12 Mayıs'01
Sayı: 08


  Kızıl Bayrak'tan
  Ülkenin satışı, emekçilerin yıkımı ve hücre saldırısı
  Direniş büyüdükçe katlıamcı devlet acizleşiyor, medya pislik kusuyor!
  Yaşamak ve yaşatmak için ölüyorlar!
  Direnişin gücü karşısında dize gelecekler!
  TELEKOM'da emperyalist talan!
  TELEKOM'da özelleştirme saldırısına tepkiler
  Sınıf hareketi
  "İş güvencesi" oyununun altından kıdem tazminatı saldırısı çıktı!
  Geleceği kucaklamak için
  "İşçinin en büyük silahı üretimden gelen gücüdür, bunu iyi kullanması gerekiyor"
  1 Mayıs'ın ışığında sınıf hareketi
  Katil devletten hesabı emekçiler soracak!
  Gençlik
  Kapitalizmde çocuk olmak
  Çocuk emeği, kapitalizm ve sosyalizm...
  Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz!
  Kapitalizm ve çevre sağlığı
  Dünyadan kısa kısa...
  Basından...
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



  Kızıl Bayrak'tan...

 

Antakya’yı sel götürdü. Devlet yine ortada yok. Çünkü devlet çok meşgul. O sırada memleketin tümünü götürmekle uğraşıyor. Ancak, buna rağmen Antakya felaketine çok çok üzüldüklerinden emin olmak gerekiyor. Ne de olsa sel maddi zarara da yol açtı.

Deprem sürecinde de aynı devlet tablosuyla karşı karşıya idik. O zaman da döne döne söyledik. Deprem bir doğal felaket değildir. Onu felaket haline getiren kapitalist yıkım düzenidir.

Kapitalizmin bir yıkım düzeni olduğu belirlemesi, salt iktisadi sosyal yıkımı anlatmıyor. Çok fazla kullanılan yıkım programları ifadesi yüzünden böyle algılanabilir. Ancak, bir ülkenin egemenleri oradaki her türlü gelişmenin baş sorumlusudur. Dolaylı veya dolaysız. İster ülkenin satışa çıkarılması gibi doğrudan olsun, isterse deprem, sel gibi doğal olaylara karşı tedbirsizlikte olduğu gibi dolaylı.

Şimdi, büyük kayıplarla perişan durumdaki Antakyalılar da, tıpkı dün İzmit, Adapazarı, Boluluların yaptığı gibi, devlet nerde diye figan ediyor. Yardım bekliyor. Oysa deprem sırasında ortaya çıkan çıplak gerçek halen öylecene karşımızda durmaktadır: Sermaye devleti insana bir sentlik bile değer vermez. Bırakın felaket durumunda yardımı, başkalarından gelen yardımları bile iç etmenin bir yolunu arar bulur. Aradan geçen iki yılı aşkın süreye ve yurt içi ve dışından akan onca yardıma rağmen deprem bölgelerinde yaşayan insanların süregiden perişanlığı bunun göstergesidir. Cezaevlerindeki devrimci tutsaklara yönelik hunhar katliamlar bunun bir başka cepheden göstergesidir. Kamu işçisine dayatılan sıfır zam saldırısı, özelleştirmelerin sokağa attığı onbinlerce işçi ve ailesine yaşatılan felaketler bir başka göstergesidir. Ve bunlar saymakla bitmeyecek kadar ¸oktur. Her olayla, her vesileyle tekrar tekrar kanıtlanmakta, sermaye düzeni ve devleti giderek daha geniş kitlelerin gözünde teşhir olmaktadır.

Fakat, egemen sınıfın ve devletinin bu insan ve emek düşmanı yüzünün, bu konudaki ölü katılığı ve acımasızlığının kendiliğinden teşhiri, kitlelerde içten içe bir güvensizlik ve düşmanlık geliştirse de, tek başına, ona karşı mücadelenin yükseltilmesine yetmeyecektir. Yetmediği ortadadır. Ortaya çıkan tepki ve öfke, bu düzen ve devlet gerçeğine ilişkin neden ve sonuç ilişkileriyle birlikte bir sınıf bilincine yükseltilemediği, bunun üzerinden bir mücadeleye dönüştürülemediği sürece, sadece, umutsuzluğun yaygınlaşmasına yol açar.

Kitlelere bu durumdan bir çıkış, bir kurtuluş aşılayacak tek toplumsal kesim işçi sınıfı ve onun devrimci mücadelesidir. Bunun içinse, sermaye düzeninin günlük gelişmelerle ve kendiliğinden gerçekleşen bu teşhirini, işçi kitleler içinde sınıf bilincini ve mücadelesini yükseltmenin bir aracına dönüştürmek gerekiyor. Proletaryanın yükselen mücadelesinin, destek güçlerini ne kadar hızla toparlayabileceğini görmek için, deprem ve sel felaketleriyle perişan olan yığınların, İMF-TÜSİAD programlarıyla yıkıma uğratılan küçük üreticinin öfkesine bakmak yeterlidir.

Sermaye sistemi, sonunu getirecek zemini kendi elleriyle düzlemektedir. Sıra, bu hazır zeminde mezar açmanın yol ve yöntemini, araç ve imkanlarını sınıf kitlelerine göstermektedir.