ARSIVANA SAYFA
 
03 Mart '01
SAYI: 09
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Saldırıya karşı işçi-emekçi barikatı!..
Birleşik örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Krizin faturasını sahiplerine ödetelim!
Sermayenin istikrar programı çöktü! Altında kim kalacak?
Asker yoksullukla neden ilgilenir?
Kula Mensucat işçileri direnişte!
Sümerbank işçilerinden coşkulu ve kararlı eylem
Kamu emekçileri hareketi
8 Mart özgürlük ve eşitlik için mücadele çağrısıdır!
Kadınların kurtuluşu kadın ve erkek işçilerin ortak eseri olacaktır!..
Yakılmak istenen gelecek özlemidir
Sosyalizm ve kadın sorunu
Dünyada güncel durum/3
Clara Zetkin'in anısına/N. Krupskaya
Gençlik
Kurtköy'de emekçilerin yaşamı üzerinden kirli rant oyunları
Diyarbakır üzerinden oynanan oyunlar
Günün yurtseverlik görevi ve sorumluluğu/PKK-DÇS
Burdur davası: Mahkeme devletin yargılandığı bir kürsüye dönüştürüldü
Ölüm Orucu Direnişi'nin gücüyle hücreleri yıkacağız!
Direnişçilerin kaleminden
Atılcan Saday'ın annesinden "İnsan'lara Mektup"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Sermayenin istikrar programı çöktü!

Altında kim kalacak?
İMF reçeteleri ilan edildiği zaman uşak takımı, bunun son sıkıntılı dönem olduğunu ve atlatıldığında ülkenin düzlüğe çıkacağını müjdelemişlerdi. Yalnız bu hedefe ulaşmak için herkesin fedakarlık yapması gerekiyordu. Ama bugüne kadarki süreç, her zaman olduğu gibi, emekçilerin zorla fedakarlık yaptıkları, sermayenin ise semirdiği bir süreç olarak yaşandı.

Tırmanışın bitmesine az kala, gerisin geri yuvarlanan ve başlangıcın bile gerisine düşen sistem şimdi yeni fedakarlıklar isteme hazırlığında. Zira onlar yıkım programından taviz vermeden yollarına devam etmekte kararlılar. Vitrinde bazı değişiklikler yapmaları muhtemeldir. Bu da krizin nedenini bazı beceriksiz piyonlara yükleyip asıl nedenini gizlemek içindir.

Kapsamlı saldırı programını sonuna kadar ve hararetle destekleyen sermaye, çöküntü kaçınılmaz olunca sorumlu aramaya başladı. Düne kadar İMF’yi ve programını yere göğe sığdıramayan sermaye basını, şimdi günah keçisi bulma çabasında.

TÜSİAD kabine değişikliğini dikte ettirmeye çalışıyor. Hatta İMF’nin de Cottarelli’yi azarladığı ve görevden alabileceğine dair haberler çıktı basında. Bazı sermaye kuruluşları teknokratlar hükümeti üzerinde duruyorlar. Düzen partileri kulislerde DSP’siz bir koalisyon arayışındalar, vb.

Önce devletin tepesinde patlak veren siyasi bunalım krizin tek nedeniydi. Ardından siyaset ve bürokrasi çevreleri buna dahil edildiler. Nihayet sermaye uşağı Ecevit gerçeği teslim etmek zorunda kaldı: “Ekonomik kriz bir birikimin patlak vermesi sonucu ortaya çıkmıştır.” Tepede sorun olmasa bile kriz yine patlak verecekti. Nitekim Kasım ayında ekonomik kriz patlak verdiğinde siyasi bir kriz yoktu. Dolayısıyla tepedeki restleşme yalnızca süreci hızlandırmıştır.

Her kapitalist ülke ekonomik bunalımı yaşamaya mahkumdur. Bu krizler kapitalist üretimin plansız ve anarşik yapısından kaynaklanmaktadır. Sermaye temsilcileri de kuşkusuz ki bunu çok iyi biliyorlar. Ancak sistemin çürümüşlüğünü gizlemek amacıyla ağacı öne çıkarıp ormanı geride bırakıyorlar. Sorunun bizzat sistemin kendisinden kaynaklandığını gizlemeye çalışıyorlar

Bu çöküşle birlikte yeni faturalar gelmektedir ve gelmeye de devam edecektir. Sadece % 40’lara varan devalüasyonla bile işçi-emekçilerin geliri önemli oranda düşmüştür. Ancak faturanın bununla sınırlı olmadığı açık. Bunun içindir ki, düzen ve sermaye kurumları hummalı bir faaliyet içine girerek, emekçilere yeni faturalar kesme telaşındalar. Herkesin zararda olduğunu propaganda ederek kitleleri yeni saldırılara hazırlamaya başladılar bile. Sürekli milyarlarca doların kaybedildiğinden bahsediliyor. Ama kaybolan bu devasa paranın kimler tarafından iç edildiğinden hiç bahsedilmiyor. Bilinen basit bir gerçek var ki, birileri kaybediyorsa başkaları kazanıyor demektir. O halde tüm kesimler zararda iddiası aşağılık bir yalandır. Çöken İMF-TÜSİAD programıysa ve düzenin temsilcileri hala bu yıkım programını hayata geçirme konusunda kararlılık ifade ediyorlarsa, bu birilerinin kazandığını gösteriyor.

Bundan sonra asıl mesele çöküşün faturasının kimler tarafından ödeneceğidir. Sermayenin niyeti ve hazırlığı bellidir. Her zaman olduğu gibi hain sendika ağaları da uşaklık konusunda üstlerine düşeni yerine getirme telaşına düştüler bile. Türk-İş ve Hak-İş “sivil inisiyatif” adı altında burjuvazinin değişik kesimleriyle biraraya gelerek zirveler hazırlıyorlar. Bu hazırlık, patronların niyetiyle birlikte ele alındığında, sendika bürokratlarının büyük bir ihanetin altına imza atma hazırlığında olduklarının somut göstergesidir. Sivil inisiyatif dışında bulunan DİSK’in Genel Başkanı S. Çelebi de bu ihanete hazır olduğunun mesajını veren bir açıklama yapmıştır. Hükümetin “tüm tarafları toplantıya çağırması ve ulusal mutabakat araması” gerekiyormuş! Yani programın uygulayıcıları ve destekleyicileri ile Çelebi gibiler sorunlara çözüm arayacaklarmış. Deneyimler ise bu ihanet şebekesinin buldukları çözümler konusunda yeterince aydınlatıcıdır. Sermaye düzeni bu sınıf hainlerine çok ihtiyaç duyduğu bir evreden geçmektedir. Onlar da daha şimdiden emre amade olduklarını ilan etmiş bulunmaktadırlar.

Reçete sermayenin reçetesiydi. Kriz onların düzenlerinden kaynaklanıyor. Çöken kendi istikrarlarıdır. O halde biz işçi ve emekçilerin bu enkazın altında kalması için hiçbir neden yoktur.

Sistem onların, reçete onların, kriz ve çöküntü de onların. O halde faturasını da onlar ödemelidirler.

Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek için örgütlü mücadeleye!



Bu düzenin çivisi çıkmıştır!

Sermaye işçi ücretlerine Ocak zammını, 2001 yılında devletin kamu emekçilerine verdiği zam oranında uyguladı. Birçok fabrikada ilk altı aylık zamlar belirlenmiş durumda. %10-15’i geçmeyen zammı yeterli görebildiler. Sermaye işsizler ordusuna dayanarak bu denli düşük bir zammı dayattı. Örgütlü işyerlerinin toplusözleşmelerinde ise, %20-25 arası zamlarla, sendikalı işçi olmanın ekonomik yönden sağladığı avantaj neredeyse ortadan kaldırıldı. Burada sendikacıların tutumu ortadadır. “Türkiye koşulları”, “dünya koşulları”, “ekonomik kriz” vb. söylemlerle, sermayenin doymak bilmez sömürü ve kâr hırsını mazur göstermeye çalışıyorlar.

Devletin yerli ve yabancı sermayeye KİT’leri talan ettirmesinin ardı arkası gelmiyor. Üstelik bunu yaparken, sözde yıllardır zarar eden KİT’lere, satışa çıkarılmasının hemen öncesinde, milyonlarca dolarlık yatırım yapılıyor, ardından sermayeye peşkeş çekiliyor.

Devletin bir an evvel satışa sunmaya çalıştığı Türk Telekom, şeker fabrikaları ve enerji alanında yapılacak kanun değişiklikleri için meclis gece gündüz çalışıyor. Hatta sermayenin partileri, uşaklıkta ölümü göze alacak kadar birbirleriyle yarışıyor. Yumruk, tekme tokatlarla birbirlerini linç ediyorlar. Meclis ahırında, soysuzluğun, yolsuzluğun her biçimini hayata geçiriyorlar.

Devletin DTÖ’ye verdiği sözlerle, üreticiden hububat alımını Chicago Borsası’na göre belirlediler. Yaz aylarında köylü çok düşük fiyatlara buğdayını sattı. Buna karşılık aldığı para maliyetlerini bile karşılamaktan uzaktı. Şimdi de pancar üreticisini zor durumda. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle, bu yolla geçimini sağlayan yüzbinlerce üretici sefalete itilecek.

İMF’nin politikaları sanayi ve tarım alanındaki işsizliği artırdığı gibi, buna bankaların özelleştirilmesi ve birleştirilmesiyle 25 bin çalışanın işsiz kalması eklenecek. Türk Telekom’un özelleştirilmesinin ardından 14 bin işçi işsiz kalacak. Orta ölçekli işletmelerin kapanmasıyla işsizlik çığ gibi büyüyecek.

Devletin bir dönem başlattığı bankalar operasyonunun ilk aşamasında Sabancı, “Nedir bu banka bolluğu? Türkiye’ye en fazla on banka yeter” diyordu. Trilyonlarca lira mevduat tekellerin elinde biriktiğinde, kendilerine muazzam bir kaynak oluşturmaktadır. Buna yeni yetme burjuvaların ortak olmasına tahammül edememektedirler. Devletin bankalar için hedeflediği, banka sayısını ilk etapta seksenden otuz-kırk bankaya düşürmektir. Birleşecek bankalarla birlikte bir anda binlerce çalışan sokağa atılacaktır.
Sözde “işsizlik sigortası” 2002 yılında uygulamaya konulacaktır. Bu paradan işsiz kalacak işçi ve emekçilerin yararlanıp yararlanamayacağı meçhuldür. Büyük sermayeye krediler olarak akacağı ise bellidir.

Tüm bunlar bu düzenin çivisinin nasıl çıkmış olduğunun göstergeleridir. Sermaye devletinin kirli oyunlarına her gün bir yenisi eklenmektedir. Ama hepsi bu düzenin ve devletin ne kadar çürümüş olduğunu gösteriyor. Çırpındıkça batıyorlar. İşçilerin ve emekçilerin, bu çürümüş ve kokuşmuş düzene karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmekten, onu tarihin çöplüğüne gömmekten başka bir seçenekleri yoktur.

A. Engin