ARSIVANA SAYFA
 
14 Ekim '00
SAYI: 38
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zafere kadar devrim!
“İşgüvencesi” aldatmacası üzerinden sergilenen orta oyunu
“İşgüvencesi”: Sinsi bir saldırı manevrası
“Kurtlar sofrası”nda muhabbet
ESK ihanetine geçit vermeyelim!
Belediye işçilerinin direnişi sürüyor
İşçi hareketinden kısa haberler
2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü
Ankara’da kadın mitingi
Teslimiyet platformunun geldiği yer
ABD’nin Ermeni soykırım kararı ve Kafkasya’da kirli oyunlar
Sinekten yağ çıkarma politikası
Ermeni sorunu ve Osmanlı mirası
Tarımda ücretli işgücü ve pamuk işçileri
Gençliğin örgütlü mücadeleyle buluşmasından duyulan korku
Dünya çocukları ve kapitalist barbarlık
Katliamcılardan hesap soralım!
Cezaevlerinde gerginlik tırmandırılıyor!
Onlara dair gecikmiş sözler
Partinin sınıf düşmanları karşısında yıkılmaz kalabilmesi için
Yunanistan’da gene grev
Bidon (öykü)
Parti, dava ve “küçük-burjuva yiğidi”
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Ermeni sorunu ve Osmanlı mirası


Ayşe Aydın


ABD parlamentosunda soykırımı yasa tasarısının ele alınmasıyla birlikte Türkiye’de de Ermeni sorunu bir kez daha tartışılmaya başlandı. Ve bu vesileyle bir kez daha Türk burjuvazisinin ve onun sınıf iktidarının işbirlikçi-uşak kimliği ortaya döküldü.

Tasarı ABD parlamentosunda görüşülüyor, ancak Türkiye Ermenistan’a ya da Türkiye’deki Ermeni yurttaşlara yaptırımları tartışıyor. Yani, efendisinden yediği tokatın acısını kendine denk gördüğü bir başkasından çıkarmaya çalışıyor. Türk devletinin, ABD karşısında süt dökmüş kediye dönüp, örneğin Ortadoğu ülkeleri karşısında kaplan kesilen bu karakteri çoktandır biliniyor. Bu nedenle biz, Ermeni soykırımı konusunda kaba inkarcılık/savunmacılık çizgisinde seyreden resmi tutumu ve bu resmi tutumu “sözde” eleştirirken özde savunan bir “sivil” görüşü ele almak istiyoruz.

Son gelişmeler üzerine devlet cephesinden en “aklı başında” tepki veren, göründüğü kadarıyla yine “hukukçu” cumhurbaşkanı oldu. Sezer’in konunun tarihçilere bırakılması önerisinin peşinden, Radikal gazetesi, “19-20. yüzyıl Türkiye tarihçisi” olarak sunduğu, eski Aydınlıkçı Prof. Halil Berktay ile yaptığı bir röportajı yayımladı.

Berktay, resmi görüşün tam zıttı bir tutumla (evet, bir Ermeni kırımı yaşanmıştır, diyerek) yola çıkıyor. Devletin kaba inkarcılığını da bir bakıma kınıyor. Hatta daha ileri giderek, resmi tarihin kaydettiği “tehcir” dışında, Osmanlı’nın “özel örgütü” Teşkilat-ı Mahsusa’nın suçlarına da değiniyor. Yani, yaşanmış kimi vakaları doğru biçimde “tespit ediyor”.

Berktay’ın bu tavrı, resmi tarihini tarihçi bile olmayan kimselere direktifle yazdırmış bir devlet ve aydın geleneğinden sonra, kutlanabilir. Ancak, unutulmamalıdır ki, olağan koşullarda bir takım olguların salt “tespiti”, az-çok ciddi her burjuva aydının yaptığı bir iştir. Burjuva da olsa, aydın sıfatını haketmenin bir gereğidir bu. Kaldı ki Berktay muhtemeldir ki hala serde solcu geçinmektedir. Bu nedenle, Berktay’ın röportajını, hiç de olağanüstü görmediğimiz bu tutumundan dolayı değil, “aykırı” görüntünün altında geliştirdiği daha incelikli bir sahiplenme, savunma ve aklama tutumu nedeniyle önemli buluyoruz.

Berktay önce, “evet bir kırım vardır” diyerek saldırıyı göğüslüyor. Ardındansa, “bu katliam, Osmanlı düzenli ordusu ve bürokrasinin büyük ölçüde işi değildir” diyerek püskürtmeye çalışıyor. Osmanlı’yı aklama çabasına destek olarak da, Teşkilat-ı Mahsusa’yı ve çete faaliyetlerini öne sürüyor. Yani, Berktay’ın günah keçisi Teşkilat-ı Mahsusa, daha özelde de ona hükmettiklerini ifade ettiği İttihatçı liderler Enver, Talat ve Cemal üçlüsüdür.

Buradaki ve başka bölümlerde (M. Kemal’e ilişkin anlatımlar örneğin) tarihi kişilerle açıklama subjektifliğini bir yana bırakarak konumuza dönelim. Teşkilat-ı Mahsusa’yı Susurluk-Hizbullah karışımı bir örgüte benzeterek “popülist” bir çıkış yaptıktan ve bugünün Yeşilleri, Çatlılarına benzettiği Bahaittin Şakir’in adını andıktan sonra, Berktay sadede geliyor; görüşünü daha genel ifadelere büründürerek (“Tarihte bu tür durumlarda düzenli ordu ve bürokrasi son tahlilde böyle işleri yapan özel timlerden, çetelerden aslında nefret eder ve tiksinti duyar” vb.) sadece Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerini değil, ama bu çeteci düzenin tümünü aklama rolüne soyunuyor.

Dolayısıyla, söze başlarken ortaya koyduğu “evet, bir Ermeni kırımı yaşanmıştır” görüşündeki “nesnel” tespitçiliğini bile sürdüremiyor. Osmanlı’yı aklamak için Teşkilat-ı Mahsusa’nın, TC’yi aklamak için Kontr-gerilla’nın nasıl ve kimler tarafından, hangi uluslararası kirli ilişkiler dahilinde kurulup çalıştırıldıkları temel gerçeğini atlıyor. Teşkilat-ı Mahsusa’nın, Osmanlı’nın savaş hükümeti İttihat ve Terakki’nin Genel Merkezi’nde düzenlenen bir toplantıda ve bizzat Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın önerisi, Genel Merkez’in “bila kayıt ve şart” (kayıtsız şartsız) kabulüyle kurulduğunu atlıyor. Teşkilat-ı Mahsusa’nın izini sürerken, Karadeniz kıyılarından toplanmış mahpus kaçkınlarına, Kafkas cephe gerisindeki Dr. Bahaittin Şakir’e rastlıyor da, Şakir’in Alman kumandanı Stange ile nedense karşılaşamıyor. Bu aynı bakışaçısıyla, Susurluk vadisinde on yıl dolaşıp Yeşil ararsınız, ama yolunuz asla JİTEM’e, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ve tüm benzerleri gibi bunlara da hükmeden Genelkurmay’a uğramaz.

Tarihte kimi olguları tespit edip kimini atlayarak bilim adamlığı yapılamıyor. Dolayısıyla, Berktay, ne nesnelliğini koruyabiliyor, ne de bir türlü konumuza ilişkin o temel soruyu sorabiliyor:

-Sahi, Türkiye Cumhuriyeti neden bir başka devletin, Osmanlı’nın, işlediği bir suçtan dolayı böylesine suçluluk psikozu yaşıyor? Neden bu konuda Osmanlı devletini sahipleniyor? Ve neden Berktay’ın bile aklına gelen şu basit tutumu akıl edemiyor? “Cumhuriyet 1923’te kuruldu. Bu olay 1915’te cereyan etti. Bunu Cumhuriyet’in orduları, örgütleri yapmış değildir. Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devlettir, ne Osmanlı’nın ne de hukuki anlamda İttihat ve Terakki iktidarının devamıdır. 1915’te Birinci Dünya Savaşı’nın hengamesi içinde ne olup olmadığı bizi devlet, hükümet olarak ilgilendirmemektedir.”

Bu soruların yanıtı, nesnelliğini az-buçuk korumaya çalışan ve düzenin kör savunuculuğunu üstlenmemiş her gerçek araştırmacıyı, 6-7 Eylül 1955’in İstanbul’una götürür. 1938’in Dersim’ine götürür. 1984’ten itibaren Kürdistan’ın tümüne götürür. (Sadece Güneydoğu Anadolu demeyi marifet bildikleri Kuzey’e değil, Irak-İran-Suriye cephesindeki Güney’e de...)

Resmi söylem, “Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devlettir, ne Osmanlı’nın ne de hukuki anlamda İttihat ve Terakki iktidarının devamıdır.” demez, diyemez. Çünkü kendisini onun devamı görmektedir. Sadece moral açıdan değil, ideolojik ve örgütsel olarak da devamıdır. Burjuva cumhuriyet, feodal Osmanlı’nın burjuva hükümeti olan İttihat Terakki’nin kadroları tarafından kurulmuştur. Benzer bir örgütsel bağı, Teşkilat-ı Mahsusa ile devletin sonraki tüm karanlık örgütlenmeleri arasında da kurmak mümkündür. Teşkilat-ı Mahsusa’nın Osmanlı devlet yapısıyla birlikte tümüyle tasfiye edilmediği, özellikle Trabzon-İstanbul-İzmit hattındaki çetelerin, daha özelde Topal Osman çetesinin daha yıllarca kullanıldığı biliniyor. Hele de Mustafa Suphiler’in katli tarihe kaydedilmişken...

İki devlet arasındaki bu devamlılık, ikinci savaştan sonra örgütlenen Kontr-gerilla’nın neden Türkiye’de böylesine kolay kök salabildiğini de bir nebze açıklamaya yeter sanırız. Türkiye Cumhuriyet’i Teşkilat-ı Mahsusa’nın suçlarını gizler, çünkü kendi Kontr-gerillası vardır. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın Ermeni tehcirini inkar eder, çünkü kendisinin de Kürt tehciri vardır. Burjuva cumhuriyet ulusal sorunda bu “inkar ve imha” politikasını kendisi icat etmemiş, devralmıştır. Son yüzyılının neredeyse tümünü Balkanlar’da ve Doğu’da uyanan ulusların bağımsızlık mücadelelerini bastırma çabasıyla geçirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun engin deneyimlerinden sonuna kadar yararlanmıştır. Tabii, başka ülkelerin derslerinden de, ama en çok kendi selefinden.

Son söz olarak. Ermeni soykırımında elbette Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri de ciddi suçlar işlemişlerdir. Fakat nüfusun büyük kısmı tehcir sırasında kırılmıştır. Ve tehcir, resmi bir karar gereği resmi güçlerce gerçekleştirilen bir uygulamadır. Kaldı ki, Teşkilat-ı Mahsusa’nın da merkezi yapının dışında olmadığı kayıtlıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne dönersek; ciddi ciddi “Türkiye’deki Ermeniler’i sürelim” önerilerinin getirilebildiği bir siyasal yapıdır bugün sözkonusu olan. Dolayısıyla, sorunun dışına çıkmanın tek yolu, düzenin dışına çıkmaktır. Türkiye’de ancak, bu tür tarihsel suçlardan tümüyle muaf, yeni bir sınıfın, proletaryanın devleti kurulduğunda, Ermeni sorunu da, Kürt sorunu da yürek açıklığıyla tartışılabilir ve köklü bir biçimde ortadan kaldırılabilir.