3 Ağustos '02
Sayı: 30 (70)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaşa karşı mücadele güncel ve yakıcı görevdir!..
  Emperyalist savaşı durdurmak için seferber olalım!
  Amerikan askerlerinde savaş sendromu
  Sermaye ordusu Irak cephesine ısınıyor
  Emperyalist savaşlar ve tekeller
  "Irak'a müdahale yıkım olur"
  Emek Platformu kime hizmet ediyor?
  TEKEL'de peşkeş ve vurgun
  Gerçek iş güvencesi işçilerin kendi eylemiyle sağlanabilir
  Süreci kamu emekçilerinin taban inisiyatifi kazanabilir!
  Paşabahçe direnişinin önemi ve işçi sınıfının sorumluluğu
  Direnişteki Paşabahçe işçisiyle konuştuk...
  Paşabahçe direnişine destekler...
   Açlık ordusu büyüyor!..
   '96 ÖO Zindan Direnişi şehitleri anmaları
   6. Ekip ÖO savaşçısı Semra Başyiğit şehit düştü!
   Irak'a emperyalist saldırı ve TC
   Dersim, barajlar ve kalkınma/1
   Fabrika=F tipi hücre...
   TSK'ya Irak vitrini...
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Fazlasıyla eksik kalan resmi veriler bile kaba gerçeği gözler önüne seriyor...

Açlık ordusu büyüyor!..

Seçimin kapıya dayanmasıyla siyasiler yeniden seçilmek için taktik peşinde koşarken işçi ve emekçilerin yaşadığı açlık ve sefalet her geçen gün daha da derinleşiyor. Uygulanan İMF programlarının bir sonucu olarak temel tüketim maddelerine her fırsatta zam yapılırken, asgari ücret ancak sadaka düzeyinde artırılıyor. “İstihdam fazlası var”, “kriz var” gerekçeleriyle, özelleştirmelerle her geçen gün binlerce işçi kapı önüne konuluyor. Büyük bedeller sonucu kazanılmış haklar gaspedilerek, işçi ve emekçiler bütünüyle uçurumun kıyısına itiliyor.

DİE’nin yaptığı araştırmalarda çalışan nüfusun %35’ini oluşturan ücretlilerin mili gelirden aldığı payın dolar bazında %30 azaldığı görülüyor. Asgari ücrete %13 zam yapılırken ücretler dolar karşısında %30 değer kaybediyor. Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu (BASK) tarafından yapılan bir araştırmada, Temmuz 1999-Temmuz 2002 yıllarını kapsayan son üç yılda en düşük memur maaşının et fiyatları karşısında %15.8 oranında değer kaybına uğradığı belirtiliyor. Araştırmaya göre, Temmuz 1999’da 110 milyon 488 bin lira olan memur maaşıyla 42.2 kilogram et satın alınabilirken, Temmuz 2002’de 295 milyon 188 bin lira olan memur maaşıyla 35.7 kilogram et satın alınabilmekte. Yine Temmuz 1999’da en düşük memur maaşıyla 44 adet 12 kilogramlık mutfak tüpü satın alınabilirken, Temmuz 2002’de sadece 16 tane mutfak tüpüsatın alınabiliyor. BASK’ın araştırmasında et, süt, beyaz peynir, yoğurt, kuru fasulye gibi temel besin maddeleri karşısında memur maaşlarının yüzde 13.7 ile yüzde 30.3 arasında reel kayıplara uğradığı belirtiliyor.

Fakir fukara fonu (Fak-Fuk-Fon) olarak bilinen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu verilerine göre, Ankara’da en az 350 bin kişi yaşamını sürdürecek günlük beslenme imkanına sahip değil. Yine 70 bin ailenin açlık yardımından yararlanabilmek için valiliğe başvurduğu, bu rakamın geçen yıl 50 bin olduğu ve okulların açılıp ısınma sorununun başlamasıyla birlikte başvuran aile sayısının daha da artacağı belirtiliyor.

Resmi raporlara girebildiği kadarıyla bile Ankara’nın açlığın başkenti olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. İşçi ve emekçiler uygulanan yıkım programları sonucu artık uçurumun kıyısına gelmiş bulunuyor. Düzen partileri seçim yatırımı olarak kendilerini İMF ve TÜSİAD’a pazarlarken Antep’te bir firmanın yaptığı yardım için sabah 04:00’den itibaren binlerce insan izdiham oluşturuyor. İnsanlar can pahasına evine bir çuval bulgur götürebilmek için uğraşıyor. İçi boşaltılan bankaların enkazı için milyarlarca dolar ödenirken, milyonlarca insan bir avuç bulgura muhtaç ediliyor.

Bir avuç asalağın artan servetinin kaynağı
milyonlarca insanın artan yoksulluğudur

Birleşmiş Milletlerin Kalkınma Programı (UNDP) 2002 raporuna göre, Türkiye kalkınmışlık sıralamasında bir yıl içerisinde üç sıra gerileyerek 85. sıraya düştü. Yine rapora göre Türkiye’de en fakir yüzde 10’luk kesim gelirden %2.3, yüzde 20’lik kesim ise %5.8 pay alıyor. En zengin yüzde 10 gelirin %32.3’ünü, yüzde 20’lik kesim ise %47.7’sini alıyor. Yani Türkiye’nin yüzde 30’u gelirin %80’ini alırken nüfusun yüzde 70’i gelirin sadece %20’sini alıyor.
Bir avuç bulgur alabilmek için canını ortaya koyanların, süt içemediği için açlıktan ölen çocukların, çocuğuna süt alamadığı için intihar eden anaların, çöpten ekmek toplayarak yaşamını sürdürenlerin; yaşadığımız tüm bu sefaletin kaynağında adaletsiz gelir dağılımı yatıyor. Teknolojinin gelişmesiyle üretim görülmemiş ölçüde artarken, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sayesinde bir avuç asalak yaratılan tüm zenginliklere el koyuyor.

Birleşmiş Milletler Raporu’na göre kamu harcamalarının yüzde 2.2’si eğitime, yüzde 3.3’ü sağlığa ayrılırken, askeri harcamalara yüzde 4.9’u, dış borç ödemelerine ise yüzde 10.6’ sı ayrılıyor. Türkiye GSMH’nin yüzde 2.2’si ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Ermenistan’dan sonra eğitime en az pay ayıran ülke. Askeri harcamalarda Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye, Yemen ve Umman’ın arkasında altıncı sırada yer alıyor.

Milyonlarca insan açlık ve sefaletle boğuşurken insanların karşı karşıya kaldığı sorunları çözmek sağlığa, eğitime, insanların temel ihtiyaçlarına kaynak ayırmak yerine var olan kaynaklar dış borç ödemeleri ve silahlanma ile emperyalist tekellerin kasalarına gidiyor. Tüm bu tablonun sorumluları 3 Kasım’da seçim kararının alınmasıyla birlikte İMF ve TÜSİAD’ın önünde bağlılık yemini edip, yıkım programlarını en iyi ben uygularım diye birbirleri ile yarışıyor.

Adı üzerinde sermaye devleti açlık ve sefalete mahkum edilen milyonlarca işçi ve emekçinin çıkarları yerine, servet ve lüks içinde yaşayan bir avuç asalağın çıkarlarını temsil ediyor. Temelinde doymak bilmez bir kâr hırsının egemen olduğu kapitalist sistem, sürekli olarak açlık ve yoksulluk üretiyor. Dünyada insanlığın refah içinde yaşayabileceği kaynaklar fazlasıyla mevcutken her gün 24 bin insan açlıktan ölüyor. Türkiye her geçen gün bu tabloya biraz daha yaklaşıyor. İşçi ve emekçiler açlık ve sefalet uçurumun kıyısında yaşıyorlar, uçurumdan düşenlerin sayısı ise sürekli artıyor.

Kısacası kapitalizm öldürüyor. Uçurumun kıyısındaki halkı için ise geriye tek seçim kalıyor; ya kapitalist barbarlık içinde çöküş ya devrim yoluyla sosyalizm.



İzmir Hücre Karşıtı Platformun açıklamasından...

Baskılar bizi yıldıramaz!

28 Temmuz 2002 tarihinde, 1996 yılında hücre tipi cezaevlerine karşı başlatılan süresiz açlık grevi ve ölüm orucunda yaşamlarını yitiren, Müjdat Yanat ve Tahsin Yılmaz'ın mezarları İzmir Hücre Karşıtı Platform tarafından ziyaret edilmek istenmiştir. Fakat kolluk güçleri tarafından engellenerek iki arkadaşımız gözaltına alınmıştır. (...)

Müjdat Yanat'ın mezarına temsilen gönderilen aileler de mezarlığa alınmamıştır. (...)

Devletin tutumu İstanbul Sarıgazi'de de aynı olmuştur. Mezar ziyaretine giden 60 kişi yine 28 Temmuz 2002'de gözaltına alınmıştır.

Mezar ziyaretleri yasak olmadığına göre bu hukuk dışı tutumun sebebi bizce açıktır. Cezaevlerinde yaşanan insanlık vahşeti, devlet tarafından gizlenmeye çalışılıyor. Bilindiği gibi Müjdat Yanat ve Tahsin Yılmaz, 1996 yılında cezaevlerinde yapılan süresiz açlık grevi ve ölüm orucunda şehit düşmüş insanlardı. 1996 yılından bugüne cezaevlerinde saldırılar artarak devam etmiştir. 19 Aralık operasyonuyla F tipi cezaevleri uygulamaya konmuştur. Bugüne kadar toplam 92 canımızı yitirdik. Ne yazık ki bizler müdahale edip bu saldırıları geri püskürtmedikçe daha nice canın yaşamını yitireceği de aşikardır.

Emperyalizmin ve ülkemizdeki bir avuç egemenin F tipi cezaevleriyle hedefledikleri suskun, ilgisiz, kendi öz haklarını aramaktan aciz, yaşamları hücreleşmiş bir toplum yaratmaktır. Yapılan saldırılar ise bu gerçekten bağımsız değildir.

Bizler cezaevlerinde uygulanan vahşete seyirci kalmayacağımızı, susmayacağımızı buradan bir kez daha duyuruyoruz.

Baskılar bizi yıldıramaz!

İzmir Hücre Karşıtı Platform



Tutsak yakınları Alman Konsolosluğu’na
mektup bıraktı

F tipi cezaevlerinde tecrit, izolasyon ve fiziki işkence artarak sürüyor. Tutsakların, özellikle ÖO’yu bırakanların hiçbir tedavileri yapılmıyor. Devletin Avrupa’dan ithal ettiği F tiplerinde dayatmaların ardı arkası kesilmiyor. Tutsakların beyinlerini teslim alma hevesi kursağında kalan devlet ve aşağılık medyası, F tiplerinde yaşananları koyu bir sansürle kitlelerden saklamaktadır.

TAYAD’lı ve TUYAB’lı aileler bir Avrupa Birliği ülkesi olan Almanya Konsolosluğu’na, 31 Temmuz Çarşamba günü, “F tiplerinde tecrit ve izolasyona son verilsin” talebini içeren mektup bıraktılar. Eylem saat 13:30’da ailelerin Konsolosluğa gelmesi ile başladı. Polis engellemeye çalışsa da kararlı bir duruş karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Eyleme 100 civarında bir kitle katıldı. İki temsilci mektupları Konsolosluğa bıraktıktan sonra bir açıklama yaptılar. Açıklamayı Kandıra F Tipi Cezaevi’nde hücresinde ölü olarak bulunan Volkan Ağırman’ın babası Niyazi Ağırman yaptı. Ağırman F tiplerinin ölümden başka bir şey getirmediğini, bunu yıllardır anlattıklarını, artık seslerinin duyulması gerektiğini vurguladı. F tiplerine Avrupa’nın da onay verdiğini, bunun için Konsolosluğa mektup verdiklerini söylei.

Açıklamanın ardından alkış ve zılgıtlarla eylem bitirildi. (SY Kızıl Bayrak/İstanbul)