12 Mayıs'01
Sayı: 08


  Kızıl Bayrak'tan
  Ülkenin satışı, emekçilerin yıkımı ve hücre saldırısı
  Direniş büyüdükçe katlıamcı devlet acizleşiyor, medya pislik kusuyor!
  Yaşamak ve yaşatmak için ölüyorlar!
  Direnişin gücü karşısında dize gelecekler!
  TELEKOM'da emperyalist talan!
  TELEKOM'da özelleştirme saldırısına tepkiler
  Sınıf hareketi
  "İş güvencesi" oyununun altından kıdem tazminatı saldırısı çıktı!
  Geleceği kucaklamak için
  "İşçinin en büyük silahı üretimden gelen gücüdür, bunu iyi kullanması gerekiyor"
  1 Mayıs'ın ışığında sınıf hareketi
  Katil devletten hesabı emekçiler soracak!
  Gençlik
  Kapitalizmde çocuk olmak
  Çocuk emeği, kapitalizm ve sosyalizm...
  Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz!
  Kapitalizm ve çevre sağlığı
  Dünyadan kısa kısa...
  Basından...
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Ülkenin satışı, emekçilerin yıkımı ve hücre saldırısı


Hafta başından itibaren Ankara’da Telekom’un “satış” yasası üzerinden yaşananlar, ülkenin bugünkü yönetiminin tablosunu da bir bakıma özetlemektedir. Durum ibret ve utanç verici olmaktan da öteyedir. ABD Türkiye’ye kendi bir maaşlı memurunu sömürge valisi konumuyla atamış bulunmakla kalmamakta, gerektiği hallerde devreye bizzat girmekte, istek ve direktiflerini başbakana ya da hükümete doğrudan bildirmektedir. “Satış” işlemleri çoktan halledilmiş Telekom yasasının ufak tefek pürüzleri için koparılan gürültü, Bush’un Ecevit’e konuya ilişkin tehdit ve şantaj yüklü direktiflerini içeren mektubunun hemen ardından bıçak gibi kesilebilmektedir. Günlerdir ayrıntılar üzerinden sahte “milliyetçi” pozlar takınanlar, anında kuyruklarını kısıp seslerini kesebilmektedirler. Bu, mevcut durumun özetidir.

Göğsüne vatana ihanet yaftası olarak asılması gereken bu mektubu ertesi gün parlamento grubuna bir destek ve dolayısıyla övünç vesilesi olarak sunabilen bir başbakan var bugün Türkiye’nin başında. Daha bir de “bunun kıymetini bilelim” demesi var ki, bu sözlerden yansıyan uşağın efendisine köpekçe bir sadakatinden ve yaltaklanmasından başka ne olabilir ki? Aynı Ecevit bir süre önce, kendisini gece yarısı arayıp sorgulayan, üç sorusuna üç net yanıt isteyen İMF başkanının bu davranışıyla da övünebilmişti, aynı grup toplantısında.

Türk burjuvazisi adına ülkeyi yönetenler, ABD emperyalizminin önünde alçalmayı işte buralara kadar vardırabilmişlerdir.

“15 günde 15 yasa”ya MGK desteği

Sorun iradesiz ve itaatkar bir kukladan başka bir şey olmayan Ecevit’ten öteyedir doğal olarak. Mevcut politika işbirlikçi Türk burjuvazisinin çıkarları ve tercihleri doğrultusunda izlenen bir devlet politikasıdır ve bizzat MGK’da kararlaştırılmıştır. ABD’nin sömürge valisi Derviş’in de katıldığı son MGK toplantısında, bu konu, kriz karşısında emperyalizmin dayatmaları görüşüldü. İMF’nin “15 günde 15 yasa” programı ittifakla ve bir “devlet politikası” olarak onaylandı. Bundan dolayıdır ki, MGK toplantısından beri bu yasalar birbiri ardına meclisten jet hızıyla çıkmakta ve cumhurbaşkanı tarafından aynı hızla onaylanmaktadır.

Türkiye’nin emperyalizme herşeyiyle peşkeş çekilmesi, giderek sömürgeleştirilmesi anlamına gelen bu yasaların çıkarılmasında yaşanan ufak tefek pürüzler bir kaşık suda koparılan fırtınadan başka bir şey değildir. Emperyalist efendilerinin dediklerini harfiyen yerine getiren uşaklar takımı, tali bazı noktalar üzerinden gösterdikleri bu türden sahte hassasiyetlerle göz boyamaya çalışmaktadırlar. Gerçekte ise ne yaptıklarını çok iyi bilmektedirler. Son günlerin sahte kahramanı faşist Enis Öksüz’ün “her sabah Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuyorum” demesi boşuna değildir. Bu suçluluğun dışavurumudur. Yapılmakta olanın “gaflet ve dalâlet”ten öteye, bizzat “hıyanet” olduğunu kendileri de çok iyi farkındadırlar.

Ama iflas koşullarında buna mecburdurlar; bataktaki kapitalist ekonomiye soluk aldırmak için üç-beş milyar dolar borca ihtiyaçları var. Borcu verenler ise karşılığında Türkiye’nin satışı ve emekçilerin daha beter düzeylerde sosyal yıkımı demek olan “15 günde 15 yasa”nın çıkarılmasını istiyorlar. ABD memuru Derviş, bizzat efendileri tarafından bu istemin harfiyen yerine getirilmesini denetlemeye ve gerçekleştirmeye “memur edilmiş” durumda. Emperyalistlerin istem ve tehditlerini onlar adına gündelik olarak tekrarlayıp duruyor. Son Telekom yasasında olduğu gibi, küçük pürüzlerle karşılaştığında ve bunu kendi başına aşamadığında doğrudan ABD’ye, İMF’ye ya da Dünya Bankası’na başvuruyor. Onların doğrudan tehditlerini ve istemlerini devreye sokarak, yine Telekom yasasında olduğu gibi, sonuç alıyor.

Türkiye şu sıralar tüm halkın gözleri önünde işte aynen böyle yönetiliyor.

Beyaz ve mavi’yle Yeşil’in it dalaşı

Yönetici güruhun içerisinde Ecevit ve Bahçeli gibi ABD’li efendilere sadık uşaklar, Yılmaz gibi hırsızlar, Tantan gibi işkenceci ve katliamcılar var. Onların ötesinde bu pislik düzeninin bekçiliğini yapan generaller var. Türkiye’yi emperyalizme sorunsuz ve pürüzsüzce peşkeş çeken bu güçler, yine de kendi aralarında bir dizi sorun üzerinden karmaşık ve çok yönlü bir it dalaşı yaşayıp durmaktadırlar. Krizler, komplolar, skandallar, ayak oyunları bu aynı günlerde birbirini izlemektedir. Birilerinin “beyaz enerji” ya da “mavi akım” dosyalarının karşısına, ötekiler “Gestapo” suçlamasıyla ya da “beyaz ve maviyi kullanarak Yeşil’i unutturamazlar” imasıyla çıkabilmektedir.

Her iki taraf da kendi cephesinden kendine göre haklıdır. Zira her iki taraf da kendine göre kirin, pisliğin, hırsızlığın ya da kanlı katliamların dolaysız sorumluluğunu taşımaktadır. Eroin ticaretini elinde tutan kanlı ve kirli örgüt JİTEM’le özdeşleşmiş jandarmanın karşısına birilerinin “Yeşil” imasıyla çıkması boşuna değildir. “Yeşil” demek yalnızca kirli savaş demek değildir, yanısıra bunun finansmanının da başta eroin ticareti olmak üzere her türlü kirli yolla sağlanması demektir.
Ülkenin satışında, emekçilerin sosyal yıkımında, devrimci katliamında ve hücre saldırısında omuz omuza olanların yolu bunun ötesinde ayrılmaktadır. Bunun ötesinde ise ganimetin paylaşılması ve devletin karar mercilerine egemen olmak vardır. Aralarındaki çatışma bundandır, anlamını burada bulmaktadır.

“Derwish go home!”

Başkent Ankara’da şu günlerde sadece ülke değil, ülkenin gerçek sahipleri olarak işçiler de ayak üstü satılıyor. Yalnızca Telekom’un “satış”ı değil, 500 bine yakın kamu işçisinin “satış”ı da hararetli görüşmelere konu ediliyor. Ülkeye ihanet edenlerle sınıfa ihanet edenler bu ikinci “satış”ın nasıl kılıfına uydurulabileceği üzerine hesaplar ve planlar yapıyorlar. Bu arada kıdem tazminatı saldırısı gündeme getirilerek, ilk aşamada bunun basıncı altında satış sözleşmeleri meşrulaştırılmak isteniyor. Böylece bu saldırının kendisinin gündemleşeceği ikinci aşamaya da zemin döşenmiş oluyor.

Türk-İş’in başındaki hainler kıdem tazminatını korumak adı altında satış sözleşmelerine imza atmaya hazırlanıyorlar. Basında Amerikalı Derviş’in Türk-İş yöneticilerini “baskıcı rejim”le tehdit ettiği, ya dayatmalarımıza boyun eğersiniz ya da baskıcı rejim gelir dediği yazılıp çiziliyor. Kimse bunu yalanlamadığına göre, demek ki durum gerçekten bu. Böylece, ülkenin satışı için Türkiye’yi yönetenleri günübirlik tehdit eden Amerikalı Derviş’in, işçilerin satışı için de Türk-İş yöneticilerini tehdit ettiği açığa çıkıyor. Ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesi ile emekçilerin sosyal yıkımı aynı gerçeğin iki yüzü olduğuna göre, bu şaşırtıcı da değildir.

Amerikalı Derviş’in şahsında bu ikili özelliği işçi hareketi daha Mart ayı içinde açıkça teşhis etmiş ve bunu eylemlerde “Derwish go home!”, “Amerikalı Derviş evine dön!” sloganlarıyla dile getirmişti. Bu sloganlar 14 Nisan eyleminin ardından 1 Mayıs’ta da ülke çapında yaygın biçimde kullanılmıştır. Derviş ABD’nin ve İMF’nin sıradan bir memurudur. Fakat sözü edilen iki temel misyonu içiçe gerçekleştirmek üzere Türkiye’ye onlar tarafında atanmıştır ve fiili başbakan konumuyla hükümet işlerini yönetmektedir.

İşçi ve emekçi hareketinin teşhisi ve tepkisi bu açıdan son derece isabetli ve anlamlıdır.

Ülkenin satışı, emekçilerin sosyal yıkımı ve hücre saldırısı

Faşist baskı ve terör, izlenen iktisadi ve sosyal politikanın siyasal boyutudur. Ülkeyi ABD’nin çiftliğine dönüştürenler, emekçileri sosyal yıkıma uğratanlar, bunun engelsizce gerçekleşebilmesi için her türlü devrimci direniş odağını ezmek zorundadırlar. Hücre saldırısı da bunun bir temel boyutu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu basit ama temel önemde gerçeği çok uzun zamandır yineleyip duruyoruz. Ekim ayında başlayan zindan direnişinden beri ise devrimci propagandanın temel bir unsuru olarak aynı gerçek neredeyse hergün yinelenmektedir. Bu sayededir ki, son 1 Mayıs eylemlerinin de tanıklık ettiği gibi, bu gerçek artık sınıfın ve emekçilerin geniş ilerici katmanlarına da malolmuş bulunmaktadır.

Generallerin çizme yalayıcısı durumundaki Perinçekçi İP’i bir yana bırakırsanız, görünürde bu gerçeği solun tüm kesimleri de paylaşmaktadır. Reformist solun, ilerici olmak iddiası taşıyan sendika yönetimlerinin konuya ilişkin yazıp söylediklerine bakıldığında, hemen tümü de emekçilere yönelik sosyal yıkım saldırısı ile hücre saldırısı arasında organik bir bağlantı kurmakta, bunu toplumsal muhalefeti dizginleme ve teslim alma projesinin temel bir boyutu saymaktadırlar.

Fakat pratikte tümüyle farklı bir durumla karşı karşıyayız. Devrimci tutsaklar, hücre saldırısının genel mahiyetine ilişkin açık bir değerlendirme çerçevesinde, bunun sağladığı bilinç ve sorumlulukla, altı ayı aşkın bir süredir inanılmaz bir kararlılık ve fedakarlıkla direniyorlar. Katliamda ve direnişte kaybedilenlerin sayısı 50’yi aşmış durumdadır. Buna rağmen reformist çevreler kuru açıklamaların ötesinde hiçbir şey yapmamaktadırlar. Burada, bu tutumda, samimiyetsizlik ve sorumsuzluktan öteye bir şey olmalı. Hücre saldırısının ne anlama geldiği konusunda az-çok açık bir değerlendirmeye sahip olanların, bu saldırının püskürtülmesinde fiilen taraf olmamaları ve hemen hiçbir şey yapmamaları, reformist soldaki çürümeye bir gösterge sayılmalıdır.

Devrimci tutsakların altı ayı aşan bir direniş içerisinde bedenen tükendikleri ve peşpeşe yaşamlarını yitirdikleri bir aşamada, durumlarının başka türlü olduğunu fiilen kanıtlamak, reformist solun ve ilerici olmak iddiasında kitle örgütü yöneticilerinin kendi elindedir ve kendi sorunlarıdır. Ülkenin ve emekçilerin devrimci geleceğini yakından ilgilendiren bir direnişin başarısı için üstlerine düşeni hiç değilse şu saatten sonra fiilen ve etkin biçimde yerine getirmezlerse eğer, böylece düzendeki çürümenin soldaki uzantıları olduklarını kanıtlamış olacaklar ve bu davranışlarından ötürü gelecekte hep lanetle anılacaklardır.