ARSIVANA SAYFA
 
25 Kasım '00
SAYI: 44
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
1 Aralık genel eylemi ve öncü kamu çalışanlarının görevleri
Süresiz Açlık Grevi eylemi Ölüm Orucu’na dönüştürüldü!
Ölmelerini beklemeyeceğiz, biz de öleceğiz!
Bedenlerimizi açlığa yatırdık!
Devrimci tutsakların direnişini destekliyoruz!
Biz 1 Aralık genel grevine hazırız!
TEKEL işçilerine açık mektup
Özelleştirme saldırısını püskürtmek için ne yapılmalı
Enerji sektöründe direniş çizgisi güçlendirilmelidir
Komsa grevi sürüyor
“Enflasyonu indirdik” yalanı ve gerçekler
İşçi kadının sorunları
Fabrikalarda taşeronlaştırmaya hayır!
Operasyonal devlet ve operasyonların perde arkası
Gençliğin eğitim hakkına yeni saldırılar
ODTÜ’den Ölüm Orucu Direnişi’ne estek!
İsviçre: Zindan direnişine destek için açlık grevi
Köln’de zindan direnişiyle dayanışma açlık grevi
Çok geç olmadan zindan direnişine sahip çıkalım!
Basından seçmeler
Clinton’ın Vietnam çıkarması
Kurtuluş uğruna devrimci fedakarlık
Uluslararası hareket
Partiyi bekleyen görev ve sorumluluklar
Ekim Devrimi ve partinin yıldönümü etkinliği
Pratik faaliyetlerimizden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Operasyonal devlet ve operasyonların perde arkası


Sermayenin istikrar arayışı ve yeniden yapılanma ihtiyacı çerçevesinde ve bizzat ordunun denetiminde yaklaşık dört yıldır kesintisiz olarak farklı biçimlerde ve farklı alanlarda bir dizi operasyon yürütülüyor. Takma isimlerle ve kampanyalar eşliğinde manşete çıkarılan operasyonlara neredeyse her ay bir yenisi ekleniyor. Operasyonlar, toplumun tek değişmeyen gündemi haline getirilmeye çalışılıyor.

Refah Partisi’nin hükümetten düşürülmesi, A. Öcalan’ın yakalanması ve Hizbullah’tan sonra peşpeşe sürdürülen operasyonlar (Matador, Ahtapot, Balina, Paraşüt, Kasırga, Buffalo, vs.), şimdi de bozulan iktisadi yapıya istikrar ve düzen, piyasaya ve kamuoyuna güven getirme vaadiyle sürdürülüyor. Görüntüye bakılırsa, “irticacılar” ve “bölücüler”den sonra bu kez devleti dolandıranlar, rantiyeciler, kaçakçılar, vurguncular, adi suç çeteleri çökertiliyor. Susurluk’tan hemen sonra devreye giren “temiz eller”, bu kez başka pislikleri temizlemek için kolları sıvıyorlar, vb.

Dün sokaklarda karanlık dolaştıranların, bugün ortalıkta bir temizlik yapıldığı görüntüsünü dolaştırmaya başladığı çok açık. Temizliğin düğmesine basan karar merkezi de belli. Fakat görüntünün arkasında ne var? Örtülmeye çalışılan şey nedir? Yürütülmekte olan operasyonların kapsamı, sınırları nedir? Bunlar açıkta bırakılan sorular. Ancak “temizlik operasyonları”nın hiç de görüntüye çıkarıldığı ve pazarlandığı gibi olmadığını görmek pek zor değil.


Tekelci sermayenin operasyonlara ve
operasyonal devlete olan ihtiyacı

28 Şubat operasyonuyla sermaye devleti, ciddi güçlüklerle karşılaştığı yıkım programını uygulamada büyük bir olanak yakaladı ve bu olanağı kullanarak önemli bir mesafe katetti. Bu mesafeyi “operasyonal bir devlet” ihtiyacını karşılamaya bağlı olarak aldığı ve almaya devam ettiği bugün daha açık bir şekilde görülüyor. Operasyonal devletin merkezinde ise doğrudan ordu bulunuyor. En küçüğünden en büyüğüne, siyasal olanından iktisadi ve ideolojik olanına kadar bütün işler doğrudan ordu tarafından karar altına alınıyor, uygulanıyor ve denetleniyor. Siyasal alanda gerçekleşen bütün düzenlemeler, hala da 28 Şubat konsepti tarafından çerçevesi çizilen hedefler doğrultusunda bir biçim kazanıyor.

Susurluk sonrasında 28 Şubat’ın nasıl bir işlev taşıdığını çok iyi bilen sermaye, bu tür operasyonlar olmaksızın meşruluk temelinin yeniden sarsılabileceği, ölçüsüz sömürü, talan ve soygun düzeninin ve buna dayalı programının tehlikeye girebileceği bilinciyle, iktisadi alanda da aynı biçimde hareket ediyor. Bu tür operasyonları, bir taraftan uyguladığı yıkım programına karşı yükselecek tepkileri perdeleyecek bir araç olarak kullanmaya çalışırken, diğer taraftan bunu sömürü ve soygun temellerinin zayıflamasına izin vermeyecek bir tarz ve yöntemle hayata geçirmeye çalışıyor. Bunlar sürmekte olan operasyonlara ilişkin ilk elden söylenebilecek gerçekler. Daha yakından bakıldığında ise, daha kapsamlı ve daha tanımlı bir dizi amacın işin içinde olduğu görülüyor.

Daha büyük bir mesafe alabilmek için, istikrar önlem ve uygulamalarının hem süreklileşmesi hem de en güvenilir eller tarafından doğrudan iktisadi alana doğru genişletilmesi gerekiyor. Bugünkü koşullarda bu tür operasyonları MGK zoruyla birarada duran hükümet bileşenlerine bırakmak ciddi riskler taşıyor. Üstelik, sürmekte olan operasyonların bir ucu da hükümet partilerine ve birazdan göreceğimiz gibi devletin en üst yönetim kademelerine kadar uzanıyor. Bu isimler biliniyor olsa bile tabii ki açığa çıkmayacak, açığa çıksa bile yargılanmayacaktır. Tıpkı Susurluk’ta olduğu gibi.

Bunlar, sermayenin operasyonal devlete duyduğu ihtiyacın yalnızca Susurluk sonrası ortaya çıkan siyasal tabloya müdahaleyle sınırlı olmadığının, bunun ötesine taşan ve sürece yayılan bir boyut kazandığının dolaysız kanıt ve göstergeleridir. Batık bankalara, yolsuzluklara ilişkin operasyonların bizzat ordu tarafından atanan kurmaylardan oluşturulan bir komisyon tarafından ve aylarca yapılan hazırlık ve değerlendirmeler sonucunda başlatıldığının yine ordu sözcüleri ve onun medyadaki görevli kalemlerince kamuoyuna duyurulması, mevcut istikrarsızlık tablosunun sürdüğüne dair bir güvensizliğin tescilidir aynı zamanda. Öbür taraftan bu operasyonlar, asıl iktidar odağı olan ordunun siyasette tuttuğu belirleyici konumunun meşrulaştırılmasına hizmet ediyor. Son bir nokta, Susurluk’ta açığa çıkan devletteki çeteleşme gerçekliğini örten becerikli elin, bu aynı işi, tekelci sermayeyi zorlar hale gelen kara para-vurgun ve yolsuzluk ekonomisinde de yapabileceği, yapması gerektiğinin açığa çıkmış olmasıdır. Operasyonlarda öne çıkarılan figüranların seçiminde bile (Zekeriya Temizel ve Saadettin Tantan) buna dikkat edildiği gözleniyor.

Giderek iktisadi-mali alana yayılarak sürmekte olan toplam operasyonlar, sermayenin bu ihtiyacının toplumun geniş kesimleri tarafından onaylanması için birer dolgu malzemesi olma işlevi de görüyor, böyle kullanılıyor. Fakat yukarıda da değinildiği gibi, bu operasyonlardan yansıyan gerçekliğin yalnızca bir yüzü... Diğer yüzünde ise, emperyalistlerin ve işbirlikçi tekellerin istikrar programı adı altında sermayenin soygun ekonomisinin orta vadede güvenceye alınması planları var.


Daha istikrarlı bir sömürü ve soygun
cenneti için temizlik

Yıllardır devletin hizmetinde semirip büyüyen ve işlevsiz kaldıkça kendileri için çalışırken devleti zora sokan bir takım mafya artıkları-çeteler ve Hizbullah gibi örgütlerin tasfiyesi ile, son operasyonların muhatabı olarak öne çıkarılan rantiyer bir kesimin tasfiyesi, aynı hedefin birbirleriyle ilişkili parçaları olarak, birbirlerini farklı düzlemlerde tamamlıyor. Farklı bir kullanım alanı olan Hizbullah bir yana bırakılırsa, şimdi tasfiyesine girişilen rantiyeci-vurguncu kesim ile çetelerin organik ilişkiler içinde olduğu zaten biliniyor... Tıpkı her iki kesimin devletin kucağında, onun olanaklarıyla semirmesi gibi, devletin tıpkı çeteleri kullanarak kendisini aklaması gibi, sermaye iktidarı şimdi de orta ve uzun vadede, çaldığı minareye iyi kılıf uyduramayan vurguncu rantiyer-türedi bir kesimi tasfiye ederek, kendi vurgun ve soygun ekonomisini hem tekelci kesimin çıkarları temelinde genişletmek, hem de aşırıya kaçan ve açığa çıkan uç örnekleri törpüleyerek iktisadi alana bir çeki düzen vermek istiyor. Bir takım çeteler ile devlet bürokrasisinde, Çankaya’dan meclise kadar siyasal yönetimde etkili olan siyasi kişiler arasındaki ilişkiler, rant kaynaklarına ortak olmada at oynatacak kadar güçlenen ve hızla piyasada yer edinen bir kesimin vurgun ve yolsuzluklarıyla genelde sermayenin istikrar programına güçlük çıkarması, daha özelde ise tekelci kesimin merkezinde olduğu bir kesimin kasasına akacak vurgunlara ortak olması, tasfiyeyi zorunlu kılan temel iktisadi nedendir. Sümerbank özelleştirmesinde, PETKİM ve POAŞ’ın ilk özelleştirme girişiminde ve Türkbank özelleştirmesi gibi birçok örnekte, bu kesimler rahatsızlıklarını açık biçimde ifade etmişlerdi. En son TV kameraları karşısına çıkan Sabancı, “devletin hazinesi bu kadar zengin mi ki, bunlara af çıkartıyorsunuz” biçiminde tepki göstermesi, kuşkusuz kendi çıkarlarına yönelik bir kaygının ifadesidir.

Peki uluslararası tekeller ile işbirlikçi tekelci sermayenin talebi ve orta ve uzun vadeli istikrar planları çerçevesinde başlatılan bu operasyonlar, sözde savaş açılan vurguna, yolsuzluğa, ranta, kaçakçılığa ve kara para aklamaya dayalı bir ekonomiyi ve ilişkileri hangi sınıra kadar tasfiye ya da kontrol edecektir? Ya da başka bir ifade ile, “temiz para kirli parayı kovar” ilkesi bu tür operasyonlarla doğrulanmış mı oluyor? Gerçekten kapitalizmde temiz kâr, temiz para olabilir mi?

Rantiyesiz, vurgunsuz bir işleyişin kapitalizmin ruhuna aykırı olduğunu biliyoruz. Pazarın bu tarz bir işleyişi ve paylaşımı, rantiyer bir kesimin varlığı, üretime dayanmayan vurgunların devasa boyutlar kazanması, en istikrarlı ve kontollü kapitalist ekonomilere bile ne yabancıdır ve ne de aykırı. (Kaldı ki, borsalar bunun resmileşmiş devasa aygıtları olarak çalışıyorlar.) Zira para kapitalizmin tanrısı, kâr da onun beslenip semirdiği yegane çöplüktür. Kapitalizm kapitalizm olarak kaldığı sürece, sermaye en kolay, en risksiz ve en kârlı birikim yöntemine başvurmaktan ve bu tür ilişkileri geliştirmekten geri durmayacaktır.

Birleşmiş Milletler’in resmi rakamlarına göre, bu yollarla elde edilen gelir yıllık olarak 1 trilyon doları bulmaktadır. Bu miktar, ABD’nin milli gelirinin yarısına, tüm yoksul ülke milli gelirlerinin toplamına eşittir. Türkiye’de yalnızca son yirmi yıl içerisinde ve yalnızca bankaların içi boşaltılarak elde edilen sermaye ise 80 milyar dolardır (bu, dış borç miktarına yakındır). Şu anda elkonulan dokuz bankanın bütçeye yüklediği miktar 11,5 milyar doları aşmaktadır. Özelleştirmelerle, kamu olanaklarının peşkeşiyle, emekçilerin bir takım haklarının gaspedilmesiyle devletin toplayabildiği miktar bile bu yükü karşılamakta yetersizdir.

Devletin ölçüyü kaçıran ve adı çıkan üç-beş vurguncuyu tasfiye etmesinin ya da hizaya getirmesinin, hiç de bu işi yapanların ellerine birkaç yıllığına kelepçe takması kadar kolay olmadığını örneklemek için verdik bu rakamları. Zira hortumlananı kat kat aşan ve bir yıllık milli gelirin yarısına eşit miktarda olduğu söylenen denetimsiz bir para trafiği sözkonusudur. Gelinen yerde bu açmazın daha da büyümesi, sermayenin bindiği dalı kesmesi demek olacaktır.


Soyulan devlet değil emekçilerdir

Öte taraftan devlet, bu vurgunları durdurmak bir yana bizzat içindedir, bu vurgun ve talanın en temel aracıdır. Tekelci sermayenin ve emperyalist efendilerin rahatsızlık noktalarından biri de, her önüne gelenin elindeki kozlara dayanarak bu alanda bir yer tutmaya başlaması ve kaçakçılıkta olduğu gibi tekelcilerin denetimindeki pazarı ucundan köşesinden de olsa tırtıklamasıdır. Koç’un, Sabancı’nın emperyalist tekellerin GAP bölgesinde tarım, gıda ve hayvancılığa
“Kaçak ete yasal kılıf hazırlığı


TMMOB Ziraat Mühendisleri Odaları Başkanı Prof. Dr. Gürol Ergin, yıllardır bilinen ve göz yumulan kaçakçılığın bugün büyük operasyonlarla yeni gelişme biçiminde sunulduğunu belirtti.” (Cumhuriyet, 17 Kasım ‘00)

yatırım yapmaya başladığı bir yerde, tabii ki büyük miktarlara ulaşan et kaçakçılığı gündeme alınacaktır. Ama halkın sağlığını tehdit ettiği için değil, tekelcilerin kârını ve pazarını aşındırdığı için.

Bugün bankaların içini boşaltan vurguncular, bu bankaları devletten aldıkları kredilerle satın almışlar, bir-iki yıl devleti borçlandırarak kazandıkları faizlerle bu kredileri aşan bir vurgun elde etmişlerdir. Devletin yaptığı ve yapacağı şey, boşaltılanların içini yeniden doldurup yeni vurguncuların eline teslim etmektir. Hatta şimdi devlet, vurguncu takımının yalnızca batan bankalarını değil, bu bankaları hortumlamak için kurdukları ve operasyonla zor duruma düşen şirketlerini de kurtarmayı planlıyor.

“Devlet bankaların iştiraklerine de kredi vererek, yeni yollar bularak kurtaracak”

“Batıkların yeni yükü, şirketleri
Hükümet, batık bankaların şirketlerinin ekonomik faaaliyetlerini sürdürmelerini sağlamak kararıyla, batıkların şirketlerini de kurtaracağını ortaya koydu. Böylece yeni bir yük daha üstlenen devletin, kredi aktararak ya da yasal düzenlemeyle yeni yollar bularak destek sağlayabileceği belirtiliyor.”

“Yurtdışındaki bataklara destek
Hükümet, yalnızca batık bankaların Türkiye’de faaliyet gösteren şirketlerini değil, yurtdışındaki işleriyle ilgili de destek sağlamaya çalışıyor. Türkiye, İsrail’in, Bulgaristan’ın faaliyetlerine son vermesini istediği örneğin Ceylan Holding’in şirketlerine de bu çerçevede destek sağlayacak.” (Cumhuriyet, 17 Kasım ‘00)

Hayyam Garipoğlu Sümerbank’ı 103.4 milyon dolara satın aldı. İki yıl sonra hazine bonosu ve devlet tahvilleriyle bu parayı devletten fazlasıyla (145 milyon 200 bin dolar) geri aldı. Cavit Çağlar ve Dinç Bilgin Etibank’ı çoğu devletten alınma krediyle ödenmiş 155.5 milyon dolara satın alırken, iki yıl içerisinde yine devleti borçlandırma yoluyla (borç faizi olarak) 162.5 milyon doları alarak kasalarına aktardılar.

Soygun ve rantiyeciliğin bu hukuki biçiminde de, sözümona meşru olmayan diğer biçimlerinde de, hortum devletin elindedir. Her iki biçimde de devlet, emekçilerden hortumlayıp sermayeye aktaran bir araçtır.

İşte bu batık bankaların, bizzat devletin kredileri ile, hazine bonosu ve devlet tahvilleri satın alma yoluyla devleti borçlandırarak yaptıkları vurgun tablosunun bir parçası: Yurtbank 68.2 milyon dolar, Bankexpress 71.2 milyon dolar, Yaşarbank 328 milyon dolar, İnterbank 434.2 milyon dolar, Bank Kapital 557 milyon dolar, Egebank 570 milyon dolar, Esbank 859.4 milyon dolar. Şimdi böyle bir tablo karşısında emperyalist tekeller ve onların işbirlikçileri üç büyük bankayı (Ziraat Bankası, Halk Bankası, Emlak Bankası) daha özelleştirmek isterlerken, tabii ki bir takım türedilerin icraatları nedeniyle kâr ve vurgun yollarının kapanmasını istemezler.


En büyük soyguncu ve rantiyeci kesim
tekelci sermayedir

Yukarıdaki iki örnek de, tekelci sermayenin yürüttüğü temizlik operasyonlarının gerekçelerini ve sınırlarını yeterli açıklıkta ortaya koymaya yetiyor. Şimdi, tekelci sermayenin bu aynı kaynaklardan, aynı yöntemlerle semirdiği; en büyük 500 tekelci şirketin kârlarının %80’inin üretim dışı yollardan kazanıldığı bir yerde, üç-beş kişinin faaliyetlerine el konulmasıyla yürütülen temizlik operasyonlarının ve tasfiyenin, asıl soygunun ve vurgunların üstünü örtme işlevi de taşımadığını kim iddia edebilir? Tekelci sermayenin devletin kasasını ve hazinesini kendi kasasına bağladığı sözümona resmileşmiş vurgun ve rantiye kanallarının diğerlerinden daha temiz ve masum olduğunu kim söyleyebilir? Bu ülkede en geçerli ve en çok rağbet edilen sermaye birikim yolu, devleti borçlandırarak paradan para kazanmaktır. Devlet güvencesinde ve himayesinde, yüksek gümrük duvarlarının korunması altında gerçekleştirilen ticari soygunlardır. Vergiler sözkonusu olduğunda pek cimri olan bu tekelci asalaklara bunlar da yetmez; ihale ve ihracat teşvikleriyle, yatırım kredileriyle, özelleştirme vurgunlarıyla, borç faizleriyle, vergi muafiyetleriyle devlet tarafından ayrıca ödüllendirilirler. Asıl vurgun, asıl rantiyecilik, asıl soygun budur. Rüşvet, dolandırıcılık, banka hortumlama da bu zeminde yeşeriyor.

İşçi ve emekçilerin ödediği vergi, toplam vergi içinde yüzde 54,7’dir. Hazine Bonosu, Gelir Ortaklığı Senedi, ve Repo’dan, yani rantiyeci asalaklardan toplanan vergi oranı, yalnızca yüzde 5,5’tir. Şirket gelirleri vergilerinin oranı ise yüzde 37’dir. Ve bunun yüzde 11’ini KİT’ler öderken, özel kesim ödediği vergi oranı yüzde 26’dır. Buna karşı nüfusun en yoksul yüzde 20’sinin milli gelirden aldığı pay yüzde 5, en zengin yüzde 20’nin aldığı pay milli gelirin yüzde 60’ıdır.
Sonuç olarak, sürmekte olan operasyonların amacı bu tatlı kâr kaynaklarını kesmek değil, yalnızca daha uzun vadeli olarak belli kesimlerin çıkarına göre yeniden düzenlemektir. Sistemin genel çıkarlarını ve işleyişini tehlikeye sokan bir takım pervasız ve türedi vurguncuların faaliyetine bir sınır koyma operasyonudur. Çeteler ve siyasi bir takım çıkar ilişkilerine yaslanarak sınırı aşan, tekelci sermayenin işini güçleştiren, sistemin genel çıkarlarını zedeleyici aşırılıklara varan birkaçının geçiçi bir süre cezalandırılması doğaldır. Kaldı ki, bu cezalar onları aklamak üzere yapılmış bir manevrayı asla aşmamıştır-aşmaz. Nitekim, çıkacak affın bu kesimleri de kapsaması süpriz olmadı.

Kuşkusuz ki, ortaya çıkan fatura onlara ödettirilmeyecektir. Sermaye, ortaya çıkan açıkları sıfır sözleşmelerle. emekçiler aleyhine ağırlaştırılan vergilerle, zamlarla, özelleştirmelerle kapatmak için daha şimdiden kollarını sıvamıştır. Bütçe buna göre oluşturulmuş, tüm hesaplar buna göre yapılmıştır. İşçi ve emekçilerin her geçen gün ağırlaştırılarak çıkarılan faturalardan kurtulmasının tek yolu, soygun, sömürü, yolsuzluk ve rüşvet bataklığına dönüşen kapitalist düzeninin karşısına sosyalizm mücadelesiyle çıkmasıdır.