ARSIVANA SAYFA
 
03 Mart '01
SAYI: 09
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Saldırıya karşı işçi-emekçi barikatı!..
Birleşik örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Krizin faturasını sahiplerine ödetelim!
Sermayenin istikrar programı çöktü! Altında kim kalacak?
Asker yoksullukla neden ilgilenir?
Kula Mensucat işçileri direnişte!
Sümerbank işçilerinden coşkulu ve kararlı eylem
Kamu emekçileri hareketi
8 Mart özgürlük ve eşitlik için mücadele çağrısıdır!
Kadınların kurtuluşu kadın ve erkek işçilerin ortak eseri olacaktır!..
Yakılmak istenen gelecek özlemidir
Sosyalizm ve kadın sorunu
Dünyada güncel durum/3
Clara Zetkin'in anısına/N. Krupskaya
Gençlik
Kurtköy'de emekçilerin yaşamı üzerinden kirli rant oyunları
Diyarbakır üzerinden oynanan oyunlar
Günün yurtseverlik görevi ve sorumluluğu/ PKK-DÇS
Burdur davası: Mahkeme devletin yargılandığı bir kürsüye dönüştürüldü
Ölüm Orucu Direnişi'nin gücüyle hücreleri yıkacağız!
Direnişçilerin kaleminden
Atılcan Saday'ın annesinden "İnsan'lara Mektup"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Asker yoksullukla neden ilgilenir?

Burjuva siyaset sahnesinin baş aktörünün MGK olduğu herkesçe bilinmektedir. Belirleyici kararların bu kurum tarafından “sivillere” dayatıldığı, aylık toplantılarda açıkça görülür. Bunun anlamı ekonomik, siyasi, askeri vb. kararların bizzat çelik çekirdeğin denetiminde olduğudur. Toplumsal sorunların öne çıktığı dönemlerde fiili yönlendirme burjuva basını da içine almaktadır.

Sermaye medyasında köşe başlarını kontra kalemlerin tuttuğu Andıçlarla ortaya çıkmıştı. Özellikle Ankara’da üslenmiş, devletin her kurumundan ve kaynağından haber alanlar da bunlara eklendiğinde, yalan, yönlendirme ve çarpıtma üzerine oturtulan görsel ve yazılı basının düzen açısından taşıdığı önem anlaşılır.

Yakın zamanda Radikal gazetesine geçen başkent sakini gazetecilerden biri de Murat Yetkin’dir. Sermayenin bu has kalemi 16 Şubat ‘01 tarihli yazısında, askeri kesimlerin ekonomiye olan ilgisini ele almış. Ona bakılırsa askerler de “yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele”ye çok önem veriyorlarmış. Bu kavramı hararetle destekliyorlarmış. Tabii bu kavramı (yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele!) ilk olarak MHP’nin ‘99 seçimleri döneminde kullandığını eklemeyi de ihmal etmiyor.

Askerin soruna ilgisini sanki sorunun çözümüne duyulan bir ilgiymiş gibi yansıtmaya çalışan bu satılık kalem şunları söylüyor: “Anayasal zemin kazanan yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele adımları askerler tarafından dikkatle ve yakından izleniyor. Buna ek olarak gerek duyulduğu zaman, ekonomik ve toplumsal yaşamla ilgili sivil toplum ve meslek kuruluşlarının temsilcilerinden gidişat konusunda bilgi ve görüşe başvuruluyor”muş. Ayrıca “Genel olarak hükümet ve meclisin, özel olarak bakanlık ve devlet kuruluşlarının icraatı tek tek değerlendiriliyor. Son zamanlarda bazı bakanlık ve devlet kuruluşları üzerinde yoğunlaşan yolsuzluk iddiaları, titizlikle takip ediliyor”muş.

Bu sermaye uşağı, askeri kesimin sorunlara bu ilgisini, “yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele” programına destek vermesinin bir işareti olarak değerlendiriyor. İMF-TÜSİAD programını bu şekilde tanımlamak alçakça bir ikiyüzlülük ve emekçi kitlelerle alay etmek demektir. Bu programın emekçilere sürekli bir yoksulluk ve işsizlik batağına sürüklediğini, ama aynı zamanda emperyalist sermaye ve yerli ortaklarının gittikçe palazlandığını herkes bilmektedir. Eğer birileri çok kazanıyorsa, başkaları kaybettiği içindir. Nitekim gelir dağılımındaki bozukluk ve yaygınlaşan yoksulluk gerçeği bizzat kapitalistler tarafından itiraf edilmekte ve bundan dolayı kokuşmuş düzenleri adına daha da kaygılanılmaktadır.

Yolsuzluk konusunda dünya dördüncüsü seçilen bir ülkede, yolsuzlukların üzerine gidiliyor görüntüsü vermek için bazı kurbanların seçilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Ancak tüm düzen cephesinin savunduğu bir yıkım programının döne döne yolsuzluk ürettiğini ve tüm devlet kurumlarının bu pislikte debelendiğini son aylarda açığa çıkan yolsuzluklar bile yeterli açıklıkta ortaya sermiştir. Dolayısıyla yolsuzluğun ve yoksulluğun bizzat kaynağı bu sistemin temsilcilerinin ve koruyucularının sorunlarla mücadele ettiği iddiası aşağılık bir yalandır.

Bu sorunlara ilgi gösteren düzen kurumları ve bu arada askeri kesimin asıl korkuları, sorunların mafyalaşmış rant düzeni açısından yaratacağı risktir. Önlemler de bu riski azaltma amaçlıdır. Nitekim yazısının sonunda baklayı ağzından çıkaran bu satılık kalem de gerçeği itiraf ediyor. Askeri kesim mevcut tablonun sosyal patlamalara yol açıp açmayacağını anlamaya çalışıyormuş. Böylece bu özel ilginin nereden kaynaklandığı konusunda da aydınlanmış oluyoruz.

Demek ki İMF-TÜSİAD programının asıl bekçisi “şerefli” Türk ordusuymuş. Ve bu ordunun temel misyonu kokuşmuş kapitalist düzeni işçi sınıfı ve emekçilerin büyüyen öfke ve tepkisinden korumaktır. Böylece postal yalayarak anti-emperyalistlik yaptığını iddia eden devlet solu da, gerçekte emperyalizme ve işbirlikçi düzene hizmet etmektedir.

Ama boşuna! Hiçbir güç bu düzeni, kendi partisi etrafında örgütlenmiş proletaryanın şiddetinden kurtaramayacaktır.



Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek için örgütlenelim!

14 aydır pervasızlıkla uygulanan program nihayet iflasla sonuçlandı. %40 devalüasyonla biz işçi ve emekçileri daha koyu bir sefalete sürükleyerek, daha yüklü faturaların omuzlarımıza binmesini getirdi.

Emperyalizme ve emperyalist finans kuruluşlarına göbekten bağlı Türkiye ekonomisinin bu krizi hiç de beklenmedik değildi. Tam da kapitalizmin derinleşen genel bunalımının faturasının yıkım programlarıyla bağımlı ülkelere daha ağır ödetilmesinin doğal bir sonucuydu. Bağımlı ülkeler bu tür krizleri daha sık ve daha ağır yaşıyorlar. Bugüne kadar İMF reçetelerini uygulayan ülkelerin hiçbirisi düzlüğe çıkamamıştır. Şimdi emperyalist devletler, İMF ve DB Türkiye’nin bu krizi aşması için destek olacaklarını söylüyorlar. Kuşkusuz bunu yapacaklar. Daha yüksek faizlerle krediler verecekler, bu daha da derinleşen krizlere neden olacak. Yüksek faizlerle alınan kredilerin ödenmesi ve açığın kapatılması için, yeniden ve yeniden işçi ve emekçilerin ümüğü sıkılacak.

Peki nereye kadar?

Herşeyden önce krizin nedeni biz işçi ve emekçiler değiliz. Bu nedenle de krizin faturasını krize neden olan kapitalistler ödemelidirler. Ancak bu da sözle olmuyor. Bu ancak biz işçi ve emekçilerin örgütlenip mücadele etmesiyle gerçekleşebilir. Kapitalist sistem doğası gereği sürekli kriz üretir. Bunun içindir ki, kapitalizm; baskı, sömürü, zulüm, işkence, soysuzlaştırma, çevre felaketi, katliam, açlık, acı ve gözyaşı demektir. Ancak bunun karşısına örgütlü güç olarak çıkmadığımız sürece, sistem bu krizleri bir şekilde çözer. Bizim zaten sefalet içinde süren yaşamımız günden güne kötüleşir.

Bugün artık her şey ayan beyan ortada. Sermaye devletinin devrimcileri F tipi denilen hücrelere sokmak için 28 kişiyi katledecek kadar gözü dönmüştür. Sermayenin ve devletinin, yaşanan krize insanların isyan edeceği ve bunun toplumsal patlamalara yolaçacağı korkusu büyümektedir. Bugün bu sefalet içindeki yaşamı sorgulayan ve çözüm yolları arayan herkes teröristlikle suçlanarak bu Nazi kamplarına atılacaktır. Yani burada da asıl saldırı işçi sınıfı ve emekçileredir. Bunun için de sorumluluğumuz çok büyüktür. Şimdi tam da devrimci tutsakları sahiplenme ve hücreleri parçalama günüdür. Ve krizin faturasını patronlara ödetmek için kavgaya atılmanın tam zamanıdır. Olanaklarımız her zamankinden fazla. Öncü işçiler olarak baharı kazanmak için tüm enerjimizi harcamalıyız.

Krizin faturası kapitalistlere!
Sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm!

Komünist bir işçi/İstanbul



Krizin faturasını ödemeyi reddedelim!

Geçtiğimiz hafta MGK toplantısında yaşanan ağız dalaşmasının ardından patlak veren kriz, anında her alana yayıldı. Başbakan yaşananı kriz olarak açıkladı, ama yaşanan aynı zamanda 14 aydır uygulanmakta olan İMF-TÜSİAD programının çöküşüdür.

İMF programlarının başka ülkelerde de iflasla sonuçlandığının onlarca örneği vardır. Kapitalist sistemin giderek yoksulluğa, sosyal yıkıma, sefalete uğrattığı emekçi kitlelerin bir noktadan sonra artık verebileceği bir şey kalmıyor. Türkiye’deki bu kriz bize bir kez daha bu yıkım programının iflasa mahkum olduğunu gösteriyor.

İMF yetkilileri Türkiye’yi dünyaya örnek olarak gösteriyorlardı. Çünkü Türkiye’deki sermaye sınıfı vahşilikte, uşaklıkta, saldırganlıkta sınır tanımıyordu. Şimdi krizin ilk günlerinin ardından İMF şeflerinden S. Fischer, durumu idare etmek için, Türkiye’nin güçlü olduğunu ve bu krizi de atlatacağını söylüyor. Türkiye’deki bu krizin az gelişmiş bağımlı ülkeleri de önemli ölçüde etkilediğini ise sermaye medyası pek yansıtmıyor.

Türkiye’de böyle bir program ilk defa uygulanmıyor. İMF ile anlaşmalar son 30 yıldır ekonomiye damgasını vurmaktadır. ‘80 darbesi sistemin tam bir tıkanıklık yaşadığı süreçte gerçekleşti. Başka ülkelerde de tıkanıklığı aşmak, toplumsal muhalefeti ezmek için askeri darbeler yapılmıştı.

Yıllardır işçi ve emekçilere, düzlüğe ha çıktık ha çıkacağız diye fatura ödettiriliyor. Bugüne kadar bu faturaların sonu gelmediği gibi, ödemeye devam ettiğimiz sürece gelmeyecektir de.

Bizlerin bir alternatifi daha var. Sömürü ve zulümden başka bize verecek bir şeyi olmayan kapitalizme karşı, kendi sınıf partimiz etrafında birleşmek, örgütlenmek ve mücadele etmek.

Krizin faturasını ödetmeye başladılar bile. Zamlar sağanak halinde yağıyor. Arkası hızla gelecektir. Hem sorumlulardan hesap sormak, hem de geleceğimize sahip çıkmak için bu sömürücü sisteme daha fazla seyirci kalmayalım. Sermayenin krizinin faturasını ödemeyi reddedelim.

Dört aydır bedenlerini ölüme yatıran devrimci tutsakların açtığı yoldan, baş eğmez mücadele yolundan ilerleyelim.

İstanbul’dan bir Kızıl Bayrak okuru