktası ise, işçinin “belirsiz süreli iş sözleşmesi” ile çalışmasının şart olması. Eğer işçi, bugün geçici, mevsimlik, sözleşmeli vb. isimler verilen ve 3 ay, 6 ay, 2 yıl gibi sürelere bağlanan iş sözleşmesi ile çalışıyorsa, patron işten atarken geçirli bir neden bulmak zorunda değil. Eğer işçi bu dört koşulu yerine getiremiyorsa, söz konusu yasanın koruyucu maddeler denilen maddelerinden faydalanamayacak. İş sözleşmesi her zaman değiştirilebilir ve yenilenebilir. Söz konusu koruyucu maddelerden kurtulmak için işverenin, yasanın yürürlüğe gireceği 15 Mart 2003 tarihine kadar “belirsiz süreli iş sözleşmesi” ile çalışan işçilerin sözleşmesini yenilemesi ve “belirli süreli iş sözleşmesi”ne çevirmesi yeterli. Bu durumda yasayürürlüğe girdiğinde, özellikle özel sektörde sözde koruyucu maddelerden faydalanan tek bir işçi bile kalmayacaktır. Fakat birazdan da göreceğimiz gibi, patronların böyle bir şeye tenezzül etmelerine bile gerek yok. Çünkü yasanın işten atmak için geçerli neden olarak saydığı nedenler, söz konusu koruyucu maddeleri kağıt üstünde bırakmaya yetiyor.

Yasanın patronlara getirdiği en büyük yük:
Kağıt ve kalem masraflarının artması!

Sözde İş Güvencesi Yasası patronlara işçi çıkarmak için bol bol geçerli neden vermiş. 1475 sayılı İş Yasası’nın 17. maddesi neredeyse olduğu gibi duruyor. 17. maddenin II. bendindeki gerekçeler işverenlere tazminatsız ve bildirimsiz derhal fesih hakkı tanıyor. Bu II. bent “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymamak” olarak tanımlanıyor. Maddenin I. bendi ise “sağlık sebepleri” nedeniyle işçinin 3 gün üstüste ya da bir ay içinde 5 günden fazla işe gelmemesini, bulaşıcı ya da işle bağdaşmayacak bir hastalığa yakalanmasını işten çıkartmak için haklı gerekçe sayıyor. Bunların dışında “işçinin yeterliliği veya davranışları ya da işletmenin, işyerinin veya işin gerekleri” işten atmak için yeterli görülüyor. İşveren işte bu nedenlerle işten atarken gerekçesini açıkça belirtmek ve bildirimi yazılı yapmak,yani kağıt ve kalem kullanmak zorunda.

Yasa tasarısının gerekçesinde geçerli sebepler şöyle açıklanmış: “İşçinin yeterliliği veya davranışları işçinin kişiliği ile ilgili olan sebepleri oluştururken; işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan sebepler ise işyeri ile ilgilidir.” Madde gerekçelerinde bazı örnekler şöyle sıralanmış:

“1- İşçinin yetersizliğinden kaynaklanan sebepler: Ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma; gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma, işe yoğunlaşmasının giderek azalması; işe yatkın olmama; öğrenme ve kendisini yetiştirme yetersizliği; sık sık hastalanma; çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık, uyum yeterliliğinin azlığı, işyerinden kaynaklanan sebeplerle yapılacak fesihlerde emeklilik yaşına gelmiş olma gibi hallerdir.

2- İşçinin davranışlarından doğan sebepler: İş Kanunu’nun 17. maddesinde belirtilen derhal fesih için öngörülen sebepler niteliğinde olmamakla birlikte işçinin hizmet akdine aykırı davranışları olabilir. Bunlara örnek olarak işverene zarar vermek ya da zararın tekrarı tedirginliğini yaratmak; işyerinde rahatsızlık yaratacak şekilde çalışma; arkadaşlarından borç para istemek; arkadaşlarını işverene karşı kışkırtmak; işini uyarılara rağmen eksik, kötü veya yetersiz olarak yerine getirmek; işyerinde iş akışını ve iş ortamını olumsuz etkileyecek bir biçimde diğer kişilerle ilişkilere girmek; işin akışını durduracak şekilde uzun telefon görüşmeleri yapmak, sık sık işe geç gelmek ve işini aksatarak işyerinde dolaşmak gibi haller görülebilir.

3 - İşletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan sebepler: İşyerinden kaynaklanan geçerli sebepler işyerinin dışından veya içinden kaynaklanan sebepler olarak iki yönde değerlendirilebilir: a) İşyeri dışından kaynaklanan sebepler: Sürüm ve satış olanaklarının azalması; talep ve sipariş azalması; enerji sıkıntısı, ülkede yaşanan ekonomik kriz, piyasada genel durgunluk, dış pazar kaybı, hammadde sıkıntısı gibi sebeplerle işyerinde işin sürdürülmesinin olanaksız hale gelmesi, b) İşyeri içi sebepler ise: Yeni çalışma yöntemlerinin uygulanması; işyerinin daraltılması, yeni teknolojinin uygulanması; işyerlerinin bazı bölümlerinin kapatılması; bazı iş türlerinin kaldırılması, gibi sebepler olabilir.”

İşveren tek tek işçi çıkarmanın yanı sıra toplu işten çıkarma yoluna da gidebiliyor. İşveren, “ekonomik, teknolojik, yapısal ve benzeri işletme, işyeri ve işin gerekleri sonucu” işçileri topluca işten çıkarabiliyor. 10 ya da daha fazla işçi çıkarılırsa bunun adı “toplu işçi çıkarma” oluyor. Burada da patronun tek yükümlülüğü toplu işçi çıkarmayı, işyeri sendika temsilcilerine veya işçi temsilcilerine, ilgili bölge müdürlüğüne ve Türkiye İş Kurumu’na 30 gün önceden bildirmesi, yani yine kağıt ve kalem kullanması.

Görülüyor ki, işten çıkarmak için patronun bir adet kağıt, bir adet kalem ve yukarıdaki haklı gerekçelerden bir adet bulması, zahmet edip bulduğu gerekçeyi kağıda yazıp işçiye vermesi yeterli. Tabii yasa işçiye de dava açma hakkı tanımış. Eğer en az on kişinin çalıştığı bir işyerinde, deniz ve hava taşıma işleri ve ev işleri dışında bir işte, “belirsiz süreli iş sözleşmesi” ile çalışıyorsanız, aynı işyerinde 6 aylık kıdeminizi doldurduysanız ve eğer haklı olduğunuza inanıyorsanız dava açabilirsiniz!

Yasa sendikal güvence getiriyor mu?

Sendika ağalarının yasayı bu kadar şişirmelerinin gerisinde yasanın sendikal güvence getirdiğine dair iddiaları var. Yeni yasaya göre, işyeri sendika temsilcisi ya da işçi, sendika üyeliği ya da sendikal faaliyeti nedeniyle işten atılırsa, mahkeme işten atılanların işe iadesine, işe geri alınmadıkları takdirde en az bir yıllık ücretleri tutarında tazminat ödenmesine karar verecektir.

Oysa Türkiye’de sendikal nedenle işten çıkarma yasağı 1947 yılından beri zaten vardır. 20 Şubat 1947 gün ve 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun’un 9. maddesi “Hiçbir kimse, herhangi bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya veyahut üyelikten çekilmeye veya çekilmemeye zorlanamaz” demektedir. 15 Temmuz 1963 gün ve 274 sayılı Sendikalar Yasası’nın 19. maddesi de sendikal nedenle işten çıkarma yasağı getirmekte, ceza hükmü olarak da “İşverenin bu madde hükümlerine aykırı hareket etmesi halinde işçinin İş Kanunu ve sair kanunlara göre haiz olduğu bütün haklar saklıdır. Bu bent gereğince hükmedilecek tazminat, işçinin ücretinin bir yıllık tutarından az olamaz” denmektedir.

Bugün yürürlükte olan 2821 sayılı Sendikalar Yasası da aynı yasağı getirmekte, yasağın ihlali durumunda “işçinin ücretinin bir yıllık tutarından az olmamak üzere bir tazminata hükmedilir” denmektedir.

Görülüyor ki, İş Güvencesi Yasası ile 1947’den bu yana şu veya bu biçimde yasalarda varolan “sendikal nedenle işten çıkarma yasağı” yeniden yasalaştırılıyor ve biraz daha tanımlı hale getiriliyor, o kadar. Sendika bürokratları da, işçilerin akın akın sendikalara üye olup kendilerine aidat ödeyeceklerinin hayalini kuruyorlar.

Gerçek bir iş güvencesi için mücadeleyi yükseltelim!

Çalışma hakkı güvence altına alınmadıkça herhangi bir iş güvencesinden bahsedilemez. Eğer patron yine istediği zaman işçi atacaksa, çalışma hakkı güvence altına alınmayacaksa, bunun adı iş güvencesi olabilir mi? İş Güvencesi Yasası, iş güvencesi getirmiyor, yalnızca işçilere dava açma ve kazanırsa tazminat alma hakkı tanıyor, o kadar.

Gerçek bir iş güvencesi çiçek dağıtarak kazanılabilir mi? İş Güvencesi Yasası gündemde iken sendika ağaları işverenleri çiçeklerle ikna ettiler. Yaptıkları gizli pazarlıklarda onlara “merak etmeyin, iş kanununda yapılacak değişikliklerle bu yasa daha yürürlüğe girmeden kalkmış olacak” sözü verdiler. Bu yüzden yürürlük tarihinin 15 Mart 2003’e alınmasında anlaştılar. İşçi sınıfının kararlı ve birleşik bir mücadelesi olmadan gerçek bir iş güvencesi sağlanamayacağı gibi, bugünkü biçimiyle bile olsa söz konusu iş güvencesi yasasından faydalanması da mümkün olmayacaktır.

İşçi sınıfı “Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi” talebiyle mücadeleyi yükseltmek, kıdem tazminatını kaldıran ve kölece çalışmayı getiren İş Kanunu Ön Tasarısı’nın yasalaşmasına izin vermemek zorundadır.

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

Öncü İşçi Platformları



Güncel taleplerimiz:

* ‘İş Kanunu Ön Tasarısı’ geri çekilsin!
* İşten atmalar durdurulsun!
* Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!
* 7 saatlik iş günü, 35 saatlik çalışma haftası! Kesintisiz iki günlük hafta sonu tatili!
* Tüm çalışanlar için genel sigorta! (işsizlik, sağlık, kaza, emeklilik, yaşlılık vb.)
* İnsanca yaşamaya yeten vergiden muaf asgari ücret! Asgari ücret toplu sözleşme yoluyla belirlensin!
* Parça başı, akord, primli, taşeron, geçici, mevsimlik, sözleşmeli vb. çalışma sistemleri yasaklansın! Tek biçimli iş sözleşmesi!
* Sendikal ve siyasal örgütlenmenin önündeki tüm engeller kaldırılsın! Sınırsız örgütlenme, toplanma, söz, basın, gösteri ve grev hakkı!



Bir yıl kadar önce; TİSK, Çalışma Bakanlığı, Türk-İş, Hak-İş ve DİSK temsilcileri arasında yeni iş kanununu hazırlamak üzere bir “Bilim Kurulu”nun oluşturulacağı ve bu kurulun hazırladığı taslağa itiraz edilmeyeceği bir protokolle imza altına alındı. Bu protokol, sendika ağalarının bu kapsamlı saldırıya suç ortağı olduklarını kanıtlıyor…

İbret belgesi...

Dünyada meydana gelen ekonomik ve sosyal gelişmenin hızı ve niteliği, bölgesel entegrasyonlar, pek çok alanda yenilik ve değişimlere yol açmaktadır. Bunlara uyum sağlamak bizim açımızdan iki noktada önemlidir.

Gelişimin bir ucunda, uluslararası örgütlerde zeminini bulan çalışma standartlarının yükseltilmesi ve bunların dünya ticareti ile ilişkilendirilmesi yer alırken diğer uçta ise uluslararası ekonomik rekabetin yoğunlaşması bulunmaktadır. Böylece sosyal gelişme ve insan merkezli amaçlar ile bunu gerçekleştirecek ekonomik gelişimin önündeki engelleri bir arada ele almak gerekmektedir.

Çalışma yaşamımızı düzenleyen yasaların çağdaş gelişim çizgisine uygun biçime getirilmesi için, taraflarca önerilen ve üniversitelerimizin çalışma yaşamı ile ilgili saygın öğretim üyelerince oluşturulan “Bilim Kurulu”nun, öncelikle 1475 sayılı İş Kanunu’ndan başlamak ve 2821 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nu ele almak üzere, bu yasalarda gerekli değişiklik ve düzenlemeleri yapmaları kabul edilmiştir. Böylece sosyal diyalog içinde üretilecek çözümün sosyal faydası daha büyük olacaktır.

”Bilim Kurulu”, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı temsilen üç, Türk-İş, DİSK ve Hak-İş konfederasyonlarını temsilen birer, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nu temsilen üç olmak üzere, dokuz öğretim üyesinden oluşacak, sekretaryası ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca yürütülecektir.

Kurulun oy birliği ile alacağı kararlar herhangi bir çekince ileri sürülmeden taraflarca kabul edilmiş sayılacak, oy çokluğu ile alınan kararlar da kabul edilmiş sayılacak fakat bu konularda tarafların deklarasyon hakkı saklı kalacaktır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da en geç Eylül 2001 sonuna kadar bitirilmesi düşünülen bu çalışmalar sonucu elde edilecek tasarı metinlerini 2001 yılı sonuna kadar yasalaştırılmak üzere gerekli girişimleri yapacağına ilişkin bu protokol 26 Haziran 2001 günü imza altına alınmıştır.

Yaşar Okuyan/Bakan (imza)
Refik Baydur/TİSK Genel Başkanı (imza)
Bayram Meral/Türk-İş Genel Başkanı (imza)
Süleyman Çelebi/DİSK Genel Başkanı (imza)
Salim Uslu/Hak-İş Genel Başkanı (imza)