ARSIVANA SAYFA
 
14 Ekim '00
SAYI: 38
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zafere kadar devrim!
“İşgüvencesi” aldatmacası üzerinden sergilenen orta oyunu
“İşgüvencesi”: Sinsi bir saldırı manevrası
“Kurtlar sofrası”nda muhabbet
ESK ihanetine geçit vermeyelim!
Belediye işçilerinin direnişi sürüyor
İşçi hareketinden kısa haberler
2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü
Ankara’da kadın mitingi
Teslimiyet platformunun geldiği yer
ABD’nin Ermeni soykırım kararı ve Kafkasya’da kirli oyunlar
Sinekten yağ çıkarma politikası
Ermeni sorunu ve Osmanlı mirası
Tarımda ücretli işgücü ve pamuk işçileri
Gençliğin örgütlü mücadeleyle buluşmasından duyulan korku
Dünya çocukları ve kapitalist barbarlık
Katliamcılardan hesap soralım!
Cezaevlerinde gerginlik tırmandırılıyor!
Onlara dair gecikmiş sözler
Partinin sınıf düşmanları karşısında yıkılmaz kalabilmesi için
Yunanistan’da genel grev
Bidon (öykü)
Parti, dava ve “küçük-burjuva yiğidi”
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Bir okurun tanıklığı...

Hizbullah, devlet eliyle nasıl beslendi?


Değerli dostlar,

Burada yazdıklarımı yaşadım. Bu Hizbullah denilen örgüt Beykoz’daki evle ortaya çıkmadı. Hizbullah’ın ‘89-90 yıllarından bugüne kadarki sürecini yazacağım sizlere.

Hizbullah örgütü ilk olarak Humeyniciler olarak ortaya çıktılar. Sözde kemalist rejimle savaşıp, islami düzeni getireceklerdi. Camilerde, düğünlerde ilahilerle kendilerini halka kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

Hizbullah örgütü bu tip çalışmalar yaparken, PKK gündüz ortasında Serhıldanlar düzenleyip Kürdistan bayrağını dalgalandırıyordu. Kürt halkını arkasına alan PKK, devleti hem korkutuyor, hem de devlet için ciddi bir sorun oluyordu. Buna bir çözüm gerekiyordu.

Bir gün PKK’nin üst düzey militanlarından bir kişi, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi önünde gündüz ortasında vuruldu. Onu vuran kişi tabancası elinde, elini kolunu sallayarak gitti. O militanın cenazesi Diyarbakır’ın Silvan ilçesine getirildi. PKK ve halk yürüyüşe geçti; “Katil devlet!”, “Kürdistan faşizme mezar olacak!” vb. sloganlar attı. Buna rağmen asker, polis tepki göstermeye cesaret edemedi. Bundan sonra Silvan’da faili meçhul cinayetler, yol kesip adam öldürmeler başladı.

Olaylar devam ederken, Silvan’ın Susa (Yolaç) köyünde bir gece camide 13 Hizbullahçı öldürüldü. Olaydan bir gün sonra köy Hizbullah akınına uğradı. Köydeki Hizbullah taraftarı olmayan insanlar, Hizbullah canileri tarafından köyden çıkartıldılar, bazı köylüler de öldürüldüler. Caniler bırakmadılar ki, masum insanlar evlerindeki değerli ziynet eşyalarını alsınlar. Hatta bazı insanları PKK taraftarı diyerek katlettiler. Daha sonra nerede bir Hizbullahçı öldüyse cesedini Susa köyüne getirdiler. Ve köye Şehitlik-Ziyaret adını verdiler. Susa köyüne gelen kişiler maske takıp yol kestiler. Ellerinde de devletin verdiği koruculuk silahları ve dürbünleri vardı.

Hal böyle iken, Silvan’da faili meçhul olayları hız kazandı. Silvan’nın nüfusu altı ay içinde 75 binden 25 bine düştü. Silvan’nın Susa, Zêrê, Weysikanê jêrine, Garsiyê ve Hogîra köyleri Hizbullahçılar tarafından işgal edildi. ‘90-91-92-93 yıllarında, Susa köyünün yanından yaya geçenlerin dönüşü yoktu.

Plakasız beyaz bir taksi, gündüz ortasında köy yollarını kesiyor, birkaç kişiyi öldürüp kimliklerini ve paralarını alıyordu. Kimliklerini de devlete verip karşılığında ayrıca para alıyorlardı, “terörist öldürdüm” diye. Bazılarını da kaçırıyorlardı. Kaçırılanların çoğu fidye karşılığında serbest bırakılıyordu. Fidyesi verilmeyenleri ise katlediyorlardı.

Bunlar böyle devam ederken İçişleri Bakanı ve burjuva medyası 1992 yılında Susa köyüne gittiler. Köyde yaşayanların masum halk olduğunu ve köyün PKK’liler tarafından yakılıp, yıkıldığını ifade ettiler. İsmet Sezgin’e soruyorum, bu açıklamayı yaparken üzerinde silahlı kuvvetin baskısı mı vardı? Eğer yoksa niye böyle bir açıklama yaptınız? Askeriye Susa köyünün yanından geçerken, gündüz el sallayıp selam veriyordu. Gece far yakıp söndürüyordu...

Ve Hizbullah örgütü Silvan halkını ezip çiğnedikten sonra eylemlerine Batman’da, Diyarbakır’da, ve diğer çevre il ve ilçelerde devam ettirdi. Tansu Çiller’e soruyorum, “terör ya bitecek, ya bitecek” sözüyle Kürdü Kürde karşı kullanıp etnik temizlemeye mi gitmiştiniz? Diyarbakır mitinginde “Ben de müslümanım” sözü, Hizbullah’a verdiğin bir mesaj mıydı? Hizbullah’ın eylemlerine NİYE GÖZ YUMDUNUZ?

1993 Eylül ayında Salık ve Tokluca köylerinde birkaç kişi öldürüldü, birkaç kişi de kaçırıldı yol kesme eyleminde. Askeriye Salık köyüne gitti sordu, bu olayları kim yaptı diye. Katledilen insanların yakınları, Caarsiye ve Susa köylerinde oturanların yaptığını söylediler. Askeriye, kesinlikle bu olayları PKK’nin yaptığını söyleyeceksiniz diye tehdit etti. Ayrıca askeriye Terâ (Beypınar) köyüne gidip köyü tehdit etti. İki hafta sonra köyden iki kişi katledildi, bir kişi kaçırıldı.

Bu ve bunun gibi olaylarda kaçırılanların çoğunluğu Nisan ‘94’te Susa köyünde çıktı. Bir kişi Hizbullah zindanından kaçıp zindanda olanları askeriyeye söyledi. Askeriye kendi elleriyle zindanda ölümle yüzyüze olan insanları çıkardı. 30’un üzerinde kişi vardı zindanda. Buna rağmen devlet, hem zindanları hem de zindandaki insanları basın ve medyadan gizledi. Oradaki zindanları ancak 1998’de medyaya gösterdiler. 2000 yılındayız, hala zindanlar Hizbullah’ın köylerinden çıkıyor.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e soruyorum. Hizbullahçılara niye silah verdin? Zindanları niye kamuoyundan gizledin?

‘92-93 yıllarında Hüseyin Velioğlu’nu Susa köyünde görenler var. Ayrıca Silvan’dan geçen E-5 yolunun üzerine Susa köyü Ziyarettin yazılı pankart asmışlardı. 1995 seçimlerinde HADEP’in Silvan’da %70’lik oy almasıyla halkın Hizbullah’tan korkusu ortadan kalktı. Ayrıca zindanların ortaya çıkması Hizbullah’ın belini büktü. Hizbullah bundan sonra gücünü batıya kaydırdı. Gericiliğin liderlerine soruyorum. Hizbullah’ın Beykoz’daki evde ortaya çıkması tesadüf mü, değil mi?

***

Abdullah Öcalan Suriye’den çıkıp İtalya’ya gittiğinde, Türkiye’deki 4 bin faili meçhul cinayetin Türk devleti tarafından işlendiğini Avrupa kamuoyuna açıklamıştı. TC de bu faili meçhul olaylarının PKK tarafından işlendiğini söylüyordu. Oysa faili meçhul cinayetlerinin netlik kazanması gerekiyordu.

Hatırlarsanız, Ağustos ‘99’da, ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı Koch Diyarbakır’a gidip birkaç aileyle konuşmuştu. Hepsi de cinayetler devlet eliyle işlendi demişti. Bu duruma burjuva medyası tepki göstermişti (ve de şöyle demişlerdi; HADEP’li Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Feridun Çelik aileleri önceden seçmiş, ABD’li Dışişleri Bakanı Yardımcısı’yla öyle konuşturmuş…) Bu ve bunun benzeri bir sürü Avrupa’dan heyetler Diyarbakır’a geldiler. Ama değişen bir şey yoktu, çünkü herkes biliyordu ki olaylar devlet eliyle ve de devletin silahıyla işlenmiş. Belki hatırlıyorsunuz, Ecevit şöyle demişti: “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır, heyetler niye Diyarbakır’a gidiyor.”

Devlet eninde sonunda cinayetleri aydınlatmak zorundaydı, Avrupa Birliği yolunda. Ve devlet en sonunda Beykoz’daki evde Hizbullah liderini öldürüp Hizbullah’ı ortaya çıkarttı. Böylece sözde faili meçhul cinayetlerini aydınlattı.

Burada bir açıklama yapmak istiyorum: Aydınlatılan cinayetlerin büyük çoğunluğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhine dava konusu olmuş cinayetlerdi. Şunu da ekleyeyim; devletin daha çok açığının ortaya çıkmaması için, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Feridun Çelik’in pasaportuna el konuldu.

Bir Kızıl Bayrak okuru





Sizleri kutluyorum!


ON’ları anmak için toplananlara saldıranları gördüğümde, ilk defa anne, kardeş, baba, yar olmanın acısını; kalplerde ON’lara ayrılan yerin büyüklüğünü; devletin ise küçüklüğünü, acizliğini, çaresizliğini, Emniyet Müdürü’nün yüzündeki çirkinliği, korkaklığı gördüm. Çünkü bir avuç inançlı devrimci insan, “işte biz böyle gençlerin anneleriyiz, kardeşleriyiz, eşleriyiz” dercesine, devletin hunharca parçaladığı bedenlerin her damlasından fışkıran kanla yoğrulmuş bir bütün olmanın haklı onuruyla ON’ları andılar.

Selam sana; öfke, sabır ve inatla yürüyen güzel kızım!

Selam sana; evlat acısıyla yanan gözlerinde fer, ayaklarında hal kalmayan arkadaşım, hemcinsim, fedakar anam!

Selam sana; mücadelenin içinde tekme ve tokatlarla ayak altında kalıp, sonra kanlar içindeki yüzünle o acizlere zavallılıklarını anlatan güzel evladım!

Selam size; insan göğsünde çarpan şuurun neferleri!…

Sizleri kutluyorum! Altmış yaşında bir anayı nasıl irşad ettiyseniz, bu olayın benim yaşımın çok çok altındaki gençlerde daha da ateşli, daha da bilinçli bir şekilde algılanacağına inanıyorum.

Ben sizin sayenizde ve sizin şahsınızda, görmek istemeyen gözlere inat, yüreği sağır olmayan bir neslin habercisi olduğunuzu görüyorum.

Kızıl Bayrak okuru bir anne