ARSIVANA SAYFA
 
25 Kasım '00
SAYI: 44
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
1 Aralık genel eylemi ve öncü kamu çalışanlarının görevleri
Süresiz Açlık Grevi eylemi Ölüm Orucu’na dönüştürüldü!
Ölmelerini beklemeyeceğiz, biz de öleceğiz!
Bedenlerimizi açlığa yatırdık!
Devrimci tutsakların direnişini destekliyoruz!
Biz 1 Aralık genel grevine hazırız!
TEKEL işçilerine açık mektup
Özelleştirme saldırısını püskürtmek için ne yapılmalı
Enerji sektöründe direniş çizgisi güçlendirilmelidir
Komsa grevi sürüyor
“Enflasyonu indirdik” yalanı ve gerçekler
İşçi kadının sorunları
Fabrikalarda taşeronlaştırmaya hayır!
Operasyonal devlet ve operasyonların perde arkası
Gençliğin eğitim hakkına yeni saldırılar
ODTÜ’den Ölüm Orucu Direnişi’ne estek!
İsviçre: Zindan direnişine destek için açlık grevi
Köln’de zindan direnişiyle dayanışma açlık grevi
Çok geç olmadan zindan direnişine sahip çıkalım!
Basından seçmeler
Clinton’ın Vietnam çıkarması
Kurtuluş uğruna devrimci fedakarlık
Uluslararası hareket
Partiyi bekleyen görev ve sorumluluklar
Ekim Devrimi ve partinin yıldönümü etkinliği
Pratik faaliyetlerimizden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Kurtuluş uğruna devrimci fedakarlık


M. Dicle


“Öldürüleceğimi biliyorum, ancak bu önemli değil.
Topraklarımızı terketmeleri için İsrail askerlerine taş atmak istiyorum.”
“Öleceğiz ama hücrelere girmeyeceğiz!”

Girişe koyduğumuz bu iki ifadenin ilki, Filistinli çocuk Mustafa’ya ait. 28 Eylül’den beri Filistinli çocuk ve gençlerin şiarı demek daha doğru olur. İkincisi ise, tahmin edileceği gibi devrimci tutsakların şiarıdır. Ortadoğu’nun iki ayrı coğrafyasında, birbirinden farklı muhtevalar taşıyan (ama aynı teslim alma amacı güden) saldırılara karşı, saldırıların muhataplarından gelen meydan okucu haykırışlardı bunlar.

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki çöküşün ardından emperyalizm, kendi hakimiyeti altına aldığı dünya için “Yeni Dünya Düzeni” kavramını piyasaya sürdü. Aynı dönemde sosyalizme ve kazanımlarına karşı yalana, çarpıtmaya ve demagojiye dayalı muazzam ölçekte çirkin bir saldırı kampanyası başlatıldı. İdeolojik, politik, sosyal ve kültürel alanları kapsayan topyekûn bir saldırıydı bu. Bu dönemde sık sık öne çıkarılarak dile getirilen ve dönek solcu takımı tarafından da benimsenen söylemlerden biri, “hiçbir şey uğruna ölünecek kadar önemli değildir” ya da “bir ideal için ölmeye değmez” şeklindeydi.


İşçi sınıfının devrimci mücadele geleneği hedef alınıyor

Sınıf savaşımları tarihini iyi bilen burjuvazi, proletaryanın ve ezilen kitlelerin, onların öncü devrimci temsilcilerinin idealleri için gerektiğinde tereddütsüzce ölümü kucakladığını da çok iyi bilmektedir. 1848’in Barikat savaşları, 1871 Paris Komünarları, 1905 Devrimi, Ekim Devrimi, ‘30’lu yılların ve savaş döneminin anti-faşist direnişleri, nihayet sömürge ve bağımlı ülkelerdeki milli kurtuluş ve halk devrimi fırtınaları... Bütün bu toplumsal patlamalar ve altüst oluşlar döneminde proletaryanın ve ezilen halk kitlelerinin nasıl savaştığı, doğal olarak kapitalist dünyanın egemenlerinin hafızasından silinmemiştir. Kitlelerin ölüm korkusunu yendiği dönemler, aynı zamanda egemenlerin düzeni için ölüm çanlarının da çaldığı zamanlardır. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma özlemiyle işçi sınıfı, emperyalist işgale karşı özgürlük için ezilen halklar, kapitalist-emperyalist sisteme çok sayıda yenilgiyi, tam da egemenler için değil, kendi davaları için ölümü göze aldıkları zaman tattırabilmişlerdir.

Bu deneyimler ışığında ve YDD’nin sağladığı imkanlarla, her türden sermaye uşakları, idealler uğruna fedakarlığın “modasının geçtiği”ni ve bunun geçmişe ait bir olgu olduğunu propaganda ettiler. Bu propagandaya bakarak sözkonusu liberallerin insanın yaşama hakkına saygı gösterdikleri, hatta yaşama hakkı ihlallerine karşı etkin bir tavır aldıkları sanılabilir. Ancak gerçek, görüntünün zıddıdır.

İdealler uğruna fedakarlık devrinin kapandığını ilan edenler, kapitalistlerin kârları artsın diye, tekeller dünyayı sömürsün diye, emperyalistler kanlı ve kirli saltanatı yeryüzünde ebediyen sürsün diye, işçi ve emekçilerden sürekli olarak fedakarlık talep etmektedirler. Sovyetler Birliği dağılana kadar “sosyal devlet”i savunmak zorunda kalanlar, dağılmanın hemen ardından dünya ölçüsünde ekonomik, sosyal ve demokratik haklara karşı adeta bir sürek avına başladılar. Bugün dünyanın tüm bağımlı ülkelerinde ve bu arada bizde, İMF reçeteleriyle emekçiler yıkıma sürüklenip görülmemiş bir açlığa ve sefalete mahkum ediliyor.

Madalyonun diğer yüzünde ise, emperyalist-kapitalist sistemin kendi ihtiyaçları doğrultsunda kitleleri toplu ölüme sürüklemesi ya da kitlesel katliamları gerçekleştirmesi var. Irak, Ruanda ve Yugoslavya’daki katliam ve yıkımlar, bunun en bariz örnekleridir. Ayrıca kapitalist sistem kitlelere geniş bir “ölme özgürlüğü” alanı açmıştır. Üniforma giydirip savaşa sürerek, enkaz altında bırakarak, iş kazasına kurban götürerek, çevre felaketleriyle, işsiz bırakıp açlık ve tükenişe terkederek, insanca beslenme, barınma, sağlık hizmeti, vb.’den yoksun bırakarak ve devlet terörüyle bu “özgürlüğü” bizzat hayata geçiriyor.

Dolayısıyla kapitalist barbarlığı ebedileştirme çabasında olanlar, kitlelere diyorlar ki; “siz kendi özgürlüğünüz, kurtuluşunuz için değil, düzenin bekası için bedel ödeyeceksiniz” Niye mi? “Bu düzen sizi daha rahat sömürüp ezsin diye”. Kuşkusuz bu, burjuvazi ve uşaklarının emekçi kitlelere yutturmaya çalıştıkları ya da zorbalıkla kabul ettirmeye çalıştıkları bir durumdur. Özgürlük uğruna onurlu direnişi bir yaşam biçimi haline getirenler için bu elbette bir şey ifade etmez. Tersine, onlar bu ablukayı kırmak için ölümüne bir mücadelenin içindedirler.


Kazanacak olan devrimci direniş çizgisidir

Başa dönersek; emperyalizm-siyonizm Filistin halkını “barış süreci” aldatmacasıyla oyalayıp teslim almaya çalışıyordu. Bu kirli oyunu farkeden yiğit Filistin halkı, isyanı kuşanarak onursuzluğu reddetmiştir. 50 yıllık direniş birikimine sahip bir halka yakışan da budur. Siyonizmin postalları altında yaşamaktansa direnerek ölmeyi tercih etmektedir bugün Filistin halkı, özellikle de gençliği. Emperyalistlerin dayattığı kirli barışlarla değil, fakat devrimci direnişle özgürlüğün elde edilebileceği gerçeği küçük Mustafa’nın sözlerinde yalın bir şekilde ifade edilmektedir.

Ülkemizde devrimci tutsakların destansı direniş çizgisi bilinmektedir. Bu gerçek defalarca pratikte kanıtlanmıştır. Ulucanlar ve Burdur cezaevi direnişleri son şanlı örneklerdir. Şu günlerde Ölüm Orucu’na dönüştürülmüş olan SAG da bunun canlı örneğidir.

İMF-TÜSİAD-MGK topyekûn saldırısının azgınca devam ettiği, bu aşamada işçi sınıfının yüz yıllık kazanımlarının gaspedilmek noktasında olduğu, kamu emekçilerine, üretici köylüye ve gençliğe kadar toplumun emekçi kesimleri için hücre projeleri uygulanmak istenmektedir. Sermaye devleti, programının başarı şansını işçi ve emekçileri öncüsüzleştirmekte görüyor. Komünist ve devrimci tutsakları hücrelere kapatıp teslim alma hayalleri kuruyor. Böylece emekçi kitleleri de hücreleştirilmiş kötürüm bir yaşama mahkum etmek daha kolay olacak. Ancak bunda önce her defasında olduğu gibi bu defa da devrimci direniş ve kararlılık çizgisi bu kirli planı altüst edecektir.

Liberal burjuva yardakçılarının huzuru, uluslararası çapta yükselen kapitalizm ve emperyalizm karşıtı mücadelelerle şimdiden bozulmuştur. Emperyalistleri ve siyonistlerin Ortadoğu’yu kontrol altına alma hevesleri Filistin halkı tarafında boşa çıkarılmaktadır. Ve bu ülkede de İMF-TÜSİAD-MGK’nın kirli ve acımasız plan ve hesapları da, devrimcilerin ve emekçilerin mücadelesiyle parçalanacaktır. Bu direniş emeğin özgürleşmesine kadar devam edecektir.
Yaşasın direniş, yaşasın zafer!