ARSIVANA SAYFA
 
25 Kasım '00
SAYI: 44
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
1 Aralık genel eylemi ve öncü kamu çalışanlarının görevleri
Süresiz Açlık Grevi eylemi Ölüm Orucu’na dönüştürüldü!
Ölmelerini beklemeyeceğiz, biz de öleceğiz!
Bedenlerimizi açlığa yatırdık!
Devrimci tutsakların direnişini destekliyoruz!
Biz 1 Aralık genel grevine hazırız!
TEKEL işçilerine açık mektup
Özelleştirme saldırısını püskürtmek için ne yapılmalı
Enerji sektöründe direniş çizgisi güçlendirilmelidir
Komsa grevi sürüyor
“Enflasyonu indirdik” yalanı ve gerçekler
İşçi kadının sorunları
Fabrikalarda taşeronlaştırmaya hayır!
Operasyonal devlet ve operasyonların perde arkası
Gençliğin eğitim hakkına yeni saldırılar
ODTÜ’den Ölüm Orucu Direnişi’ne estek!
İsviçre: Zindan direnişine destek için açlık grevi
Köln’de zindan direnişiyle dayanışma açlık grevi
Çok geç olmadan zindan direnişine sahip çıkalım!
Basından seçmeler
Clinton’ın Vietnam çıkarması
Kurtuluş uğruna devrimci fedakarlık
Uluslararası hareket
Partiyi bekleyen görev ve sorumluluklar
Ekim Devrimi ve partinin yıldönümü etkinliği
Pratik faaliyetlerimizden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Enerji sektöründe direniş çizgisi güçlendirilmelidir!


National Pover, Pasificarp, Mimag ve Bayındır Holding şirketler grubundan oluşan konsorsiyum, Yatağan, Yeniköy, Kemerköy termik santrallerinin de içinde bulunduğu 10 termik santralin işletme hakkını devralmıştı. ‘97’de gerçekleştirilen bu özelleştirme, santral işçilerinin ve Yatağan yöresindeki kömür ocaklarında çalışan işçilerin özelleştirme karşıtı barikatına çarptı. Konsorsiyumu oluşturan emperyalist tekeller ve Bayındır kapitalisti direnişin kararlılığı ve militanlığı karşısında, “Asayiş sağlanana kadar işletmeleri devralmaktan vazgeçtik. Bu koşullarda santralleri çalıştıramayız” diyerek, işletmeleri terk edip kaçmışlardı.


Üç yıl önceki direnişin güçlü ve zayıf yanları

Yatağan işçisi özelleştirme saldırısını militan direniş hattıyla püskürtmüştü. Bunda, kömür ocaklarında çalışan Maden-İş üyesi işçilerinin direnişte fiilen yer almaları ve Yatağan emekçilerinin dayanışmacı tutumlarının rolü büyüktü. Bugün olduğu gibi o süreçte de işçiler, üretimi durdurup işyerlerini işgal etmişler, konsorsiyum temsilcilerinin girişini engellemek için barikat kurmuşlardı. Maden işçileri de üretimi durdurup, iş bırakma eylemine başlamışlardır. Maden işçilerinin saldırıyı kendilerine yapılmış olarak görmelerinin nesnel bir karşılığı vardı. Maden ocaklarında üretilen kömürlerin yüzde 80’i termik santrallerde kullanılıyordu. Bu nedenle konsorsiyumun ikinci hedefi maden ocaklarının işletmesini de ele geçirmekti. ÖİB de kömür ocaklarının özelleştirileceğini açıklamıştı. Üstelik ocakların özelleştirilmemesi durumunda termik santrallerinin kömür ihtiyacını ithalat yoluyla daha ucuza sağlayabileceği tehditinde bulunarak, işçilere sopa göstermeyi de unutmamıştı.

Direniş, jandarmanın pervasız terörüne, sorunun MGK gündemine götürülerek çözülebileceğini, MGK’nın ülkenin güvenliği çerçevesinde stratejik işletmeler olan termik santrallerin satışına izin vermeyeceğini iddia eden sendika bürokratlarına rağmen kazanılmıştı. Zira işçiler “söz, yetki ve karar” süreçlerinin tek belirleyeni olma bilinciyle kendi taban örgütlerini oluşturmuşlardı. Direnişi baştan sonuna kadar “direniş komitesi” yönlendirmişti. Doğrudan “direniş komitesi”ne bağlı olarak “dayanışma komitesi”de oluşturulmuş, ayrıca Yatağan yerelinde “özelleştirme karşıtı platform” da kurulmuştu. İşçilerin bu tutumu sendika bürokratlarını da basınç altına almış, onları direnişin kuyruğunda sürüklenmek zorunda bırakmıştı.

Yatağan direnişindeki kararlılık sermaye devletini duraksattı. Sendika bürokratları da daha ince argümanlarla saldırının önünü açmak zorunda olduklarını anlamışlardı. Yatağan direnişi, genelde sermayenin saldırılarını, özelde özelleştirme saldırısını püskürtmek için örgütlü, birleşik ve militan mücadeleden başka bir yolun olmadığı yönünde işçi ve emekçilere verilmiş önemli bir mesaj niteliği taşıyordu.

Kazanımları korumayı başarmak için saldırıyı püskürten direnişin güçlü yanlarına dayanmak kadar, direnişin zayıflıklarını da açıkça ortaya koymak, nasıl aşılacağını netleştirip harekete geçmek önemlidir. Yaşanan deneyimlerden ders çıkarmasını bilmek, saldırıları çok daha güçlü bir tarzda karşılamada önemli bir rol oynayacaktır.

Yatağan direnişini zayıflatan etkenlerden birincisi, özelleştirme saldırısının niteliğinin, kapsamının sınırlı kavranmasıyla bağlantılıdır. Termik santrali işçileri özelleştirme saldırısının yıkıcı sonuçlarını işsizlikle sınırlı gördükleri oranda “iş güvencesi” talebini yükseltiyorlardı. Özelleştirmenin kapıya dayandığı koşullarda “iş güvencesi” ve “işsizlik sigortası” telebini yükseltmeleri elbette anlamlıydı. Zira sözkonusu olan 40 bin işçinin işsiz kalmasına neden olacak kapsamda bir saldırıydı. Özelleştirilen KİT’lerde çalışan işçilerin yüzde 60’ı işsiz kalmıştı. İşsizlik sigortası talebi de, böylesi bir sürecin işlemesi durumunda bir süre maaş alabilmek kaygısıyla bağlantılıydı.

Sorun, “iş güvencesi” ve “işsizlik sigortası” talebinin öne çıkarılmasından değil, bunun özelleştirmenin gerçekleştiği koşullarda bağlantılı olarak dile getirilmesinden kaynaklanıyordu. Bunun sermayeye yeni manevra alanları açacağı açıktı. Zira termik santrallerinin ele geçirilmesinin ilk aşaması işçilerin özelleştirmeye razı edilmesidir. En son POAŞ’da olduğu gibi, sermayedarlar “rıza”yı almak için iş güvencesine de “evet” diyebiliyorlar. Nitekim sendika bürokratları da bu konudaki zayıflığı görmüş, iş güvencesinin sağlandığı koşullarda özelleştirmenin işçilere zarar vermeyeceğinden dem vurmaya başlamışlardı. Onlara bakılırsa, önemli olan “iş güvencesi”ymiş, “fabrikanın kimin tarafından işletildiği önemli değil”miş. Emperyalist tekeller de iş güvencesine karşı olmadıklarını, üstelik en az 5 bin kişiye daha yeni projelerle iş imkanı yaratacaklarını açıklamışlardı.

Yatağan direnişini zayıflatan ikinci etken ise, sendika bürokratlarının da destek verdiği, Yatağan Sanayi ve Ticaret Odaları’nın termik santrallerin kendilerine ve çalışanlarına satılması yönündeki talebinin işçilerin bir kısmı tarafından savunulmasıydı. Oysa KARDEMİR deneyimi ortadadır. İşçiler güya KARDEMİR’e sahip olmuşlardı. Sonra ne oldu? Bir yandan işletmenin daha verimli çalışması ve modernize edilmesi adına karın tokluğuna çalıştırılırken, öte yandan ellerindeki ortaklık hisselerini Öz Çelik-İş hainlerinin aracılığıyla yok pahasına tekellere satmak zorunda kaldılar. Kısacası sermaye “ölü fiyatına” verimli ve modernize edilmiş KARDEMİR’e sahip oldu.

Özelleştirme işsizliği, sendikasızlığı, esnek üretimi de içinde barındıran, emperyalist tekellere ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye yeni kaynak yaratma saldırısıdır. Bu nedenle işçi sınıfının tüm kazanımlarını gaspetmeyi hedefleyen politik bir saldırı niteliğindedir. Özelleştirmenin kaçınılmaz sonuçlarından biri işsizliktir. Özelleştirme protokollerine “iş güvencesi”nin yazılmasının hiçbir pratik değeri yoktur. Daha dün istihdamı artıracakları teminatı vererek Petlas’ı satın alan Kombassan, 1200 işçiden 600’ünün işine son verdi. Kısa bir süre önce de özelleştirilen POAŞ’ta çalışan 2400 işçinin 1200’ü işten atıldı.


Militan direniş nedeniyle geri çekilen
saldırı yine gündemde

Enerji sektörü stratejik önemi nedeniyle sermayenin iştahını hep kabarttı. Konsorsiyum üç yıl önce giremediği termik santrallere “tahkim” ihanetini dayanak yaparak tekrar girmeyi denedi. Yine Yatağan işçilerinin militan direnişiyle karşılaştılar ve çareyi defolup gitmekte buldular. Ancak emperyalist tekellerin termik santrallerin 20 yıl işletme hakkını elde etme hedefinden kolay kolay vazgeçmeyecekleri açıktı.

Sermaye devleti terörle, sendika bürokratları tepkiyi frenleme göreviyle yine konsorsiyumun hizmetine koştular. İşçiler bir kez daha devlet gerçeğini, “güvenlik güçleri”nin kimin güvenliğini sağlamak için kendilerine vahşice saldırdıklarını yaşayarak gördüler. Vahşi saldırı sonucunda biri ağır altı işçi yaralandı. Emperyalist tekellerin ve Bayındır Holding’in çıkarlarını korumayı varlık nedeni sayan “güvenlik” güçleri, direnişin bir parçası olma bilinciyle hareket geçen maden işçilerine de saldırdılar ve Maden-İş üyesi 6 işçi yaralandı.

Sendika bürokratlarına göre, “özelleştirmeye karşı durmak artık mümkün değil”miş, “önemli olan iş güvencesi”nin sağlanmasıymış!

İşsizlik, sefalet, örgütsüzlük, gelecekten yoksunluk özelleştirme saldırısının dolaysız sonuçlarıdır. Gelinen yerde bu demagojileri boşa çıkarmak görevi Yatağan işçilerinin omuzlarındadır. Bu demagojilerin belli bir karşılık bulduğu koşullarda, neler olabileceğini daha önceki özelleştirme deneyleri net olarak göstermiştir.

Termik santral işçilerinin direnişini Yatağan’da yaşayan işçi ve emekçilerin sahiplenme düzeyi 19 Kasım mitinginde bütün açıklığı ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. 15 bin işçi ve emekçi özelleştirmeye geçit vermeyeceklerini ilan etmiş, İMF-TÜSİAD programına karşı direneceklerini haykırmışlardır. Böyle bir atmosfer direniş açısından büyük bir güç, önemli bir imkandır.

Yapılması gereken, özelleştirme saldırısına karşı ortaya konulan direniş kararlılığını sürdürmektir. Kurulu olan taban örgütlerine katılımı daha da güçlendirmek, sınıfa karşı sınıf duruşuyla sürece yüklenmektir. Enerji üretiminin devamlılığı sermaye açısından yaşamsal öneme sahiptir. Bundan dolayı maden işçilerinin de katıldığı üretimi durdurma, işletmeleri terketmeme kararlılığı büyük bir önem taşımaktadır.

Yatağan işçileri saldırıyı bir kez daha püskürtmeyi başardıkları koşullarda, bunun işçi sınıfı açısından termik santrallerin özelleştirilmesinin engellenmesini aşan sonuçları ortaya çıkacaktır. Özelleştirme saldırısıyla yüzyüze bulunan onbinlerce işçi, bu saldırıyı püskürtmenin Yatağan işçileri gibi direnmekten geçtiğini görecekler ve kendi özgüçlerine olan inançları pekişecektir. Böyle bir gelişme ise, İMF-TÜSİAD yıkım programının ciddi bir şekilde darbelenmesinin zeminini düzleyecektir.