12 Mayıs'01
Sayı: 08


  Kızıl Bayrak'tan
  Ülkenin satışı, emekçilerin yıkımı ve hücre saldırısı
  Direniş büyüdükçe katlıamcı devlet acizleşiyor, medya pislik kusuyor!
  Yaşamak ve yaşatmak için ölüyorlar!
  Direnişin gücü karşısında dize gelecekler!
  TELEKOM'da emperyalist talan!
  TELEKOM'da özelleştirme saldırısına tepkiler
  Sınıf hareketi
  "İş güvencesi" oyununun altından kıdem tazminatı saldırısı çıktı!
  Geleceği kucaklamak için
  "İşçinin en büyük silahı üretimden gelen gücüdür, bunu iyi kullanması gerekiyor"
  1 Mayıs'ın ışığında sınıf hareketi
  Katil devletten hesabı emekçiler soracak!
  Gençlik
  Kapitalizmde çocuk olmak
  Çocuk emeği, kapitalizm ve sosyalizm...
  Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz!
  Kapitalizm ve çevre sağlığı
  Dünyadan kısa kısa...
  Basından...
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Aşırı kâr hırsının yolaçtığı çevre tahribatı
insanlığın geleceğini tehdit ediyor...

Kapitalizmin çevre sağlığına etkileri


Deniz Ümit

Çevre tanımı, canlıların yaşamı üzerinde etkili olan faktörlerin bütünlüğünü anlatır. Ancak yaşamsal önemde bu konu toplumun gündemine, bir duyarlılık ve geleceğe karşı sorumluluk olarak değil de, kendini tüm olumsuzluklarıyla dayatınca girebiliyor.

Sermaye sınıfının saldırıları içinde, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte dünyanın yokolarak ödeyebileceği bir bedel olduğu için, kritik önemde olan bir sorundur çevre katliamı.

Çevre kirliliğinin artışıyla ilgili istatistikler kapitalizmin gelişimine paralel olarak artmaktadır. Londra’da daha 13. yüzyılda kömür kullanımının yasaklanması gündeme gelmiştir. Kapitalizmin gelişmesiyle artan enerji ihtiyacı ve bunların atıkları düşünüldüğünde, kirliliğin nasıl boyutlandığı konusunda bir fikir elde edebiliriz.

Şu an toplum gündeme girmeye “başarabilmiş” görünen sorunlar arasında, küresel ısınmaya neden olan sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi vb. sayabiliriz. Bu sorunların tanımlarını özetle şöyle açıklayabiliriz.

Doğada az miktarda da olsa, CO2 (karbondioksit), ozon, metan, su buharı, nitrozoksit vb. gazlar vardır. Bunlara sera gazları denir. “Sera” denilmesinin nedeniyse, bu gazların, iklim olaylarını etkileyen atmosfer tabakası troposferin üzerinde tıpkı bir sera gibi işlev görmelerindedir. Şöyle ki; doğal şartlarda güneşten gelen ışınları, UV (ultraviole) radyasyonu ve kızıl ötesi radyosyonu, sera gazlarından geçerek yeryüzüne ulaşır. Kızılötesi ışıma ve ısıya dönerek de geri yansır. Bunlardan bir kısmı uzaya giderken, bir kısmı da sera gazlarınca absorbe edilir. Bu şekilde yeryüzünün ısınması olayına “sera etkisi” denir. Bu gazların oranlarındaki artış, daha fazla ısının absorbe edilmesi ve yeryüzünün daha çok ısınması, yani küresel ısınmanın artması demektir.

Bir diğer önemli sorun ise, ozon tabakasının incelmesi sorunudur. Ozon tabakası, güneşten gelen ışınlardan mor ötesi ışınları soğurarak, bunların yeryüzüne ulaşımını engeller. Mor ötesi ışınlar, insan ve diğer canlılar için oldukça zararlı, hatta öldürücüdür. Zararlı ışınları süzme gibi önemli bir işlevi olan ozon tabakasının incelmesi, insanların ve diğer canlıların kanserojen etkilere maruz kalması demektir. Bu, insanlarda cilt kanseri, göz kataraktı, göz kanseri vb. hastalıklarda artış demektir.

Ozon tabakasının kimi bölgelerde (Güney Kutbu gibi) incelmesi, hatta bazı bölgelerde tamamen tükenmiş olmasının nedeni, başta CFC (kloroflorakarbon), karbondioksit, azotdioksit, ve metan gibi gazların artışlarıdır.

Bu sorunlara gerçek bir çözüm için, öncelikle sorunun kaynağını, sorumlularını doğru tespit etmek gerekir. Sorunun kaynağı, rakamsal verilerin de ışığında, ayan-beyan ortadadır. Emperyalist kapitalist düzendir. Bu konuda şu somut örnekleri verebiliriz:

Dünyadaki enerjinin %70’i emperyalist ülkelerce tüketilmektedir; Ve dünyanın toplam enerji tüketimi sonucunda her yıl atmosfere 5 milyar ton metreküp karbon verilmekte, bu da sera etkisini artırmaktadır. Zaten sera gazları kapitalizmin gelişimine paralel olarak özellikle son 150 yıldır artmıştır. Sadece ABD bu gazların yüzde 64’ünden sorumludur.

Ozon tabakasının incelmesinde neden olan gazlardan azotoksitler, ses duvarını aşan uçakların çıkardığı egzozlarda bulunmaktadır. Ve bu gaz tek başına, ozon tabakasının bozulmasından yüzde 25 oranında sorumludur. Örneğin, günde 7 saat 20 km’lik bir yükseklikte uçuş yapan bu süper jet uçaklarından 500’ü sözkonusu alanda ozon tabakasının yüzde 50 oranında azalmasına neden olabilir. Ki, ozon tabakasında her yüzde 1’lik azalma, insanlarda yüzde 2 oranında cilt kanserinde artış demektir.

CFC’ler; ev ve endüstriyel soğutma sistemlerinde, temizlik, dezenfekte, köpük maddeleri aracılığıyla, özellikle de elektronik endüstrisinde kullanımla ortama verilir. 1930 yılından önce doğada bulunmayan CFC gazları yüzde 84 oranında endüstriyel ülkelerden kaynaklı olarak atmosferde bulunmaktadır. ABD bu konuda yine birinci dereceden sorumludur. CFC gazlarının yerine kullanılabilecek gazlar vardır, fakat daha pahalı olduğu için tercih edilmemektedir. Kâr hırsı herşeyin önüne geçmektedir.

Sera gazlarından biri olan CO2 (karbondioksit) gazı, fosil yakıt tüketimi, endüstrileşme ve ormansızlaşma ile atmosfere çokça verilmektedir. Küresel ısınmaya yüzde 60 oranında katkısı olan bu gazı, yine en fazla yayan ülke ABD’dir. Ormanların yokedilmesiyle de yaşanılan sorunlar derinleşmektedir. Dünyadaki tropikal ormanların 1,9 milyon hektarlık alanının, her yıl 1,5 milyon hektarlık bölümü asit yağmurları nedeniyle yokolmaktadır. Asit yağmurları; özellikle termik santraller ile kömür ve petrol yakımı sonucu fabrikalardan çıkan kükürtdioksit gibi gazların havadaki su ile reaksiyonu sonucu sülfürikasite dönüşmesi ve bunun yağmurlarla yeryüzüne ulaşması ile oluşur. Örneğin, 100 watt’lık bir lambayı bir yıl boyunca hergün 12 saat yakmak için yaklaşık 179 kg’lık kömür enerjisi kullanılır ve bu kömür de 425 kilo asi yağmuru olarak geri döner. Ağaçların, özellikle de çamların ilk tohumlarının olgunlaşabilmeleri için 50 yıla ihtiyaç vardır. Eğer iklim bu 50 yılda çok fazla değişirse, ağaçlar buna uyum sağlayamayacak ve öleceklerdir. Ayrıca ormanların çürümesi yine ortama karbondioksit yayılmasına neden olacaktır, ki bu sera etkisini daha da artıracaktır.

Kükürtdioksitin zararları sadece asit yağmuru ile sınırlı değildir. Termik santrallerce ortama bolca verilen bu gaz, doğal bitki örtüsüne verdiği zarar kadar ekim alanlarını da etkilemektedir. İnsan sağlığına bu dolaylı etkileri yanında, özellikle solunum sistemi ve kalp üzerinde bloke edici etkisi bulunmaktadır. Örneğin, 1952 yılında, Londra’da 55-70 yaş arası 4 bin kişinin kükürtdioksit gazı yüzünden öldüğü tespit edilmiştir. Bu gazın etkilerinin azalması, ki buna yarılanma süresi deniliyor, 20 saattir. Ve bu sürede bu gaz 60 km uzağa rüzgarla taşınabilir. Yani, bir kükürtdioksit kaynağının (termik santral, fabrika vb.) 60 km’lik bir alanın bitki örtüsü ve yaşayan canlılarını tehdit etme riski bulunmaktadır. Oysa bu gazı daha bacalarda kontrol altına alabilecek teknik donanım mevcuttur. Asıl sorun, bunun masraf g&oul;rülüp, ciddiye alınmamasıdır. Aslında ciddiye alınmayan insan ve doğa yaşamı, dünyanın geleceğidir!

Enerji sektöründen kaynaklı karbondioksit artışını durdurabilecek, hatta 2005 yılına dek en az %20 oranında azaltabilecek teknik kapasite mevcuttur emperyalist-kapitalist ülkelerde. Ancak yine kâr hırsı uğruna kullanılmamaktadır.

Küresel ısınmaya katkı anlamında karbondioksitten 25 kat daha tehlikeli bir gaz olan metan gazı, bugün 1750 yılındaki miktarının iki katı oranında artmıştır. Nitrozoksit gazı ise, 18.yüzyıl ortalarından bu yana, özellikle son 50 yıldır artış göstermiştir.

Bu gazların küresel ısınma üzerindeki etkileri kendini sürekli göstermesine rağmen, hala ciddi bir adım yoktur. Örneğin, 1991’de Bangladeş’te onbinlerce kişinin ölümüne neden olan sel felaketinin nedeni, küresel ısınma sonucu deniz yüzeylerinin ısınması ve bunun da şiddetli kasırgalara neden olmasıdır. Kuzeydoğu tropikal pasifik bölgelerinde 1991 yılında çok şiddetli tayfunların yaşanması da bundan dolayıdır.

Isınma sonucu suların genleşmesi ve buzulların erimesiyle, 1910 yılından beri deniz seviyesinden 20 cm’lik bir yükselme olmuştur. Ve bunun önümüzdeki yıllarda artacağı kesindir. Bu ise, kıyı şeritlerinde yaşayan insanları doğrudan tehdit ettiği gibi, tarım alanlarının sular altında kalması ve işlevsizleşmesi gibi riskler taşımaktadır.

Küresel ısınmaya karşı bugünden önlemler alınsa bile, olumsuz sonuçlarını önümüzdeki 30-40 yıl daha yaşamak durumunda kalacağız. Örneğin, şu anki küresel ısınma 1950’li yıllardaki sera gazları nedeniyledir. Çünkü, büyük ısı kapasitelerinden dolayı okyanuslar ısınmayı 30-40 yıl geciktirirler.

Durum buyken, küresel ısınmanın önüne geçebilecek hiçbir adım atılmamıştır. Çözüm önerilerinin, kapitalist sistemi hedef almadıktan sonra, gerçekleşme şansı son derece zayıftır. 1974’lerden beri dönem dönem birçok ülke biraraya gelip sözde çözüm arıyorlar ve sonuç değişmiyor. Örneğin ABD sera etkisine neden olan gazların salınımının kısıtlanmasını hedefleyen ve 1998 yılında imzaya açılan Kyoto Protokolü’nü imzalamamakta direniyor. Bu kadar açıktan pervasızlaşması, küstahlıktan öte, sistemin temel karakteristiği olan aşırı kârdan hiçbir şekilde taviz verilmek istenmemesindendir. Protokolü imzalamak zorunda kalanlar, gelişmeye başlayan çevre hareketi nedeniyle esas sorumluluğu gizleme çabasında olan ülkelerdir.

Dolayısıyla, yaşanan çevre katliamı kapitalizmin dolaysız sonuçlarından biri olduğu için, kapitalizmi hedeflemeyen çözüm önerileriyle ortaya çıkan çevre hareketinin amacına ulaşması mümkün değildir.

İnsanlık ancak, çevre sağlığını gözeten bir üretim, kentleşme, enerji ve ulaşım politikası izleyecek ve bunu toplum sağlığının vazgeçilmez koşulu sayacak bir programla, kapitalizmden miras çevre tahribatından kurtulmaya doğru adım atabilecektir. Bu program ise, işçi sınıfının devrimci programıdır.