12 Mayıs'01
Sayı: 08


  Kızıl Bayrak'tan
  Ülkenin satışı, emekçilerin yıkımı ve hücre saldırısı
  Direniş büyüdükçe katlıamcı devlet acizleşiyor, medya pislik kusuyor!
  Yaşamak ve yaşatmak için ölüyorlar!
  Direnişin gücü karşısında dize gelecekler!
  TELEKOM'da emperyalist talan!
  TELEKOM'da özelleştirme saldırısına tepkiler
  Sınıf hareketi
  "İş güvencesi" oyununun altından kıdem tazminatı saldırısı çıktı!
  Geleceği kucaklamak için
  "İşçinin en büyük silahı üretimden gelen gücüdür, bunu iyi kullanması gerekiyor"
  1 Mayıs'ın ışığında sınıf hareketi
  Katil devletten hesabı emekçiler soracak!
  Gençlik
  Kapitalizmde çocuk olmak
  Çocuk emeği, kapitalizm ve sosyalizm...
  Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz!
  Kapitalizm ve çevre sağlığı
  Dünyadan kısa kısa...
  Basından...
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Pranga sesleri, yarınların şarkısını söylüyordu

Halit Çelenk

29 yıl önce, sabaha karşı, üç büyük devrimci Deniz, Hüseyin ve Yusuf, ellerinde ve ayaklarında şakırdayan kelepçeler ve prangalar, Ankara Merkez Cezaevi”nin penceresinden idam sehpasını seyrediyorlar. Gün doğarken, büyük şiir ustası Nâzım”ın dediği gibi, “Yarım kalmış bir türkünün acısını toprağa götürecekler.”

Prangalar çıkarılıp betona atılırken çıkardığı şangırtılar kulağımda hâlâ çınlıyor. Bu pranga sesleri o günlerden bugünlere ve yarınlara uzanan bir çağrıydı.

Büyük Fransız şairi Aragon, egemenler tarafından kurşuna dizilen ünlü devrimci Gabriel Peri için yazdığı bir şiirde şöyle diyordu:

“Şakırdayan zincir sesleri
Söz ediyor yarınların şarkısından”

Evet, Ankara Merkez Cezaevi”nden yükselen pranga sesleri, yarınların şarkısını söylüyordu. Gelecek özgür günlerin şarkısını.

Deniz’lerin, Hüseyin’lerin ve Yusuf’ların suçları büyüktü, çok büyüktü: Türkiye’nin bağımsızlığını savunuyorlardı. Sınıfsız, sömürüsüz, hakça bir düzen istiyorlardı. Yargılandıkları Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin duruşma salonuna girerken bile Bağımsız Türkiye sloganını atmışlardı.

Bunun için asıldılar.
Hüseyin mahkemede şöyle diyordu: “Biz uyuyan insanları uyarmak için bir kıvılcım olmak istedik.”

İşte o kıvılcım ve zincir sesleri, yaşadığımız günlerde gördüğümüz uyanışın temeline taş taşıyordu.
Onlar boşuna ölmediler.

Eğer bugün işçiler, emekçiler, memurlar, eğitim emekçileri, çiftçiler ve esnaflar “Kahrolsun IMF”, “Kahrolsun emperyalizm”, “Yaşasın Türkiye’nin bağımsızlığı” sloganlarıyla alanları çınlatıyorlarsa, bunda büyük pay, pranga seslerinin türküsünde kıvılcımlaşan yemyeşil yaşamlarda aranmalıdır.

Evet, suçları gerçekten büyüktü.
Onlar, ikili anlaşmaları imzalasaydı, İncirlik’i emperyalizmin uçaklarına terk etseydiler, Amerikan 6. Filosu’na Hoşgeldin diye pankart açsaydılar; havalimanlarına ve büyük bulvarlara adları verilir, onlara anıtmezarlar yapılırdı.
Onlar yurtsever oldukları için, inançlı ve özverili oldukları için, bu nitelikleri ile tehlikeli (!) örnek oluşturdukları için asıldılar. Ama onlar; yurtseverliğin, onurun ve toplumsal namusun satılık mal haline geldiği bu ortamda daha da yüceliyorlar.
Ve bugün onlar, işçilerin, emekçilerin, memurların, çiftçilerin ve esnafların alanları çınlatan seslerinde ve özlemlerinde yaşıyorlar, yaşayacaklar. Onları bir kez daha sevgilerimizle analım, bağrımıza basalım.

(Evrensel/7 Mayıs ‘01)




İHD’nin Edirne ve Tekirdağ “F” tipi cezaevleri gözlem raporu:

Çocuğun kelepçesi


Yıldırım Türker

Bu toplumun çocuklarına reva gördüğü işkence çeşitlemeleri üstüne yazmak, yazanın ‘romantik’ olarak yaftalanmasına neden oluyor. Duygusal, coşa taşa yazan ‘hassas’ kalemlerden biri olmak; gerçekliğin kapıcı dairesinden doğru küflü, yüz kızartıcı duyarlılık temrinleriyle gürültü eden nahif kavga adamı resmine altyazı olmak işten bile değil. Medyanın sıcak gündeminden uzakta doğanın vahşice yok edilmesine, hayvan kıyımına karşı, yani gerçekliğin periferisi muamelesi gören alanlardan ses vermek de aynı şekilde kimilerince burun bükülen uğraşlar. Oysa Mavi Akım rezaletinin de, iktidar ortağı partinin kongresinde demokrasi adına tartaklanan kadının kader çizgisinin de bu fuzuli duygusallık alanlarıyla bire bir ilişkisi var. İkide bir gırtlağımıza çöken siyasi-ekonomik krizler, kendi dünyasını, kendi gelece&urren;ini umursamayan bir hayat örgütlenmesinin sonuçları. Çocukları bin bir çeşit işkenceden geçirmeyi sürdürdüğünüz taktirde bankacılık sistemini düzeltip hortumculuk imkânlarına set çekerek bu memlekete bir gelecek satın alabilir misiniz? Beş paralık sevgi gösterileriyle emek harcamaya hiç yanaşmadan hoyratça büyütülen çocuklarla koskoca, bakımsız, elemanı yetersiz bir kimsesizçocuklar yurdu, bu memleket. Vatanı sevmekten çocuk sevmeye vakit bulamayan kasaba tüccarlarının memleketi.
(...)

Yüzü uygarlığa bakan her toplumda büyük infial yaratacak bir olayın haberi bir tek Radikal gazetesinde çıktı. Aktaracağım. 14 yaşındaki bir kız çocuğu annesinin memnun kalmayıp ablasıyla birlikte pazara gidip değiştirsin diye bir poşete koyup eline vermiş olduğu tencereyle yürürken polisler ardından “Dur” diye seslendi. Döndü, Yenibosna’da yaşayan yoksul bir kız. 7 yaşındayken beş kız kardeşi ve anababasıyla birlikte Maraş’tan göçmüş. Konfeksiyon atölyesinde çalışıyor. Yaşıtlarıyla oynayacak, okula gidecek vakti olmamış. Fark edilmeden yaşayıp fark edilmeden büyümek istiyor. Polisin sesini duyunca korktu. Ardına bakmadan hızlı adımlarla yürümeye devam etti. Polisler Döndü’yü yakalayıp bileğine kelepçe vurdular. Üstünde kimliği yoktu. Belki yıllardır korkarak beklediği an gelmişti. Fark edilmişti. ark edildiğine göre şüpheliydi. 14 yaşındaki kız çocuğu ‘şüpheli şahıs’ olarak karakola götürüldü. Ailesine haber verilmedi. Gece 11’de kayıp olduğunu bildirmek için Yetmişbeşinci Yıl Karakolu’na gelen ailesi güneşli bir öğleden sonra hayatın öte yanına geçmiş olan kızlarıyla karşılaştı. Döndü, korkudan çıldırmak üzereydi. Kelepçelere sürte sürte bilekerini kesmişti. Kanlar içinde çığlık çığlığa ağlıyordu. Ablası ve eniştesinin ısrarları sonucu kelepçeleri çıkarıldı. Ama polis de vatanını korumaya azmetmişti bir kere. Döndü’yü bırakmadılar. Evden kimliğinin getirilmesini istediler. Kimliğin getirilmesi de onlara yetmedi. ‘Genel Bilgi Tarama’ yapılması gerekiyordu. Sabıkasına bakılacaktı. Yoksulluktan, doğululuktan, çocukluktan sabıkalıdı ancak. Yakalanmıştı işte. Karakolun camından kendini atmaya hamle etti. Parmaklıklara çarptı. Ablasından bir bardak su istedi. Bir anda bardağı kırdı ve cam parçalarıyla bileğini kesti. Bunun üstüne hastaneye götürüldü. Sabah 1’de serbest bırakıldı. Eve geldiğinde artık konuşmuyordu. Bütün kapılarını hayata kapatmıştı. Sadece ablasına saçlarını taramak istediğini söyledi. Ablası başını okşadı, yatağıa yatırdı. Ancak kapıyı kapatmadı. Küçük kardeşinin kendini öldürmesinden korktuğu için kapısında bekledi. Gözünü bir an için Döndü’den ayırmıştı ki olan oldu. Döndü penceredeydi. Uçmaya hazırdı. Üçüncü kattan kendini boşluğa bıraktı. Şimdi yoğun bakımda.

Döndü, artık oynamak istemiyor. Bu oyunu hiç sevmedi. O, bütün dünyayı ve hayatı düşman olarak görüyor. Esir düştüğü hayatın ellerinden kurtulmak için her an fırsat kolluyor. Teslim olmak istemiyor. İlle çekip gidecek. 14 yaşında bir kız çocuğunun ölümü yurt edinmesi, bir an evvel uçup gitmeye çalışması bizim hayatımız hakkında ne anlatıyor dersiniz. Beyzadelere yakıştırılmayan kelepçelerle hayatın zaten kıyısına tutunduğu ellerini paramparça ettiniz. İşte düşüyor. 14 yaşındaki kız çocuklarını yaşatmayı beceremeyen bu toplum enflasyondan kurtulursa mutlu olacak, öyle mi? Manisa’daki gençlerin işkencecileri bütün bıyıklarıyla poz vermişlerdi yine. Davaları hâlâ sürüyor. Zalimler gururla yüzümüze bakıyor. Onmaz yaralarla dağladıkları, ölüme yolcu ettikleri çocuklaın yüzleriyse bulanık.

Döndü’yü biraz daha kalmaya ikna edemez, onun yaralarını saramazsak hayatımıza, geleceğimize vurulan kelepçelerden kurtulamayacağız. O zaman bize de çekip gitmekten başka bir yol kalmıyor.

(Radikal/6 Mayıs 2001)