ARSIVANA SAYFA
 
03 Mart '01
SAYI: 09
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Saldırıya karşı işçi-emekçi barikatı!..
Birleşik örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Krizin faturasını sahiplerine ödetelim!
Sermayenin istikrar programı çöktü! Altında kim kalacak?
Asker yoksullukla neden ilgilenir?
Kula Mensucat işçileri direnişte!
Sümerbank işçilerinden coşkulu ve kararlı eylem
Kamu emekçileri hareketi
8 Mart özgürlük ve eşitlik için mücadele çağrısıdır!
Kadınların kurtuluşu kadın ve erkek işçilerin ortak eseri olacaktır!..
Yakılmak istenen gelecek özlemidir
Sosyalizm ve kadın sorunu
Dünyada güncel durum/3
Clara Zetkin'in anısına/N. Krupskaya
Gençlik
Kurtköy'de emekçilerin yaşamı üzerinden kirli rant oyunları
Diyarbakır üzerinden oynanan oyunlar
Günün yurtseverlik görevi ve sorumluluğu/ PKK-DÇS
Burdur davası: Mahkeme devletin yargılandığı bir kürsüye dönüştürüldü
Ölüm Orucu Direnişi'nin gücüyle hücreleri yıkacağız!
Direnişçilerin kaleminden
Atılcan Saday'ın annesinden "İnsan'lara Mektup"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

“Ötekilere bıraktık güneşi karşılamayı...”

Muharrem Kurşun
(TKİP tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

Sevgili yoldaşlar, merhaba!..

Uzun soluklu direnişimizin dördüncü ayını da doldurduk. Her anı dolu dolu geçen ve zafere doğru akıp giden dört ay... Vücutlarımız biraz daha erirken, moralimiz ve coşkumuz misli misli çoğalıyor. Hücre hücre yakalıyoruz zaferimizi, devrimin zaferini, partimizin zaferini...

Dün 120. gün kutlaması yapıldı. Akşam 21:00’de, her biri direnişin bir mevzisi olan bir hücreden bir siper yoldaşı kısa bir konuşma yapıyor. Sonra türküler duyuluyor tek tek hücrelerden. Gelip geçici ılık bir yaz yağmuru gibi düşüyor yüreklere türkülerimizin ezgileri.

“Ötekilere bıraktık güneşi karşılamayı...” Hücre arkadaşıma, şehit düştüğümde beni bununla uğurlayın demiştim. Fransa’nın Hitler orduları tarafından işgaline karşı direnişçiler, ölüme bu ezgiyle yürüyorlardı. Bestesi farklı sanırım, ama sözleri aynı. İlya Ehrenburg’un “Fırtına” isimli kitabında okumuştum. Bu ezgiyi birazdan kurşuna dizilecek genç bir partizan kızdan dinlemek, ki okurken dinliyormuş gibi oluyorsun, insanı müthiş sarsıyor.

İlk bu ezgiyle kabardı yürekler. Sonra kavga ve sevda türküleri yükseldi. Ve sloganlarla kısa ve mütevazi kutlama son buldu. Zafer kutlamamız böyle mütevazi olmayacak elbette, alabildiğine görkemli olacak. Hep birlikte kutlayacağız, nasıl ki bugün birlikte direniyorsak. İnanın tevazu değil bu, gerçeklik böyle olduğundan dolayı söylüyorum. Bu direnişin asıl “yükünü” taşıyan siz dışardaki yoldaşlarsınız. Hele ki zaferden sonra sizlere daha çok iş düşecek. Partimizin kazandığı haklı güven ve yönelimi devrimin sıçrama tahtası haline getirme sorumluluğuyla karşı karşıyasınız. (Tabii biz Ölüm Oruçları’ndan sağ kalanlar da aynı sorumlulukla karşı karşıya! İşten kaytarmak yok!)

Yüreği partimiz için çarpan tüm yoldaşlarımı çok seviyorum ve hepinizi hasrete kucaklayıp, öpüyorum.

İşçi ve emekçi kardeşlerime!..

Şimdi de biraz işçi ve emekçilere, mesela işçi Özkan’a seslenmek istiyorum. Üniversitedeki Figen alınmasın ama, sözümüz aynı zamanda onadır da...

Merhaba işçi kardeşim Özkan,

Sana yazıyorum, çünkü senin kendine demokratım, hatta devrimciyim bile dediğin oluyor. Üstelik işyerinde sözü geçen bir öncü işçisin. Buna rağmen bazı gerçekleri sen dahi göremiyor gibisin. Ya da görüyor, ama herkes gibi görmezden geliyorsun.

Bir film izlemiştim küçükken. Burjuva aydın bunalımını işleyen bir filmdi. Şöyle bir söz geçiyordu arada: “Vicdanım sağcı olmama engel, korkularım da solcu...” Oldukça çarpıcı bir söz. Tabii bunun sağcılık-solculuk gibi dar anlamıyla almamak gerekiyor, geniş anlamda okunmalı.

Yaklaşık iki aydır hücrelerdeyiz. Güya bizi “hayata döndürmek” için bir gece yarısı operasyonu düzenlediler; 28 arkadaşımızı katlederek, işkence ederek bizi hücrelere getirdiler. İki aydır buradayız. Ölüm Oruçları hala sürüyor. Biliyorsun ben de bir Ölüm Orucu direnişçisiyim. Ve taleplerimiz kabul edilene dek bu direnişi sürdüreceğiz. Yani bizim cephemizde 19 Aralık’tan bu yana değişen bir şey yok. Sedece zafere daha bir kilitlendik, bedel ödemeyi gözümüzde daha bir küçülttük. Hepsi bu. Direnişin bu onurunu bırakıp, ihanet batağına saplanan üç-beş zavallının lafını bile etmeye gerek yok.

Ya sizin cepheniz için de aynı şeyi söyleyebilir misiniz? 19 Aralık’a kadar bir biçimde sokaktaydınız. Ama sonra, sonra bir sessizlik... Kuşkusuz yoğun bir baskı var, tam bir terör estiriliyor. Sokağa çıkmak ancak bedel ödemeyi göze almakla mümkün. Peki ödeyeceğin bedeli göze almalı mısın? Vicdani-insani gibi manevi kavramları bir yana bırakarak, tamamıyla maddiyat temelinde, sokağa çıkmadığında sana ödettirilecek bedeli kıyaslayalım.

Geçtiğimiz günlerde gazetede, yoksulluk sınırının 600 milyon küsur olduğu yazıyordu. Senin aylık ücretin ne kadar? 200 küsur mu? Ki sen de biliyorsun ki, gene de “iyi” ücret alıyor sayılırsın. Buna rağmen, açıklanan rakama göre epey yoksulsun. Ama böyle giderse, bu günler senin iyi günlerin olacak. Türk-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinden geçen yıl 120 bin işçi işten atılmış. Bunlar sadece sendikalı işsiz kalanlar. Sendikasızlarda oran misli misli fazla. Dahası küçük esnaf kepenk kapatırken, çifçi topraktan kopmak zorunda kalıyor. Yani işgücü artıyor, ama yatırım yok, iş yok. İşsizler ordusu büyüyecek. Bu, uğursuz bir kehanet, bir öngörü bile değil, yarın gerçekleşecek bir olgu. Tabii sen sustukça... Biliyorum, coptan, dayaktan değil, işsiz kalmaktan korktuğun için susuyorsun. Ödemeyi göze alamadığın bedel bu, yani işsizlik. Ama bu bedel sana ödettirilecek. Ya da yok pahasına çalışacaksın. Tabii bu durumda yine de kendini şanslı göreceksin. Ne ki, bu kadar “şanslı” olabilecek misin bakalım?

Peki yaşamının ne hale getirildiğinin farkında mısın? Biliyor musun, asıl hücrelerde olan biz değil, sizsiniz. Dostum dediğin, yıllarca birlikte çalışıp terinizin birbirine karıştığı, kaynaştığın işçi arkadaşın işten atılıyor, sen sessiz kalıyorsun, hiçbir şey yapmıyorsun. Öyle bir hale gelmişin ki, dostuna bir çay ısmarlarken bile hesap kitap yapmak durumunda kalıyorsun. Bu denli yalnızlaştırılmışsın, yaşamın bu denli hücreleştirilmiş. İşte sistem tam da bunu amaçlıyor. Çünkü bunu başarabildiği oranda, kendi krizinin faturasını sizin sırtınıza daha sıkıntısız ve tehlikesiz biçimde yükleyebilecek. Çünkü işçi sınıfı ancak sınıf tavrıyla hareket ettiğinde bir güçtür, herşeydir. Ve sermaye sizin yaşamınızı hücreleştirerek, milyonlarca olduğunuz halde sizi tek başınalaştırıyor. Tek başına insan korkar ve bedel ödemeyi göze alamaz. Kahramanlıklar yığınlarla olur, bedel gözde küçülür.

Oysa ki senin gözünde küçültmen gereken bir bedel yok. Yukarıda hesabını yaptık. Bugün korktuğun, ödemeyi göze almadığın bedeli, sermaye sana ödettirecek. Kuşkun olmasın, İMF’ye daha çok niyet mektubu verilecek. Ve en sonu işsizlik yılanı seni de sokacak, sermaye sana bu bedeli ödettirecek. O halde susmak niye?

Bir de, herşeyi böyle maddiyat hesabı üzerinden yapamazsın. İnsana has duyguların, onurun var senin. Örneğin, namus kavramı kutsaldır senin için. Ve namusun için bedel ödemen gerektiğinde gözüne kırpmadan ödersin. Bunu biliyorum. Ama namus ve onur kavramı bu darlığa hapsedilemeyecek denli geniş bir kavramdır. Aç bir insanı görüp doyurmamak, en azından doyuramamanın ezikliğini yüreğinde hissetmemek ne kadar onurluca, namusluca bir davranış olur? Ya da birileri yaşamı savunmak için, kendisinden çok sizler için ölüme yatırmışken bedenini, sessiz kalmak, susmak, ölümü izlemek ne denli onurluca, namusluca bir davranıştır? Siz sustukça biz çok öleceğiz. Biz bu bedeli ödemeye hazırız. Hepimiz öleceğiz, ama asla teslim olmayacağız! dedik. Sözümüz onurumuzdur.

Şunu hiç aklından çıkarma dostum, bu saldırı bizden çok sizedir. 19 Aralık’tan bugüne sermaye size yönelik nasıl da saldırısını şiddetlendirdi, farkındasın değil mi? Her savaşta olduğu gibi, sınıf savaşında da, bir orduya yönelik saldırının ilk muhatabı önde yürüyenler, öncülerdir. Ama saldırı ordunun bütününedir, en arkadaki er de nasibini alır. Ve sermayenin topyekün saldırısı bütün bir işçi-emekçi ordusunadır.

Pervasızca saldırıyor sermaye. Çünkü işçi-emekçi ordusu dağınık, yaşamı hücreleştiriliyor, tek başınalaşıyor. İşte dostum, senin görevin burada ortaya çıkıyor. Sen öncü işçi olarak öncelikle kendi işyerindeki müfrezeyi toparlamakla yükümlüsün. Bunun bedeli ne mi olur? Sıtma mikrobuyla ölümün dayatıldığı koşullarda, ölümden öte köy mü olur? Ama kazanacağın koskoca bir dünya var. Bu dünyada, karnı tok, sırtı pek, onurluca, namusluca, kardeşçe, ölmeden, öldürmeden yaşanabilecek. Ve bu bir şans oyunu değil düpedüz yaşam savaşı, şansa değil tümüyle iradene bağlı bir savaş... Ve sana yol gösterecek kurmayın, partin de var artık.

Seni ve tüm dostları hasretle kucaklayıp, öpüyorum...

17 Şubat 2001
Sincan hücreleri



Ölüm Orucu direnişçisi Resul Ayaz’a mektup...

Son sözü hep direnenler söyler!

“Yeni şafaklarda görüşmek ümidiyle”

Daima omuz omuza!
Daima yürek yüreğe!
Daima başımız yukarda!

Merhaba Resul yoldaş,

Mektubuma senin dizelerinle başlamak istedim. Bir süredir siz yoldaşlara mektup yazmayı düşünüyordum. Fakat elime kalemi aldığım zaman nedense ellerim titriyor. Senin katliamdan sonraki ilk mektubunu (Kızıl Bayrak’ta yayınlandı) okuduktan sonra vakit geçirmeksizin yazmalıyım dedim. Sizlere olan bağlılığımızı ve sevgimizi bir parça paylaşmak için...

Kim olduğumu hatırlatayım... Genç yoldaşlarından biriyim. Bir ara bize saz çalmıştın. Birlikte “Odam kireç tutmuyor”u söyledik. En son görüştüğümüzde bir parkta oturmuştuk. Bir yoldaş daha vardı. Bir daha da görüşemedik. Ha bu arada bir arkadaş benim sigara içtiğimi söylemiş, sen de içiyorsan vereyim demiştin. Ben o anda biraz şaşırmıştım, zira beni eleştireceğini düşünmüştüm.

19 Aralık katliamı tarihteki yerini çoktan aldı. Bu devletin kanlı tarihine kapkara bir sayfa daha eklendi. Ama şanlı direnişiniz de bizim tarihimize, insanlık onurunun ve değerlerinin, bu değerlere olan bağlılığımızın, altından ve kandan işlendiği bir sayfa oldu. O kadar kolay mı gözü dönmüş bir vahşilikle insanları kırımdan, katliamdan geçirmek? Bunun bedeli yanlarına mı kalacak? Bundan bir süre önce bazı haberciler ve gazete yazarları, medyanın katliamdan sonraki tutumu üzerine bir panel düzenlediler. Orada kendilerinin içinde bulundukları durumdan, uygulanan iğrençlikten bahsettiler, ama bu gazetelere pek yansımadı.

Bugün ÖO’nun 103 günündeyiz. Devlet katliamdan sonra, F tipini hallettik, bu sorunu çözdük, dedi. Ailelere, avukatlara, hekimlere ve bazı kurumlara durmadan saldırdılar. Şimdi de zorla tedavi yöntemiyle direnişinizi bitirmeye çalışıyorlar. Bilinci kapanan tutsaklara serum takıyorlar. Bilinç açıldığında tutsaklar serumu fırlatıp atıyorlar.

Sevgili yoldaş,
Senin de dediğin gibi, ağır bedeller ödediğimiz ve daha da ödeyeceğimiz bir süreçtir işleyen. Acıların geçiti bu. Bizler sizlerin yarattığı bu geleneğe, nerde olursak olalım, ölüm pahasına sahip çıkacağız. Yarattığınız değerlerle kendimizi geliştirip yerlerinizi dolduracağız. Gönül ister ki, yaşanan acıları, düşmana karşı savaşmayı birlikte omuzlasak. Tabii ki kastettiğim yürek yüreğe bir beraberliktir. Biraz duygusal gelebilir, ama ne kadar çok isterdim.

Haydar yoldaş yanındaymış ve bir arkadaşla daha kalıyorsun. Bu yazdıklarımı Haydar yoldaşa da iletirsin. Diğer yoldaşlara da (Muharrem, Atılcan, Atlen vd.) selamlarımızı gönderiyorum. Hepsini yoldaş sıcaklığıyla kucaklıyorum.

Resul yoldaş, ben de hiçbir zaman elveda demeyi sevmedim, demeyeceğim de. Sizler her zaman bizim önümüzde olacak, bize yol göstereceksiniz. Nazım ustanın dediği gibi; “Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz/ Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz/ Döğüşenler ölenlerin tutmaz yasını“ ...

Mektubumu aşağıdaki dizelerle sonlandırıyorum.

Bütün genç yüreğimle sizleri sımsıkı kucaklıyor ve selamlıyorum. Tarihte her zaman son sözü direnenler söyler.

Umudun öyküsünü yazmak bize düştü
Bize düştü sunmak hayata ömrünün baharını
Acıları tas tas içmek
kan tükürmek ihanete
Direnci resmetmek bize düştü,
Bize düştü gözyaşsız ağlamak genç ölümlere
Yetim şafaklara kardeş olmak.
Alayla yürümek karanlıklara
Özgürlüğü fethetmek bize düştü
Hasret vurgunuyla yanmak
Vedalaşmadan yürümek sonsuzluğa
Geleceğe köprü olmak, “BİZE DÜŞTÜ”.

Genç bir yoldaşın
28 Ocak 2001



“Zaferi kazanacağımıza olan inancım tam!”

Haydar Baran
(TKİP tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

Sevgili kardeşlerim;
Direnişimizin geldiği nokta sizlere yazmayı kaçınılmaz bir sorumluluk haline getirdi. Neden Ölüm Orucu’na yattığımı, direnişimizin anlamını ve kapsamını size görüşüme geldiğinizde dilim döndüğü ölçüde anlatmaya çalıştım. (...)

Kardeşiniz bir türlü yüreğinin kovuğunda, kendi küçük dünyasında, küçük bireysel mutluluklar peşinde, sormayan sorgulamayan, tartışmayan, inandığı yolda değiştirmek için mücadele etmeyen biri olmayı “başaramadı”. Tartışmalarımızı hatırlıyorum da, bana hep “bak herkes mutlu, yaşayıp gidiyor” deyip, Ayten ablam örnekler verirdi. Verdiği örnekler akraba çevremizdendi. Bir zamanlar şu veya bu oranda devrimciliğe bulaşmış, pabucun pahalı olduğunu anlayınca kendi küçük dünyasında bireyci yaşamda karar kılmış “mutlu”lardı bunlar.

50 milyon işçi ve emekçinin yoksulluk sınırının altında yaşama koşullarına mahkum edildiği, 35 milyon işçi ve emekçinin ise açlık sınırında yaşadığı bir ülkede, mutlu olmayı ben beceremedim. Emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerden yoksun olduğu, en küçük meşru talepleri için bile yaptıkları eylemlerin “suç” sayıldığı bir ülkede, ben mutlu olmayı beceremedim. F tipi cezaevlerine çocuklarını koydurtmamak için sokağa çıkan anaların vahşice saldırıya uğradığı, tekme tokat gözaltına alınıp, sonra da örgütlere yardım yataklık yaptıkları gerekçesiyle tutuklanıp hapishanelere atıldığı bir ülkede, ben mutlu olmayı beceremedim. Ekonomi politikalarını İMF ve Dünya Bankası’nın, dış politikasını ABD’nin, iç güvenliğini CİA’nin belirlediği emperyalizme bağımlı bir ülkede, ben mutlu olmayı beceremedim. Mutluluğu, gecelerinde aç yatılmayan, gündüzlerinde sömürülmeyen bağımsız sosyalist Türkiye mücadelesinde, emeğin sömürülmediği baskısız, sınırsız bir dünyayı kazanma inancında buldum.

Ya düşündüğün gibi yaşayacaksın, ya da yaşadığın gibi düşüneceksin. Doğrusu bu konuda hep tutarlı olmaya çalıştım. İnançları uğruna mücadele iddiasını ortaya koymamak ikiyüzlülüğünden hep tiksinti duydum. Büyük insanlık ailesinin bir üyesi oldum hep. Bazen böylesi bir kocaman ailenin üyesi olmam nedeniyle taşıdığım sorumluluklar, inandığım davanın ihtiyaçları, siyasal çalışmanın yoğunluğu nedeniyle size ihmalkarlıkmış gibi gelen bazı olaylar yaşadık. Hala burnumun direğini sızlatan, annemi ölmeden önce görememiş olmam nedeniyle bana kızmanızı anlayışla karşılıyorum. (...)

Babam sonuna kadar emekçi fedakar bir insandı. Onu kaybettiğimizde kafama onunla ilgili takılan ilk cümle bu oldu. Yirmi yılı aşkın süre Almanya’da en zor işlerde çocuklarını mutlu etmek için çalışıp durdu. Ancak posasını çıkardıktan sonra malülen emekli yapmak geldi Alman kapitalizminin aklına. Ali amcam da, çevremizde tanıdığımız bir sürü insan da benzer bir süreç yaşadı. Almanya’ya gittiğinde sapa sağlam olan, son derece diri olan babamız, döndüğünde fiziksel olarak tükenmişti. Ayrılık ve gurbet acısını 23 yıl omuzunda taşıması da cabası. Babamızın da içinde bulunduğu milyonlarca insanımızı Nazım Hikmet’in deyimiyle “el kapılarına” düşüren elbette ki bu düzendir.
(...)

Sevgili Mahpeker ablacığım;
Çocukken çok coşkulu yaramaz olanlar büyüyünce müthiş olgun olurlarmış derdi annem. Buna da hep seni örnek verirdi. Doğrusu hep farklı geldin bana. Sabrın, en zor koşullarda bile soğukkanlılığını koruman, insanlara değer veren saygın kimliğinle öne çıktın. Çoğu zaman “bu ablam devrimci olsaydı, çok sağlam bir devrimci olurdu” diye düşündüm. Zira emeğin kurtuluşu için mücadele eden insanların müthiş sabırlı, soğukkanlı, insanlarla ilişki kurmasını, onlara değer vermesini bilen kimseler olması gerekiyor. Sevgili yiğenim Özlem’i de alnından öpüyorum. Bende emeği olan insan güzeli Mehmet amcamı hiç unutmayacağımı söyle. Hanım halanın ellerinden öpüyorum. Tabii ki tüm akrabalara da kucak dolusu selam iletiyorum. Eniştem sağlığına dikkat etsin.

Sevgili Nurten ablacığım;
Görüşteki halin belli etmese de, gözyaşların hala gözümün önünden gitmiyor. Sonra seninle yeterince ilgilenemedim diye düşündüm. Ama zaman sınırlıydı, bir de erken çıkmamız gerekince seninle yeterince konuşamadık. İki yıl aynı evi paylaştık, sen evlenmeden önce. Beni bazen kızdıran aşırı titizliğinin dışında pek sorun yaşamadık sanırım. Saflığın, insanlara olan güvenin beni fazlasıyla etkiliyordu. Kimse hakkında kötü konuştuğuna, dedikodu yaptığına en azından ben şahit olmadım. Bazen siyasal yaşamın ihtiyaçlarını anlamak istemediğinden dolayı sana kızdığım, seni kızdırdığım anlar oldu. Bundan ötürü üzgünüm. Verdiğin emeklerden, sunduğun katkılardan dolayı sana teşekkür ediyorum. Mustafa’ya, kayın babana, Kemal’e ve görümcelerine selamımı söylersin.
(...)

Sevgili Dağıstan;
Seni tanıdığımı düşünüyorum. Bunda uzun yıllar yanyana birçok şeyi yaşamamızın etkisi var. Çocukluktan itibaren hastalıktan hiç kurtulmadın, büyük acılar çektin. Bu durum içimde hep bir acı olarak kaldı. Düşünsene daha altı yaşındasın iki böbreğinden ameliyat oldun. Sonra yüz felci geçirdin. Sonra idrar yollarıyla ilgili sorunlar yaşadın. Hatırlıyor musun? Bizim köylü biri anneme “Gülşan Dağıstan’ı allahın elinden sen aldın” demiş. Annemin fedakarlığı, senin sağlığına kavuşman için gösterdiği çaba gözlerimin önünden gitmiyor. Hani duvarın yanında otururken annem arkandan muhallebi getirirdi. Doğrusu bazen benim de canım çekerdi. Ortakçın olurdum. Kardeşimin yaşaması, gördüğü tedavi ve bakım sayesinde mümkün olabildi. Ama bunun için de sosyal güvence ve para gerekiyor. Düşünsene Dağıstan; yeterince para olmasaydı senin tedavini yaptıramayacak, bakımını sağlayamayacaktık. Belki de seni daha çocukken kaybedecektik. Bugün milyonlarca insan “paran kadar sağlık” dayatması nedeniyle hastane kapılarında bağıra bağıra ölüyor. Emeğin ve alınterinle yaşadığını, yaşamaya çalıştığını biliyorum. Herkes ait olduğu dünyanın çıkarları için mücadele etmeli. Sermayedarlar nasıl ki sermaye dünyasının sefası sürsün diye çabalıyorsa, emekçiler de emeğin dünyasının bir üyesi olma sorumluluğu ile sömürü ve haksızlığa karşı mücadele etmelidir. Yeğenlerime iyi bak. Yengemin yanaklarından öpüyorum.

Sevgili Hatice ablacığım;
Aile tablosuna seni eklememek büyük haksızlık olurdu. Seni bir abladan çok hep bir arkadaş, gerçek bir dost olarak düşündüm. Sanırım son derece samimi, karşılıklı güvene ve dostluğa dayanan bir ilişki kurabildik. Bu yönde ikimiz de epey emek verdik. Gerçi senin yaşamının ana unsuru emek oldu hep. Çektiğin acılara, daha çocukken anneni kaybetmenle başlayan üzüntüler karşısında yıkılmayışına, çocuk da olsam tanık oldum. Sorun sadece anneni kaybetmenle de bitmiyordu. Yaşamak zorunda kaldığın ortamın zorlukları da buna eklendi. Kardeşin Fatma’nın sorumluluğunu da buna ekliyorum. Bu yanıyla ikiniz için hiç de kolay bir çocukluk yaşanmadı. Bizim size göre çok daha rahat ve sevgi dolu bir ortamda büyüdüğümüz bir gerçek. Buna rağmen babanı kaybettikten sonra üzerine yüklenen ek sorumlulukların altında ezilemeden ayakta kalmana, bilincini, duyarlılığını yitirmemene hep saygı duydum. Kolay bir çocukluk, ergenlik ve gençlik yaşamamış olman dengelerini yitirmene yol açmadı.

Toplumsal sorunlara, süreçlere, her zaman aynı düzeyde olmasa da ilgini sürdürdün. İki yıllık cezaevi yaşamımda seni de epey yordum. Ulucanlar operasyonu sonrası hastanedeki halin hala gözümün önünden gitmiyor. Hatırlıyor musun, beni tanıyamamış, kendini güçlükle dışarı atmıştın. Sonrasında da, direnişimiz süresince de hep çabaladın, koşturdun. Seni çok sevdiğimi bir kez daha belirtmek istiyorum. Bu sevginin harcında emeğin özgür olacağı, sömürüsüz bir dünyaya olan inanç var. Havva ablaya çok selamımı söyle. Çocukları öpüyorum.

Sevgili ailem;
Ben kendi payıma hep dolu dolu yaşadım. Dönüp arkama baktığımda pişmanlık duyacağım bir şey görmüyorum. İnsanlığın güzel geleceği olan sosyalizme olan inancımı pekiştirdiğim günden bu yana işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde örgütlü bir devrimci olarak yer aldım. Doğrusu bu yolda fiziksel olarak yaşamımın son bulabileceğini ta başında biliyordum.
Bugün de inançlarımızın, devrimci kimliğimizin teslim alınmak istenmesine karşı yürüttüğümüz Ölüm Orucu direnişinin bir parçasıyım. Ölüm Orucu direnişçisi olmanın onurunu ve sorumluluğunu taşıyorum. Bu uğurda şehit düşmek de var. Ancak ben görsem de görmesem de, zaferi kazanacağımıza olan inancım tam. Biliyorum ki, bizden sonra da sürecek olan emeğin kurtuluş kavgasında biz hep var olacağız. Emekçilerin yüreğinden bizleri koparıp alamayacaklar. Tıpkı Pir Sultanlar, Baba İshaklar, Seyit Rızalar, Denizler, Habipler, Ümitler gibi bizi de unutturamayacaklar. Başınız dik, gururlu ve metin olmalısınız.

Kardeşiniz Haydar
21 Şubat 2001