ARSIVANA SAYFA
 
14 Ekim '00
SAYI: 38
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zafere kadar devrim!
“İşgüvencesi” aldatmacası üzerinden sergilenen orta oyunu
“İşgüvencesi”: Sinsi bir saldırı manevrası
“Kurtlar sofrası”nda muhabbet
ESK ihanetine geçit vermeyelim!
Belediye işçilerinin direnişi sürüyor
İşçi hareketinden kısa haberler
2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü
Ankara’da kadın mitingi
Teslimiyet platformunun geldiği yer
ABD’nin Ermeni soykırım kararı ve Kafkasya’da kirli oyunlar
Sinekten yağ çıkarma politikası
Ermeni sorunu ve Osmanlı mirası
Tarımda ücretli işgücü ve pamuk işçileri
Gençliğin örgütlü mücadeleyle buluşmasından duyulan korku
Dünya çocukları ve kapitalist barbarlık
Katliamcılardan hesap soralım!
Cezaevlerinde gerginlik tırmandırılıyor!
Onlara dair gecikmiş sözler
Partinin sınıf düşmanları karşısında yıkılmaz kalabilmesi için
Yunanistan’da gene grev
Bidon (öykü)
Parti, dava ve “küçük-burjuva yiğidi”
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Tarımda ücretli işgücü ve pamuk işçileri


I

Geçtiğimiz günlerde Çukobirlik ve Tariş tarafından pamuk alım fiyatları açıklandı. Burada da ölçüt, diğer ürün türlerinde olduğu gibi, İMF’nin direktifleri oldu.

Fiyat açıklamaları iki şeyi gösterdi. Birincisi, sermayenin tarımda yıkım saldırısının pamuk sektörünü de kapsayarak sürdürdüğü; ikincisi, pamuk toplama sezonunun açıldığı. Özellikle Eylül’ün ikinci haftasından itibaren birçok işletmede tarlalara girildi.

Pamuk ekim alanlarının son yıllarda giderek daralması, ithalatının artması, devletin fiyat politikası gibi bir dizi konu, tarımla ilgili çevrelerde ve basında tartışılıyor. Tartışmalar son dönemde daha da alevlendi. Hükümetin tarımla ilgili saldırılarının kırdaki dengeleri sarstığı düşünüldüğünde, tartışma ve tepkilerin daha da yoğunlaşacağı söylenebilir. Fiyatların açıklanmasının ardından sol basında da konuyla ilgili haber ve değerlendirmelere rastlanıyor.
Pamuk işçileri ve sendikal örgütlenme


Pamuk işçilerinin bu sömürü ve sefalet batağından kurtulabilmelerinin tek yolu bilinçlenmekten, birleşip mücadele etmekten geçiyor. Ne var ki geriye dönüp baktığımızda, pamuk işçilerinin örgütlenme deneyimi ve mücadele birikiminin bir hayli zayıf olduğunu görüyoruz.

Pamuk işçiliği Çukurova’da 1840’lı yıllarda başlamasına rağmen, işçiler sendikanın ne demek olduğunu tam 110 yıl sonra, yani ancak 1950’lerde öğreniyorlar. Fakat yine de, işçilerin sendikayla tanışmaları bir mücadele eğiliminden, örgütsel arayıştan kaynaklanmıyor.

Şubat 1947’de işçilere sendika hakkını tanıyan yasanın çıkmasının ardından tüm ülkede peşpeşe sendikalar kurulmaya başlandı. 1950’lere gelindiğinde, ülkede artık yüzlerce sendika vardı ve yenileri kurulmaya devam ediyordu. Devlet, 1946’da TSP ve TSEKP önderliğinde kurulan devletten bağımsız sendikalar pratiğinden aldığı dersle, yeni kanunda sendikaların siyasetle uğraşmalarını yasaklamıştı. Bununla yetinmeyerek, birçok alanda kendi denetiminde sendikalar kurduruyordu. Bu devlet güdümlü sendikaların merkezileştirilmesi işini ise bizzat AFL (Amerikan Emek Federasyonu) üzerine almıştı. Türk-İş böyle oluştu.

İşte Çukurova Tarım İşçileri Sendikası da bu ortamda, 2 Şubat 1951’de kuruldu. Hakkında çok kesin bilgiler olmamakla birlikte, ÇTİS’in (Çukurova Tarım İşçileri Sendikası) de, işçilerin denetim dışı sendikalaşmasını önlemek için kurulan örgütlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bütün kurucularının ve aktif çalışanlarının işçiler değil bizzat elçiler olması, bu kanıyı güçlendirmektedir.

Bu niteliğine rağmen ÇTİS’in işçilerin sorunlarına tümden duyarsız kaldığı söylenemez. Sendika, kendini işçilere kabul ettirebilmek için sendikayı tanıtıcı toplantılar yaptı. Pamuk toplama ücretlerinin yükseltilmesi talebiyle bildiri dağıttı, işverenle görüşme ve pazarlıklar yürüttü. İş bulabilmeleri için işçilere yardım etti. Tarlalarda ve konaklama yerlerinde sağlığa ve işgüvenliğine aykırı koşulların iyileştirilmesi için çaba sarfetti. Fakat kısa yaşamında tüm yaptıkları, bu ilk girişimlerle sınırlı kaldı. Pamuk işçilerini örgütlemeyi ise başaramadı.

1961 Anayasası’nın kabulünden sonra yenilenen kanunlar, tarım işçilerine de sendikal örgütlenmenin, toplusözleşme yapmanın ve greve gitmenin yolunu açtı. Bununla da bağlantılı olarak, tarım ve avcılık-balıkçılık işkollarında çoğu yerel birçok sendika kuruldu. Kayıtlar, 1951’den bugüne kadar tarım alanında 80’den fazla sendika kurulduğunu, ancak bunların çoğunun bir isim ve tabeladan ibaret kaldığını gösteriyor.

Bu kurulan sendikaların bir kısmının Adana, Mersin, Tarsus, Ceyhan gibi yerleşim yerlerinde; yani Çukurova’da olduğunu, pamuk işçilerini örgütlemeye niyetlendiklerini görüyoruz. Ama alınan mesafeye baktığımızda, bu sendikalardan hiçbirinin pamuk işçilerini örgütleyemediğine, ilk girişimlerden sonra vazgeçip başka kesimlere yöneldiklerine tanık oluyoruz.

Bugün artık sendikaların geçici tarım işçilerini örgütlemek gibi bir pratik amacı kalmamıştır. Ne kadar tersini söyleseler de, mevcut durum bunu göstermektedir.

Bugün işkolunda örgütlü olan 4 sendika (Orman-İş’i saymazsak) var. Tarım-İş (Türk-İş), Emek-Tarım İş (bağımsız), TİS (DİSK), Öz Tarım-İş (Hak-İş). Toplam 44 bin kayıtlı üyesi olan bu sendikaların üyelerinin tamamına yakını kamuya ait işletmelerde ya da kurumsal kimlik kazanmış özel sektör işletmelerinde istihdam edilen işçilerdir.

Ne var ki bu değerlendirmelere doğru bir politik bakışın hakim olduğunu söylemek oldukça güç. Devrimci ve reformist kanatlarıyla sol hareketin tüm değerlendirmeleri “köylüler” ve “üreticiler”in uğradığı yıkım üzerine kurulu. Adana Çiftçi Birliği Başkanı’nın ya da TZOB Başkanı’nın değerlendirme ve açıklamaları bir-iki vurgu farklılığıyla tekrarlanıyor.

Küçük ve orta köylülüğün işin içinde olduğu durumlarda bunun anlaşılabilir bir yanı var. O da mahkum oldukları ideolojik-politik platform dikkate alındığında. Ama “köylüler” için başka zaman lafı esirgemeden söyleyebildikleri birçok şeyin pamuk üretimi sözkonusu olduğunda tam bir kavrayışsızlık ve bilgisizliğe denk düştüğünü belirtmeliyiz.

Şu bir gerçek ki, Türkiye’de pamuk üretimi, hemen tümüyle kapitalist tarıma dayanır. Hele Çukurova’da bunun istisnası yok denecek kadar azdır. Pamuk, Çukurova, Ege ve giderek GAP bölgelerinde, çoğunlukla büyük araziler üzerinde yetiştirilir. Amik ve Iğdır gibi yerlerde yetişen pamuk toplam içerisinde ciddi bir yekûn tutmaz.

Ayrıca üretimin her aşamasında yoğun emek-gücü kullanımı ve sömürüsü vardır. İşletme sahibi zengin köylünün pamuktan elde ettiği kazancın küçük bir kısmı ürün rantına, asıl büyük bölümü ise artı-değer sömürüsüne dayanır.

Tarımda istihdam edilen ücretli işgücünün neredeyse üçte biri pamuk üretiminde kullanılmaktadır. 1,5 milyona yakın ücretliden en az 400 bini pamukta çalışmaktadır.

Kısacası pamuk üretiminde kapitalist ilişkiler egemendir. İşveren ile işçinin ilişkisi bazı özgünlükler dışında ve esasta fabrikadakinden farksızdır. Küçük işletmeler, küçük köylülük gibi kategoriler pamuk sözkonusu olduğunda önemini yitirir.

Buna rağmen birileri, pamuk üreticisi kır burjuvazisinin hamiliğine soyunuyor. Onun kâr-zarar hesaplarına, maliyet rakamlarına dalıp gidiyor. Ve bunu “anti-emperyalist” bir görev olarak görüyor. “Pamuk üreticisi” dediği kır burjuvazisinden hükümete ve İMF’ye kafa tutmasını, “anti-emperyalist” mücadeleye atılmasını bekliyor. İşçi ve emekçileri temsil iddiasındaki sol siyasal akımlar, pamuk üretim sektörüne baktıklarında sadece işletme sahibini görüyorlar, onun emrinde çalışan yüzlerce, binlerce geçici tarım işçisini göremiyorlarsa, bunun adı politik körlüktür. Görüyorlar ve buna rağmen “anti-emperyalist” olmayı ırgatlara değil pamuk ağalarına yakıştırıyorlarsa, bu da onların ideolojik-sınıfsal konumlarının aynasıdır. (Bu konuda Evrensel, Özgür Gelecek ve Atılım’da değişik örnekler var. Mesela Özgür Gelecek, 2000/19. sayısının 18. sayfasında böyle bir yazı yeralıyor.)

Sınıf devrimcilerinin, kır proleterlerinden ve yarı proleter köylülerden oluşan geçici tarım işçisi yığınlarına kayıtsız kalması, başkalarının politik körlüklerine ortak olması mümkün değildir.

Kır proleterleri, işçi sınıfının kırlardaki uzantısı, yarı-proleter köylüler ise onun en yakın müttefikidir. Bu her alanda olduğu gibi anti-emperyalist mücadele sözkonusu olduğunda da böyledir. Irgatlar, ağalarından çok daha tutarlı ve gerçek anti-emperyalistlerdir. Bütün mesele onların üzerine örtülü karanlığı yırtmak, onların sahip olduğu enerjiyi açığa çıkarmak konusunda gerekli devrimci çabayı göstermektir.

Nitekim kır proleterlerine ve onun kırdaki müttefiki olan emekçi kesimlere dönük sistemli politik faaliyet sınıf devrimcileri için ilkesel önemdedir. Geçici tarım işçilerine yönelik ilgimiz, kır proleterlerine ve yarı-proleter köylülere dönük ilkesel tutumumuzun doğal sonucudur.

Ve bu, klasik biçimiyle bir “köylü” çalışması değil, dosdoğru tanımıyla tarımsal üretim sektöründeki “sınıf çalışması”dır. Çukurova’daki pamuk işçilerine dönük çalışma ancak böyle tanımlanabilir.

II
Pamuk işçileri ve Çukurova


“Boynu Bükük Öldüler” romanında Yılmaz Güney, 1950’li yılların Çukurova’sını, o dönemde pamuk tarlalarında çalışan ırgatların yaşamını anlatır. Sadece o değil.
Tarımda ücretli işgücü

Türkiye’de tarımsal üretimde ücretli emek kullanımı yaygın kanının aksine bir hayli yüksektir.

Hiç toprağa sahip olmayan ya da sahip olduğu toprak kendisini geçindirmeye yetmeyen milyonlarca kır emekçisi vardır. Bunlardan bir kısmı başkalarının topraklarında ortakçılık usulleriyle tarımsal üretim yaparken, önemli bir kesimi de devlete ya da özel kişilere ait tarım işletmelerinde ücret karşılığı çalışmaktadır.

Türkiye’de tarımdaki ücretli emek-gücü istihdamına ilişkin istatistikler hem çok çelişkili hem de dar kapsamlıdır. Dolayısıyla bu konuda istatistiklere dayanarak doğru şeyler söyleyebilmek mümkün değildir. Fakat yasalardaki ve uygulamadaki ayrımlara dayanarak, ücretli emek-gücü istihdamında ne tür biçimler, statüler olduğuna ilişkin bazı sonuçlara varılabilir.

Tarımda bugün ücretli emek-gücü kullanımı çok değişik biçimler alabilmektedir. Fakat bunların üç temel başlık altında toplanması mümkündür.

1- Sürekli istihdam: İşçi, tıpkı fabrikadaki gibi, sürekli olarak aynı işletmede çalışır. Bu çeşit istihdam daha çok tarımla ilgili kamu kuruluşlarında yaygındır. Özel sektör işletmelerinde sürekli istihdam biçimi çok yaygın değildir. Özel sektörde et ve süt üretimi, tavukçuluk, tohum üretim istasyonları, seralar gibi bütün bir yıl faaliyetin sürdüğü işletmelerde sürekli işçi istihdamı görülür. Fakat yine de kamu işletmelerine göre dağınık ve sayıca az istihdam sözkonusudur.

2- Mevsimlik istihdam: İşçi belli bir üretim dönemi boyunca istihdam edilir. Bunun süresi genelde bir yıldır. Fakat yapılan işin niteliğine göre 6 ya da 8 ay gibi dönemler de söz konusu olabilir.

Mevsimlik işçi istihdamı tarım sektöründe oldukça yaygındır. Tarım işkolu kapsamındaki kamu kuruluşları her yıl çok sayıda mevsimlik işçi istihdam eder. Bunlar, orman ıslahı, ağaç kesimi ve dikimi, teraslama, TİGEM’e bağlı işletmelerde yapılan tarımsal üretim, tohum ve fidan yetiştirme gibi işlerde çalışırlar. Özel sektörde de mevsimlik işçi istihdamına gidilir. Ancak sınırlıdır.

Sürekli istihdam ve mevsimlik istihdam; bunların her ikisi de konuyla ilgili yasalarda “devamlı işçilik” kabul edilirler. Devamlılıktan kastedilen, bir üretim dönemi boyunca işçinin aynı işletmede çalışmasıdır.

Mevsimlik işçiler ve geçici işçiler gündelik dilde sürekli olarak karıştırılmaktadır. Ancak iş hukukuyla ilgili yasalara göre bu ikisi birbirinden farklı istihdam biçimidirler.

3- Geçici işçilik: Yasalar bunu “süreksiz tarım işçisi” olarak tanımlıyor. Buna göre geçici tarım işçisi, “... her bir işveren yanında 30 günü geçmeyen sürelerle çalışan, yani süreksiz iş gören kimseler, süreksiz tarım işçisidir.”

Ekim-dikim, çapalama, sulama, ürün hasadı dönemlerinde işverenler yoğun emek-gücüne ihtiyaç duyarlar ve kısa bir süre için çok miktarda geçici tarım işçisi çalıştırma yoluna giderler. Geçici tarım işçileri pamuktan tütüne, şeker pancarından fındığa, narenciye ya da zeytine kadar tarımsal üretimin hemen hemen tüm alanlarında istihdam edilirler. Çukurova ve Ege bölgelerinde büyük ölçekli pamuk üretimi, geçici işçi istihdamının en yoğun ve köklü olduğu alanlardır. Pamukta her yıl 400 bin kadar geçici işçi çalıştırıldığı tahmin edilmektedir. Bunun yarısı Çukurova’da çalışır.

Bazı hesaplama ve tahminler, tarımda istihdam edilen toplam geçici işçi sayısının 1 milyonun üzerinde olduğunu göstermektedir.

Geçici tarım işçiliği, köylülükten proleterliğe geçişin biçimlerinden biri olarak kabul edilebilir. Geçici tarım işçilerinin çok önemli bir kesimi kırın yarı-proleter yığınlarını oluşturur. Bunlar bir yanıyla hala köylüdür. Çıkıp geldikleri köylerinde, geçimlerine yetmese de bir parça toprakları vardır. Kendi toprağı olmasa bile başkasından kiraladığı toprakta ortakçılık usulüyle küçük çaplı tarım yapmaktadır. Az sayıda da hayvanı vardır.

Köyde toprağı olmayan işçilerin bir kısmının (*) küçük topraklar üzerinde ortakçılık usulüyle tarım yapabildiğini söyledik. Bu imkanı bulamayanlar ise azımsanmayacak sayıdadır. Onlar, geçici işler bulmak amacıyla ülkenin birçok yerini dolaşırlar. Mayıs’ta pamuk, Haziran’da pancar çapalarlar. Ağustos’ta fındıkta ya da tütündedirler, Eylül’de yine pamukta. Buna benzer değişik sıralamalar sözkonusudur. Bir iş bitince bölge değiştirirsin ve yeni bir işin peşinde koşturursun.

Diyebiliriz ki, hiç toprağa sahip olmayan bu “gezici” tarım işçileri, bütün geçici tarım işçileri içinde köyle bağlantısı en zayıf olan, proleterleşme düzeyi en yüksek kesimdir. Nitekim köyde toprakla bağı kesildikten sonra en fazla bir iki yıl içinde bir kente göçmektedirler.

Kürdistan’da küçük işletmelerde ağırlıklı olarak tütün ve pancar tarımı yapılmaktadır. Fakat, son yıllarda, devletin bu ürünlerde izlediği desteklerin kaldırılması ve alım fiyatlarının düşük tutulması politikası Kürdistan’da küçük üretimi hızla tasfiye etmektedir. GAP’la birlikte sulanabilir hale gelen topraklar hızla az sayıda kişinin mülkiyetine geçmektedir. Hayvancılığın tasfiyesi de son aşamadadır.

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası, geçen ay yayınladığı bir raporda, ildeki topraksız köylülerin oranının %42,1’e ulaştığını belirtmektedir. Yina bu rapora göre, toplam işletme sayısının sadece %9’u 500 dekardan büyüktür. Bunların ortalama arazi büyüklüğü ise 1876,3 dekardır. Diyarbakır’a ait bu rakamların yaklaşık olarak diğer bölge illeri için de geçerli olduğu düşünülebilir.

Bunlardan çıkan en kestirme sonuç, Kürdistan kırlarında yaşanan işsizliğin ve mülksüzleşme sürecinin geçici tarım işçiliğine yönelimi artıracağıdır.

__________
(*) Toprağı olmayan köylülerden ortakçılık yapanların sayısı hayli az. Hiçbir istatistikte bu %8-9’un üzerinde görülmüyor. Yani topraksız köylülerin %90’ından fazlası ya tarımda ya da başka bir alanda ücretli çalışmaya yöneliyor. Yukarıdaki ifade buna göre düzenlenebilir.

Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve başka birçok yazar 1950’li, ‘60’lı yıllarda pamuk işçisinin yaşadığı sömürü ve zulmü anlatmışlardır.

Bu romanlarda anlatılan dönemin üzerinden 40 yıl geçti. Çok şey değişti. Pamuk tarımında kullanılan aletler, sürme, sulama ve ekme teknikleri, gübre ve tohum türleri… Hepsi çok değişti.

Seyhan Barajı’nın yapılmasından, binlerce ton suyun boydan boya tüm ovaya dağıtılmasından bu yana 30 yıl geçti. 1960’da 28 kg saf pamuk veren bir dönüm Çukurova toprağı bugün 120 kg pamuk veriyor.

Yani Çukurova’da ve pamukta birçok şey değişti. Bir şey hariç. Geçici tarım işçilerinin çalışma ve yaşama koşulları, içinde yüzdükleri sefalet ve çaresizlik bu 40 yılda hemen hiç değişmedi. Geçici tarım işçisi hala yüzbinlerle gelmekte, o zaman olduğu gibi bugün de son derece ağır ve kötü koşullarda çalıştırılmakta, en sağlıksız şekilde yaşamak ve beslenmek zorunda bırakılmaktadır.

Nesilleri tüketen pamuktaki bu sömürü çarkı bugün ne yavaşlamış ne de doymuştur.

Pamuk işçilerinin yaşadığı sömürü dünyasının yıllardır değişmediğini anlamak için, onların bugünkü çalışma ve yaşam koşullarına daha yakından bakmak gerekir.


III
Pamuk işçilerinin çalışma ve
yaşam koşulları


Çalışma süreleri uzun,
hafta tatili ve fazla mesai ücreti yok


Pamuk işçileri 40 yıl önce günde 14-16 saat çalıştırılırdı. Bugün bir parça değişiklik olmakla birlikte günlük çalışma süresi hala çok uzundur. Irgatlar günde ortalama 11-12 saat çalıştırılmaktadır. Haftalık çalışma süresi sanayi sektöründe haftada 45 saatken, bu süre tarımda 70 saati rahatlıkla aşmaktadır. İşveren, “işler yetişmedi” bahanesiyle çalışmayı sabah daha erken başlatabilmekte ya da paydosu geciktirebilmektedir. Tam bir keyfiyet sözkonusudur.

Günlük çalışma süresi ne kadar uzarsa uzasın, bunun karşılığında işçiye fazla mesai ücreti ödenmesi sözkonusu olmaz.

Ücretler gündelik (yevmiye) olarak belirlendiği için, ücretli hafta tatili gibi bir hakkın lafı bile edilmemektedir. İşe gitmeyen işçinin o günkü yevmiyesi hiçbir mazeret kabul edilmeden kesilmektedir.

Aslında pamuk işçileri, “ücretli hafta tatili hakkı”na geçmişte sahiplerdi. 1950’li yıllara kadar Çukurova’da “5,5 günlük çalışma 7 günlük ücret” ilkesi uygulanmaktaydı. Yani ücretler haftalık olarak hesaplanıyor, işçiye haftada 1 gün ücretli dinlenme olanağı sağlanıyordu. Bu hak, DP’nin iktidarda olduğu yıllarda, makinalaşmanın (dolayısıyla işsizliğin) arttığı dönemde, pamuk ağalarınca gaspedildi.


Pamuk işçileri de sefalet ücretine mahkum


Geçici tarım işçileri, çıkarlarını koruyacak, toplusözleşme yapacak bir sendikal örgütlülükten yoksundur. Bunun yanısıra, İş Yasası’na tabi olan işçilerden farklı olarak asgari ücret uygulamasının da dışında bırakılmışlardır. Alacakları gündelik, temsil edilmedikleri “Çalışma Komisyonu” tarafından belirlenir. Devlet ve işveren temsilcilerinden oluşan komisyon, ücreti belirlerken, işçinin yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürmek için ihtiyaç duyduğu hiçbir şeyi (gıda, giyim, barınma vb.) dikkate almaz. İşverenlerin razı olduğu bir rakam asgari ücret olarak belirlenir.

Kaldı ki hiçbir işveren belirlenen bu asgari ücreti de dikkate almaz. Asgari ücret neredeyse “azami ücret” gibi kabul edilir. Gerçek ücret, o yılki işçi ihtiyacına ya da iş aramaya gelenlerin azlığına-çokluğuna göre işveren tarafından belirlenir. Yani piyasa kuralları işler. İş arayan çoksa yevmiyeler düşer.

Bu yıl geçici işçiler, Karadeniz’de fındık toplamak için 4,5 milyon, Eskişehir ve İç Anadolu’nun diğer illerinde pancar çapası için 4 milyon, Antalya’da sebze tarlalarında gene çapa işleri için 3 milyon ve Batman’da 2. pamuk çapası için 2,5 milyon ortalama yevmiye almışlardır. Pamukta da yevmiyeler en iyimser tahminle 4-4,5 milyon olacaktır.

Geçici tarım işçiliği yapanların birçoğunun ek gelir getirecek ne yeterli toprağı ne de başka bir işi vardır. Dolayısıyla yazın 4-5 ay çalışıp kazandıklarıyla bütün bir yıl geçinmek zorundadırlar. Bu da onların gerçek aylık gelirlerinin çok daha düşük, yaşadıkları yoksulluğun çok daha derin olduğu anlamına gelir.

Pamukta ücretlerin düşük olmasının yanısıra zamanında ödenmez. İşveren işçilerin parasını hasattan sonra ve çoklukla parça parça öder. Bu arada işçiler köylerine dönmüş olur. İşçilere dağıtmak üzere parayı işverenden alan elçilerin paralarla birlikte ortadan kaybolmaları da nadir görülen bir şey değildir. Böylece işçiler bütün bir yaz beş para almadan çalışmış olurlar.


Pamuk işçilerinin hiçbir sosyal güvenceleri yok

Pamukta çalışan geçici tarım işçilerinin sigortadan yararlanma hakları yoktur. İş Kanunu’ndan olduğu gibi SSK Kanunu’ndan da dışlanmışlardır. Devlet sürekli olarak bir tarım iş yasasının çıkacağından, tarım işçilerinin sosyal güvenlik hakkına kavuşacağından sözeder durur. Ama 30 yıldır bu söylenen yapılmaz.

1983’te, “Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu” diye bir yasa çıkarılmıştır. Ama bunun, tarım işçilerine gerçek bir sosyal güvenlik sağlamakla ilgisi yoktur. Yasanın çıkartılmasının asıl amacı, tarım işçileri başta olmak üzere herkesi yanıltmak, eleştirenlere “işte yasa, isteyen herkes sigortalı olabilir” diyebilmektir. Yani ortaya sürülen, sahte ve hiçbir işe yaramayan, işlevsiz bir yasadır.

Bir kere bu yasayla sigortalı olmak gönüllü olmaya bağlıdır, zorunluluk yoktur. Bu yönüyle SSK’nın sigorta sistemine değil, özel şirketlerin uydurma “hayat sigortası”na benzemektedir.

İkincisi, sigortanın sağlayacağı haklardan faydalanmak için yılda en az 180 gün prim ödeme zorunluluğu vardır. Yılda 5-6 ay çalışan geçici işçiler için bile 180 prim gününü doldurmak çok kolay değildir. 2-3 ay çalışıp köyüne dönenler için ise imkansızdır.

SSK Kanunu’na göre sigortalı olan işçilerin ücretlerinden yapılan sigorta prim kesintisi %14’tür. Oysa tarım işçilerinden sigortalı olmaları halinde %20 prim kesilecektir. Üstelik, 12 Eylül rejiminin tarım işçilerine lütfettiği bu yasa işverene sigorta konusunda hiçbir yükümlülük yüklememektedir. İşverenin ödenecek prime tek kuruş katkısı olmayacak, tüm prim işçinin aldığı yevmiyeden kesilecektir.

Tüm bunlardan dolayı, geçici tarım işçilerinin pek azı bu kanuna göre sigortalı olmak için başvurmuş, yasa çıkalı 17 yıl olmasına rağmen ezici çoğunluk bu uydurma “sigorta hakkı”na rağbet etmemiştir.

Sözün kısası, geçici tarım işçileri emeklilik hakkına sahip olmadığı gibi iş kazalarına, hastalıklara karşı da tümüyle korunmasızdır.


Pamukta kadın ve çocuk emeği sömürüsü yaygın

Pamuk işçilerinin çok büyük bir kısmı kadındır. Buna rağmen hiçbir çalışma kuralı bunu gözetmez. Kadın işçiler her türlü sağlık ve temizlik kuralından uzak, en yorucu işlerde günboyu çalıştırılır.

Hamile olan ya da emzirdiği küçük çocuğu olan kadına bundan dolayı bir kolaylık tanımak patronun insafına kalmıştır. Bu nedenle düşük yapan ya da sakat çocuk doğuran kadın işçiler vardır. Küçük çocuğu olan kadınlar çocuklarını gün boyunca sadece öğle paydosunda, o da eğer çocuk tarlaya getirilmişse emzirebilir. Çalışılan tarlaya getirilen küçük çocuklarla hiç kimse ilgilenmez. Ağaç ve römork gölgelerine yatırılan çocukların başında onlardan ancak 5-6 yaş büyük başka çocuklar durur.

“Çalışmak istemiyorsan gelme”; hamileliğini ya da başka bir rahatsızlığını mazeret olarak bildiren bir kadına söylenen sadece budur. Kolay kolay hiçbir şey için ücretinden kesmeksizin izin verilmez. Dolayısıyla da kadın, kendisi veya çocuğu rahatsız olsa da, yevmiyesini yitirmemek için çalışmak zorunda kalır.

Pamukta çocuklar da çalıştırılır. Büyüklerle aynı işleri yaptıkları halde genelde daha
Elçiler: Pamuk işçisinin sırtındaki asalaklar

Elçiler, pamuk işi başlamadan aylar önce köyleri dolaşmaya çıkar, çalışmak isteyenlerle anlaşırlardı. Bir şekilde zora düşmüş, kışı geçirmek için paraya ihtiyaç duyan köylüler, köye gelecek elçilerin yolunu beklerlerdi. Çünkü elçiler, ihtiyacı olan köylülere, iş sonunda geri ödemek kaydıyla borç para verirdi. Böylece köylü kışı kıt kanaat geçirmek için borç para bulmuş olur, elçi ise hem işçi bulmuş olur, hem de onun üzerinde otorite kurardı.

Bahar aylarıyla birlikte elçiler önceden anlaştığı köylüleri toplar, Çukurova’ya getirir. Konaklama yerinin organizasyonunu ve işverenle ücret pazarlığını da elçi yürütür.

İlk dönemlerde, yani 1800’lü yıllarda elçiler çeşitli ayrıcalık ve özel yetkileri olan bir kesimdi. Hatta 1867’den sonra, ücretlerin belirlendiği yerel Amele Komisyonları’nda işçi temsilcisi olarak bulunuyorlardı. 1930’lu yıllarda yapılan düzenlemelerle ayrıcalık ve yetkilerini belli ölçülerde yitirdiler. Amele Komisyonları’ndan çıkarıldılar ve bir takım yükümlülükler altına sokuldular.

Elçilerin sayısı son 10-15 yılda azalmıştır. Bunda işverenlerin işçi bulmak için başka yollara başvurmalarından çok Kürdistan’daki savaş nedeniyle işlerini yapamaz hale gelmeleri etkili olmuştur.

Fakat herşeye rağmen elçilik kurumu hala güçlüdür ve önemini korumaktadır.

Elçiler, gördükleri “hizmet” karşılığında hem işverenlerden belli bir para alırlar, hem de işçilerin yevmiyesinden %5 gibi bir miktar kesinti yaparlar. Bir elçinin yılda 300-500 işçi getirdiği düşünülürse, kazançlarının boyutları ortaya çıkar. İşverenin verdiği para, işçi bulmasından ziyade işçileri denetim altında tutmasının karşılığıdır.

Sürekli işçi temsilcisi muamelesi görmekle birlikte, hiçbir uyuşmazlık ya da sorunda gerçek anlamda işçilerin çıkarını savundukları görülmemiştir. Onlar düpedüz birer simsardır.

Elçilik, Çukurova’ya özgü bir kurumdur. Fakat aynı işleve sahip benzer kurumlaşmalara tarımsal üretimin her alanında rastlanır. Bunlara örnek olarak, “dayı başı”lık ve “çavuş”luk sayılabilir.

Elçilik, işçilerin sırtından geçinmeye dayanan asalak ve gerici bir kurumdur. İşçinin sömürüsünden pay almakla kalmaz, işçinin örgütlenmesinin, hakları için mücadele etmesinin önünde de bir engel oluştururlar. Onları, bugünkü tescilli sendikal korucuların ataları ya da kırdaki türdeşleri olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz.

düşük yevmiye alırlar. Çocuk sağlığını, onların gelişim ihtiyacını vb. gözeten herhangi bir kural yoktur, uygulanmaz.

1930’larda yürürlüğe konulan “Amele Talimatnamesi”nde 12 yaşından küçük çocukların “çapa işinde” çalıştırılamayacağı hükme bağlanmıştır. Fakat, çocuklardan sözeden bu yegane yazılı kuralın amacı, ilk bakışta öyle görünse de çocuk emeği sömürüsünü sınırlamak değildir. Eğer amaç çocuğu korumak olsaydı, sadece çapada değil diğer ağır işlerde de, örneğin toplamada da çalıştırılmaları yasaklanırdı. Gerçek şu ki, çapa işinin ücretlendirilmesi yevmiye üzerinden yapılır. Küçük bir çocuk, çapa işinde yetişkinlerden daha çabuk yorulur ve daha az çapa yapar. Buna rağmen yevmiye almaya hak kazanır. Dolayısıyla patron bu durumdan zarar ettiğini düşünür. Küçük çocukları çalıştırmak istemez. Pamuk toplamada ise ücret hesabı farklıdır. Kaç kilo toplamışsan ona göre para alırsın. Bu yüzden, çocuk, yaşlı ya da sakat; toplamayı kimin kaç saatte yaptığı işveren için fazla önemli değildir. 8-10 yaşındaki çocuklar bile, bellerine ya da omuz hizalarına kadar yükselen tarlalara sokulurlar.

Kadınların işi tarlada çalışmakla bitmez, çocuklarınki de. Kadın tarladan döndükten sonra konaklama yerinde yemek yapmak, çamaşır-bulaşık yıkamak, su taşımak, çocuklara bakmak durumundadır. Çocuklar ise çevre tarlalardan, eğer yakınlarsa şehirdeki meyve-sebze hallerinden yiyecek bir şeyler bulmaya çalışırlar. Sulama kanallarından el arabalarına yüklenmiş bidonlarla su taşımak da, kadınların yanısıra çocukların görevidir.

Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Maraş’tan, Adıyaman’dan gelip pamukta çalışanların çocukları genelde okul yüzü görmemiştir. Bir kısmı ise ilkokulu 2. ya da 3. sınıfa kadar okumuş, sonra parasızlık yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştır.

Öte yandan kadın işçi, burada da cinsel kimliğine dönük taciz ve saldırılarla karşı karşıyadır. Patronun adamları, elçiler vb. kendi denetimlerinde çalışan kadınlara her istediklerini yaptırabileceklerini, kabul ettirebileceklerini düşünürler. Gözlerine kestirdikleri, “sahipsiz” gördükleri kadınları sık sık rahatsız ederler. Zorlukla buldukları işi yitirme kaygısı ve ait olduğu toplulukta adının çıkması korkusu bu tacizler karşısında kadını daha da savunmasız bırakır.


Barınma ve beslenme sorunları dizboyu

Çukurova’da 150 yıldan fazla bir zamandır pamuk üretilmesine rağmen, dışarıdan gelip tarlalarda çalışan geçici işçilerin barınma sorunlarına sağlıklı ve kalıcı bir çözüm bulunmamıştır.

Kalabalık gruplar halinde Çukurova’ya gelen işçiler, nehir ve kanal boylarında, köylerin kenarlarında kullanılmayan arazilere kendi barınaklarını kendileri kurarlar. Barınakların hemen hepsi muşamba veya kamyon brandalarından yapılmış derme çatma şeylerdir. Zaten buralarda daha çok yiyecekler ve diğer eşyalar durur. İşçiler çoğunlukla çadırın çevresinde, gerdikleri cibinliklerin altında ya da tümüyle açıkta yatarlar.

Bu sefil barınma şartlarının nedeni elbette ki çözümsüzlük değildir. Soruna işverenlerin umursamazlığı yol açmaktadır. İşverenler çalıştırdıkları işçilerin yaşam koşullarını iyileştirecek türden harcamalardan ısrarla kaçınmaktadır. Yasalarda da bu konuda hiçbir zorlayıcı hüküm yoktur.

Yetersiz beslenme pamuk işçilerinin bir diğer önemli sorunudur. 1950’li yıllara kadar işçiler, çiftlik sahibinin verdiği yemekleri yerlerdi. İşçiye yemek çıkarma uygulaması o yıllardan itibaren yavaş yavaş terkedildi. Buna rağmen, 1970’lere kadar tarlada yenen öğlen yemeğini işveren karşılardı. ‘70’lerde yapılan ücret pazarlıklarında yemekli-yemeksiz ayrımı başladı. Dolayısıyla öğle yemeği vermek işverenlerin sorumluluğu olmaktan çıktı, ücretin parçası haline geldi. Giderek birçok yerde işverenler ücretleri yemeksiz belirlemeye başladı. Bugün artık öğle yemekleri de işçinin kendisine aittir.

Ellerine geçen para zaten az olduğu için, işçiler bunu şehirden gıda malzemesi almakta kullanmazlar. Köylerinden getirdikleri un, bulgur, makarna ve diğer kuru erzaklarla yemek yaparak karınlarını doyurmaya çalışırlar. Bu nedenle, her türlü meyve ve sebzenin bolca yetiştiği bir bölgede çalışmalarına rağmen, sofralarında, toplanması ekonomik olmadığı için sahibi tarafından tarlalarda bırakılmış karpuz, domates, patlıcan dışında taze meyve, sebzeye rastlanmaz. Et ise çok nadir tüketilir.


Pamuk işçisi tesadüfen yaşar


Bunun nedeni, şimdiye kadar sözü edilen koşullar göz önüne getirildiğinde kolaylıkla anlaşılır. Ama yine de işçilerin sağlığını tehdit eden bir dizi etkeni yeniden toparlayalım.

İşçilerin konaklama yerlerinden tarlaya taşınmasında, işverenler en ucuz araç olarak traktör römorklarını kullanıyorlar. Hatta çoğu durumda tek römorkla yetinilmez.
Pamuk işçileri ve romanlar

İlerici yazarlar, Çukurova’da çalışan geçici pamuk işçilerinin yaşamlarıyla ilgili pek çok eser vermişlerdir.

Yaşar Kemal’in birçok romanı Çukurova’da geçer. Fakat “Dağın Öte Yüzü” üçlemesini oluşturan üç roman (Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu) tümüyle pamuk işçilerinin yaşamları, ilişkileri, duyguları üzerine kurulmuştur.

Gene Orhan Kemal, Çukurova ve işçi sınıfı üzerine çok şey yazmıştır. En güzel romanı olan “Bereketli Topraklar Üzerinde” ise pamuk işçileri üzerinedir.

Orhan Kemal, köyün yoksul dünyasından kopup gelen, korumasız, mesleksiz ve çoğu zaman isimsiz kadın pamuk işçilerinin şöyle betimler bu romanında:

“Bu kızların pek çoğu, daha memeleri bitmeden gebe kalırlar. Doğururlar, ana olurlar, yeniden gebe kalır, yeniden doğururlar... Sonunda tanınamayacak kadar çirkinleşirler... İçlerinden birkaçı soluğu genelevde alır. Bu olmazsa bir deri bir kemik kalan bu kızlar ya sıtmadan ya da pamuk tarlasında bel bellerken güneş çarpmasından genç yaşta ölürler.” (Bereketli Topraklar Üzerinde)

Pamuk işçilerinden sözedip Yılmaz Güney’i hatırlamamak olmaz. Aşağıdaki satırlar da bu ölümsüz sanatçının kaleminden:

“Yorgun kolların inip kalkmasında, toprağın renk değiştirmesinde ince bir tat vardı. Toprak ufalıyordu. Birlikte inip kalkan kazmaların biçimlendirdiği bir çalışma şiiri, özgürlüklerini yıllardır özleyen tarlalarda bir uyum yaratıyordu.”

(...)

“Güneş yükseldikçe pamuk fidanlarının gölgesi kısalıyor, sıcaklar çoğalıyordu. Emine’nin alnında ter tomurcukları birikiyor, yanaklarına süzülüyordu. Kazmalarını zorlukla kaldıran ince boyunlu çocuklar, güneşin çirkinleştirdiği genç kızlar, yanık yüzlü delikanlılar, gittikçe azışan güneşin altında toprağı kazıyorlardı. Yüzleri kavrulmuş, derileri benek benek kalkmıştı.”
(...)
“Öküz arabasını koştu Halil. Kazanı, ekmek çuvalını, karavanaları yüklediler. Kapıdan çıkar çıkmaz, tarlaya gitmek için bekleşen ırgat çocuklarıyla karşılaştı. Cılız ve çirkin oğlanlar, saçları yaprak yaprak olmuş kızlar, ince boyunlu bebeler, bol yırtıklı, bol yamalı, kirli üst başlarıyla, çapaklı gözleriyle, trahomlu gözleriyle, bakışlarıyla, duruşlarıyla birbirlerini tamamlayan birer yoksulluk örneğiydiler. Biraz büyücek olanların sırtında, kirli bezlere sarılmış sargılarından fırlamış ince bilekli elleriyle, sapsarı ayaklarıyla, daha şimdiden bu düzene alışmış görünen hasta bakışlı bebekler vardı.”

(...)

“Kazanı indirdiler. Yarmayı karvanalara böldüler. Kamil’in yarma düdüğü ötünce, emzikli kadınlar çocuklarının yanına koştular. O sarı ve hasta çocukları bağırlarına basıp yüzlerini gözlerini öptüler. Uzun bir ayrılık bitmişti. Kucaklaşmalar, sevgi çırpıntıları... Şapır şupur memeleri emen çocuklar güzelleşiyorlardı. Gülümsüyorlar, ellerini ayaklarını yaramaz yaramaz oynatıyorlardı. O zaman analar bir daha bir daha öpüyorlardı çocuklarını.” (Boynu Bükük Öldüler, Yılmaz Güney)

Son söz. En güzel roman henüz yazılmadı, pamuk işçilerine dair. Çünkü daha onlar son sözlerini söylemediler, son rollerini oynamadılar. Şimdilik.

Bir traktörün arkasına peşpeşe iki römork ve en arkaya da bir su tankeri bağlanır. İşçiler bu üstü açık römorklara doluşur, salkım saçak gider, gelirler. Bu şekilde taşıma birçok kazaya yol açar. Römork-traktör arasındaki bağlantı kopar, virajlarda römork dengesini kaybedip devrilir ya da engebeli yolda sürekli sıçrayıp sallanmaktan işçiler aşağıya yuvarlanır. Bu türden kazalarda her yıl birçok işçi ölür veya sakat kalır.

Çalışma yerinde hiçbir sağlık görevlisi ya da acil sağlık malzemesi bulundurulmaz. Böcek ve yılan sokması, güneş çarpması, zehirlenmeler ya da çalışırken meydana gelen yaralanmalar en ilkel metodlarla tedavi edilmeye çalışılır. Bu ise her zaman istenen sonucu vermez. Hasta çoğu zaman ancak iş işten geçtikten sonra kente, doktora götürülür.

Beslenme yetersizliği diğer bir hastalık kaynağıdır. İşçilerin neredeyse hepsinde riboflavin, yarısından çoğunda kalsiyum ve A vitamini eksikliği görülür. Protein ve vitamin eksiklikleri işçilerin, özellikle de çocukların vücudunu her türlü hastalığa açık hale getirir.

Konaklama yerlerinin su kıyılarında olması, içme ve temizlik sularının da çoğunlukla buradan temin edilmesi, işçileri salgın hastalıklarla karşı karşıya bırakır. İşçilerin çoğu özellikle sıtmaya yakalanır. Bağırsak enfeksiyonu ve ishal de sıkça görülür. Birçok çocuk ishalden ölür.

Tüm bu sağlık sorunları karşısında işçilerin tek yapabildiği, hastayı konaklama yerinde yatırmak ve kıt olanaklarla iyileştirmeye çalışmaktır. İşveren bu konuda parmağını dahi oynatmaya yanaşmaz. Yasal bir sorumluluğu da yoktur. Sigorta kapsamı dışında oldukları için SSK’nın sağlık hizmetlerinden de yararlanamaz işçiler. Çok kritik durumlarda bile eğer ücretini ödeyecek paraları varsa doktora gidebilirler.


Pamuk işçilerinin sorunları ve istemleri

Tüm bunların tekrar tekrar gösterdiği, pamuk işçilerinin ne denli kölece koşullarda çalıştırıldıkları, nasıl sefilce bir yaşama mahkum edildikleridir.

Bugüne kadar altında ezildikleri sömürü ve zulümden sürekli şikayetçi olmuştur pamuk işçileri. Kurtulmanın yollarını aramışlardır. Ne var ki denenen hep bireysel kurtuluş olmuştur. Bir türlü güçlerini birleştirip hakları için mücadele bayrağını yükseltememişlerdir.
Siyasal-sosyal durumları düşünüldüğünde, bu anlaşılamayacak bir şey değildir elbette. Tarım işçilerinin, hele de geçici tarım işçilerinin toplumsal mücadeleye kanalize edilebilmeleri gerçekten çok zordur. Diğer ülkelerde ve Türkiye’de yaşanan deneyimler hep bunu göstermektedir.

Ülkedeki sınıf savaşının durumu, kentlerdeki sanayi proletaryasının örgütlenme ve bilinç düzeyi, tarım sektörünün yapısından kaynaklanan dağınıklık, gerilik vb. faktörler, kırdaki işçileşme sürecinin özellikleri, düzen siyasetinin ve kırda baskın olabilen feodal değer yargılarının, ilişki biçimlerinin geriletici özellikleri... Tüm bunlar, geçici tarım işçilerinin hapsoldukları kabuğu kırıp atmalarının, bilinçlenmelerinin, birleşip mücadele etmelerinin önünde birer engeldir.

Ne var ki örgütlenmekten ve mücadele etmekten başka bir yolları da yoktur. Başka hiçbir şey pamuk işçilerinin yaşadığı sömürü ve sefalete son veremez.

Pamuk işçilerinin, ekonomik ve sosyal haklar açısından kazanmak için uğrunda mücadele etmeleri gereken pek çok talepleri vardır. Bunların başlıcaları şunlardır.

a- İş yasalarında tarım işçileri aleyhine olan hükümlerin kaldırılması. Bu çerçevede;

- Günlük çalışma süresinin kısıtlanması.
- Her türlü sosyal güvence. Sigorta primlerinin işverence ödenmesi.
- Fazla mesailere artı ücret.
- Ücretli hafta tatili hakkı. Ücretlerin günlük değil haftalık ödenmesi. Haftada iki gün ücretli izin hakkı. İş hukukunda aleyhte hükümlerin iptali.

b- Elçiliğin kaldırılması. İşçilerin seçeceği temsilcilerin veya yine işçilerin kuracağı örgütlenmelerin işçiler adına muhatap alınması.

c- İşverenlere sağlıklı konaklama yerleri temin etme zorunluluğu. Sağlıklı içme ve kullanma suyu, tuvalet ve yıkanma yerleri. Bunların tüm masraflarının işverenlerce karşılanması.

d- Çalıştığı süre boyunca işçilere günde üç öğün besleyici yemek çıkartma zorunluluğu.

e- Tıbbi müdahaleler için gerekli donanım ve eleman.

f- İşçilerin taşınmasında üstü açık araçların kullanımının yasaklanması.

g- Her yıl iş başladığında gelmeyi taahhüt eden işçiye işgüvencesi. Bunun işçi örgütlerince denetlenmesi.

Kuşkusuz bunlar pamuk işçilerinin yaşadığı sıkıntılardan, maruz kaldıkları sömürü ve sefaletten hareketle tespit ettiklerimiz. Bunların ötesinde, pamuk işçilerinin, bütün işçi ve emekçilerin talepleri için mücadeleyi gündemine alması gerekmektedir.