ARSIVANA SAYFA
 
03 Mart '01
SAYI: 09
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Saldırıya karşı işçi-emekçi barikatı!..
Birleşik örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Krizin faturasını sahiplerine ödetelim!
Sermayenin istikrar programı çöktü! Altında kim kalacak?
Asker yoksullukla neden ilgilenir?
Kula Mensucat işçileri direnişte!
Sümerbank işçilerinden coşkulu ve kararlı eylem
Kamu emekçileri hareketi
8 Mart özgürlük ve eşitlik için mücadele çağrısıdır!
Kadınların kurtuluşu kadın ve erkek işçilerin ortak eseri olacaktır!..
Yakılmak istenen gelecek özlemidir
Sosyalizm ve kadın sorunu
Dünyada güncel durum/3
Clara Zetkin'in anısına/N. Krupskaya
Gençlik
Kurtköy'de emekçilerin yaşamı üzerinden kirli rant oyunları
Diyarbakır üzerinden oynanan oyunlar
Günün yurtseverlik görevi ve sorumluluğu/ PKK-DÇS
Burdur davası: Mahkeme devletin yargılandığı bir kürsüye dönüştürüldü
Ölüm Orucu Direnişi'nin gücüyle hücreleri yıkacağız!
Direnişçilerin kaleminden
Atılcan Saday'ın annesinden "İnsan'lara Mektup"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

8 Mart özgürlük ve eşitlik için mücadele çağrısıdır!

Kadınların kurtuluşu kadın ve erkek işçilerin
ortak eseri olacaktır!..

“Kadın esarete maruz kalan ilk beşeri
varlıktır. Köle olmadan önce adın köleydi.”
August Bebel

Ezenle-ezilen şeklinde tanımlayabileceğimiz ilk kutuplaşma, tarih sahnesine bir cinsin diğer cins karşısında, serveti kendi soyuna geçirmede elde ettiği başarıyla çıkmıştır.

Kadın cinsinin kaybettiği otoriteyle başlayan kutuplaşma, daha fazla servet, daha fazla kâr hırsı ile sınıflararası kutuplaşmayla üst boyuta sıçradı. Burada cinsler değildi sözkonusu olan. Kadınıyla-erkeğiyle değerleri yaratan, fakat bu değerlere yabancılaştırılan, açlık sınırında yaşayan bir sınıf ve bütün bu değerlere ne pahasına olursa olsun el koyan başka bir sınıftı sözkonusu olan.

Bu kutuplaşmayla, sınıflar kavgasının en ön saflarında yeralan kadınların yükü bir kat daha ağırlaştı. Kadın olduğu için ve işçi olduğu için. O ezilen bir cins ve ezilen bir sınıfın mensubuydu artık.

“Eski komünist ev ekonomisinde, kadınlara bırakılan ev yönetimi, tıpkı erkekler tarafından yiyecek sağlanması gibi, toplumsal zorunluluk taşıyan bir kamu işiydi. Ataerkil aile ile ve ondan da çok monogam bireysel aileyle birlikte, bu değişti. Ev yönetimi kamusal niteliğini yitirdi. Bu iş artık toplumu ilgilendirmiyor. O bir özel hizmet haline geldi; toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir başhizmetçi oldu. Toplumsal üretim yolunu kadına-ama yalnız proleter kadına-yeniden açan, büyük sanayii olmuştur; ama bu yol, öylesine koşullar içinde açılmıştır ki, kadın eğer ailenin özel hizmetiyle ilgili görevlerini yerine getirmek isterse, toplumsal üretimin dışında kalır ve bir şey kazanamaz; ve eğer toplumsal üretime katılmak ve kendi hesabına kazanmak isterse ailevi görevlerini yerine getirmekten uzak kalır. Fabrikadan, doktorluk ve avukatlığa kadar, kadın için tüm iş kollarında durum budur. Modern tek eşli aile, kadının açık ya da gizli ev köleliği üzerine kurulmuştur; ve modern toplum, salt tek eşli ailelerden meydana gelen bir kütledir. Aile içinde erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder.”(F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni,)

Engels bunları 1884 yılında yazıyor. Ve 2001 yılında, 21. yüyılda, “ev kölesi” kadın, yüzlerce yıl önceki savaşkan karakterini-gerçek kimliğini unutup kendisine bahşedilen görevleri fazlasıyla sahiplenmiş, benimsemiş durumda hala. “Fabrikadan, doktorluk ve avukatlığa kadar” bu hala böyle. Bu görevlendirmeler yemek, deterjan vb. reklamlarda, doğallığında öyle sinsice verilmektedir ki, “ne olursan ol, sonuçta sen ev kölesisin” imajı beyinlere kazınarak meşrulaştırılıyor. Bu kabulleniş -en gericisinden, ne yazık ki en ilericisine kadar!- toplumun tüm kesimlerinde karşılığını buluyor. Ya kabulleniş ya da tümden reddederek yapılması gerekli işlerden kaçış.

Kapitalizmin kadına bahşettiği yer, üretim sürecinin öznesi değil, nesnesi olmasıdır. Yoğun emek gücünün kullanıldığı alanlarda, ucuz işgücü olması nedeniyle de tercih kadından yana yapılmakta, işten çıkarmalarda ise önce kadın işçiler kapı dışarı edilmektedir.

Bu tercih, tek başına kendi çıkmazlarından ileri gelen bir tercih olmayıp, analığın gereklerini yerine getirdiğinde işgücü kaybına yolaçması nedeniyle de kullanılmaktadır. İnsanı hiçe sayan bu sistem, doğumdan önce ve sonra 3 aylık bir izni bile çok görüp, hamileliğin son günlerine kadar kadının emek gücünü pervasızca kullanmaktadır. Genelde insana, özelde kadın ve çocuk sağlığına herşeyden fazla önem veren komünist işçi partisi, kadının doğum sürecini en sağlıklı geçirebilmesine ve bundan hiçbir biçimde kayba uğramamasına yönelik istem ve tedbirleri programına dahil etmiştir.
Sonuç olarak, kapitalist sistem ne kadar demokratik olursa olsun, kadının kurtuluşu bu sistem içerisinde mümkün değildir. Kadının ve tüm ezilenlerin kurtuluşu ancak proletarya devrimi ve sosyalizm ile mümkündür.

İşçilerin kurtuluşu kendi eseri olacaktır!
Kadınların kurtuluşu kadın ve erkek işçilerin ortak eseri olacaktır!



Genç bir bayan işçiyle 8 Mart üzerine konuştuk...

“Kölelik zincirlerini
ancak mücadele ederek kırabiliriz!”

-Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden neyi anlıyoruz, sence neyi ifade ediyor?

- 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden emekçi kadınların bu sistem içinde kendisine dayatılan kadere boyun eğmemesi gerektiğini ve kölelik zincirini kırabileceğini anlıyorum. Kendimden örnek vermek istiyorum. Sanayinin pek gelişmediği kırsal bir bölgede doğup büyüdüm. Buradaki kadınların yaşadığı sorunları tahmin edebilirsiniz. Ailem ve çevrem dış dünyaya kapalıydı. Ne zaman ki büyük kente gelip buradaki yaşamı gördüm, gözlerim gerçeklerden yana açıldı, bilinçlendim.

Bu arada ailemle pek çok sorun yaşadım. Ama düşüncelerimden ve kararlılığımdan taviz vermeyerek bazı şeyleri onlara kabul ettirdim. Bu bence olumlu bir adımdı. Fakat İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayanlar için bu o kadar önemli değil. Burada asıl sorun, işçi ve emekçi kadınların cinsel, sınıfsal ve ulusal sömürüye karşı bilinçlenip başkaldırmalarıdır. Onları, mücadelede almaları gereken yere taşımaktır.

- Ulucanlar ve 19 Aralık cezaevleri katliamında genel olarak devrimci tutsaklara, özel olarak da kadın tutsaklara uygulanan işkenceler hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Devletin gerçek yüzü bu bence. Yıllardır yaptığı katliamlara bir yenisini daha ekledi. Yirmi yıldır Kürt kadınlarına, ölü ya da diri kadın gerillalara devletin yaptıkları da biliniyor. Bu yöntemleri emperyalist efendilerinden öğreniyor olmalılar. Ama bu bir gücü değil, gözü dönmüşlüğü, vahşeti ve güçsüzlüğü gösterir. Cezaevlerindeki yiğit devrimci tutsaklar da insanlık onurunu ve devrimci değerlerini teslim etmediler, tam tersine yücelttiler. Sonuç ortada. Direniş bütün görkemiyle devam ediyor.

- Sermaye devleti 8 Mart’ın içini boşaltmak için kadınlar günü olarak yansıtmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı oldu?

- Görünüşte bir başarı sağladığı düşünülebilir. Fakat gerçekte bu onun başarısından değil biz öncü, bilinçli insanların bu güne yeterince sahip çıkmamasından kaynaklanıyor. Biz, çevremizdeki insanlara 8 Mart’ın anlamını yeterince ve doğru anlatamıyoruz.

- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey veya bir mesajınız var mı?

- 8 Mart’ı sadece bir günle sınırlamamak, onun mücadele bilincini her zaman kadın erkek tüm emekçilere vermek gerekiyor. Bu arada erkekleri de yanımıza almalıyız. Kadınlar olarak şunu bilmemiz gerekiyor: Bizsiz bir devrim olmaz ve biz ancak mücadele ederek kölelik zincirlerimizi kırabiliriz.