ARSIVANA SAYFA
 
14 Ekim '00
SAYI: 38
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zafere kadar devrim!
“İşgüvencesi” aldatmacası üzerinden sergilenen orta oyunu
“İşgüvencesi”: Sinsi bir saldırı manevrası
“Kurtlar sofrası”nda muhabbet
ESK ihanetine geçit vermeyelim!
Belediye işçilerinin direnişi sürüyor
İşçi hareketinden kısa haberler
2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü
Ankara’da kadın mitingi
Teslimiyet platformunun geldiği yer
ABD’nin Ermeni soykırım kararı ve Kafkasya’da kirli oyunlar
Sinekten yağ çıkarma politikası
Ermeni sorunu ve Osmanlı mirası
Tarımda ücretli işgücü ve pamuk işçileri
Gençliğin örgütlü mücadeleyle buluşmasından duyulan korku
Dünya çocukları ve kapitalist barbarlık
Katliamcılardan hesap soralım!
Cezaevlerinde gerginlik tırmandırılıyor!
Onlara dair gecikmiş sözler
Partinin sınıf düşmanları karşısında yıkılmaz kalabilmesi için
Yunanistan’da gene grev
Bidon (öykü)
Parti, dava ve “küçük-burjuva yiğidi”
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
“2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü”

Emperyalist-kapitalist sisteme karşı büyüyen öfke ve tepki


Önceki yıllarda kadınlarla ilgili konular neredeyse sadece 8 Mart’larda gündeme gelirdi. O da en fazla 5-10 gün için...

Oysa bu yıl durum epey farklı görünüyor. Kadınlar alışılageldiği gibi gene 8 Mart’ta gündeme geldiler. Ama bu kez hemen ortadan kaybolmaya; mutfaklarına, işyerlerine; herkesin onları görmeyi alıştığı yerlere dönmeye niyetleri yoktu.

Dünyanın birçok ülkesinde değişik vesilelerle kamuoyunun karşısına çıkmaya, yaşadıkları sorunları anlatmaya başladılar. Sözün kısası gözle görülür bir hareketlenme içerisine girdiler. Aynı ölçüde olmasa bile bu hareketlenme Türkiye’de de hissedildi.

Tüm bunların nedeni, “2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü” adı altında yürütülen kapsamlı bir uluslararası kampanya.


“2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü”

1995 yılında Pekin’de yapılan ve uluslararası bir nitelik taşıyan “Kadın Konferansı”nda, yoksulluğa ve şiddete karşı dünya çapında ortak eylem yapılması fikri de tartışılmıştı. Aradan 3 yıl geçtikten sonra, Ekim 1998 tarihinde Quebec Kadın Federasyonu (Kanada) inisiyatifinde yeni bir toplantı yapıldı. Toplantıya 64 ülkeden 150’ye yakın kadın katıldı. 3 gün süren toplantı sonucunda 2000 yılında tüm dünyada yoksulluk ve şiddete karşı ortak eylemler yapılması kararlaştırıldı.

Zaman içerisinde katılımcıların sayısı hızla arttı. 154 ülkeden 5600 örgüt ya da grup bu eylem kampanyasına dahil oldu.

Kampanya kapsamındaki eylemler ‘87 Mart’ında başlatıldı. O günden bu yana özellikle de yoksulluk ve şiddetle ilgili tartışmalar, paneller, imza kampanyaları düzenleniyor, sokak gösterileri yapılıyor. Birçok gazete ve dergide konuyla ilgili yazıların yayınlanması sağlanıyor.

Ekim ayı içinde sokak eylemleri, miting ve yürüyüşler gerçekleşecek. Avrupa’nın tüm ülkelerinden kadınlar,
Emperyalist-kapitalist
sistemde kadının durumu


* Dünyada aşırı yoksul durumda olan 1 milyar 300 milyon insan var. Bunun %70’ini kadınlar oluşturuyor.

* Kadınlar, dünyanın birçok ülkesinde eğitim olanaklarından erkeklerden daha az yararlandırılıyor. Bu da kadınların meslek sahibi olmalarını engelliyor.

* Meslek sahibi olmayan kadınlar çalışmak zorunda kaldıklarında, erkeklere göre çok daha zor iş bulabiliyorlar. Genellikle ücretlerin daha düşük olduğu sektörlerde, herhangi bir işgüvencesine sahip olmadan çalışmak zorunda kalıyorlar.

* Kadınların elde ettiği gelir, İsveç’te erkeklerin gelirinin %81,8’i oranında. Bu dünyadaki en yüksek oran. Bu rakam ülkelere göre %16,2’ye kadar düşebiliyor.

* Dünyada kadınların yarısından fazlası şiddetle karşılaşıyor. Bu fiziksel şiddet ya da cinsel şiddet olabiliyor. Savaş ve çatışmalarda maruz kaldıkları şiddeti burada saymıyoruz.

* Kadınlar tüm dünyada eve mahkumlar. En gelişmiş burjuva demokrasilerinde bile kadının kaderi değişmemiş. Yemek, çamaşır, bulaşık, çocuk ve hasta bakımı kadının asli görevi sayılıyor. Kadının ev dışında çalışması, ekonomik “özgürlüğünü” kazanmış olması bile genellikle bu durumu değiştirmiyor.

* Dünyada okur-yazar olmayan nüfusun %70’i kadın.

* Rusya’da eşlerinin uyguladığı şiddet sonucunda yılda yaklaşık 15 bin kadın hayatını yitiriyor.

* Afganistan’da ABD’nin himaye ettiği Taliban rejimi, kadınları canlı canlı mezarlara gömmüş durumda. Kadınların yaşama hakkı dahil hiçbir hakkından sözedilemediği Kabil’de, bir kadının yanında akrabası olan bir erkek olmadan sokağa çıkması dahi yasak. Afganistan’da kadın intiharları olağanüstü rakamlara ulaşmış durumda. Hiçbir istatistiki bilgi ise bulunmuyor.

* Hindistan ve Çin’de kadın nüfus normalden daha düşük. Nedeni kız çocuğunun istenmemesi. Bunun yolaçtığı seçici kürtajlar, kız çocuklarının kasten yetersiz beslenmesi veya tümüyle aç bırakılarak öldürülmesi.

14 Ekim’de Brüksel’de, Avrupa Parlamentosu önünde protesto eylemi gerçekleştirecekler. 15 Ekim’de ise eylemin merkezi ABD’ye kaydırılacak. Tüm ülkelerden gelen kadınlar, dünyada yaşanan yoksulluk ve şiddetin baş sorumlularından Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu (İMF) binaları önünde buluşacaklar. Buralarda kitlesel protestolar yapılacak. 17 Ekim ise final günü. O gün, tüm dünyadan gelen kadınlar, 7 aylık kampanya boyunca topladıkları destek kartlarını ve imzaları Birleşmiş Milletler binası önünde yapılacak kitlesel eylemin ardından BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a verecekler. Bunun için 17 Ekim tarihinin seçilmesi bir rastlantı değil. 17 Ekim, BM tarafından “Uluslararası Yoksulluğun Ortadan Kaldırılması Günü” olarak kabul edilmiş durumda. Bu eylemle BM’nin bu konudaki ikiyüzlülüğünün teşhiri de amaçlanıyor.
Türkiye’den kampanya için ilk uluslararası teması KESK Kadın Komisyonu sağlamıştı. Daha sonra partilerin, sendikaların ve DKÖ’lerin yer aldığı bir “Türkiye Koordinasyonu” ve ona bağlı yerel birimler kuruldu. Sözcülük ise hala KESK tarafından yürütülüyor.


Kampanyanın talepleri ne ifade ediyor?

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a gönderilen kartların arkasında şunlar yazılı:

Yoksulluğu ortadan kaldırmak ve yeryüzünün servetinin zenginlerle yoksullar, erkeklerle kadınlar arasında adil dağılmasını sağlamak için;

Kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak ve erkeklerle kadınlar arasında eşitliği sağlamak için;

BM ve ona üye devletlerin somut önlemler almasını talep ediyoruz.

Daha geniş bir talepler listesi, kampanyanın Türkiye’deki sorumlularından KESK Kadın Sekreteri Nevin Kaplan’ın bir yazısında yer alıyor. (Bkz. çerçeve yazı)

Kampanyanın bu talepler üzerinden ne kadar yürütülebildiği ayrı bir konu. Zira en azından Türkiye’de kampanyanın ekseninin yürütücüleri tarafından kaydırıldığını görüyoruz.

Bunu bir tarafa koyduğumuzda, taleplerin içeriği, bugün dünyanın dört bir tarafında yürütülen bu kampanyanın, kapitalist-emperyalist sömürü düzenine duyulan güçlü bir tepkinin ürünü olduğunu gösteriyor. Kapitalizmin yarattığı yıkımı gözönüne aldığımızda, bu hiç de şaşırtıcı değil. Kampanyanın yürütüldüğü ülkelerin ve katılımcı örgütlerin sayısının çokluğu ise, ifade edilen taleplerin tüm dünyada yaygınca sahiplenildiğinin, demek oluyor ki, emperyalist-kapitalizme karşı duyulan tepkilerin yaygınlığının bir ifadesi.


Kadınlar emperyalist-kapitalizm altında eziliyorlar

Kapitalizm, ortaya çıkışından bu yana, emekçi sınıflar ve yoksul halklar için sömürü, sefalet, kan, acı ve gözyaşı anlamına geldi. Kapitalizm özellikle bu sınıflara ve halklara mensup kadınlara acı çektirdi. Onun, toplum yaşamında yarattığı yıkımların, yoksullaşmanın ve çürümenin faturasını en fazla yüklenmek zorunda kalanlar hep kadın ve çocuklar oldu. Kapitalizm sınıfsal, cinsel sömürüyü kurumlaştırdı. İşçi sınıfının ve emekçi kadınların yürüttüğü mücadelenin kazanımlarıyla bir parça önüne geçilse de, kadının ikinci cins olarak görülmesi, erkeklerden daha fazla sömürülüp ezilmesi sürdü.

Emperyalist-kapitalizmin emekçi sınıflara karşı son 10 yıldır yürüttüğü topyekûn saldırıdan da en fazla kadınlar zarar gördüler. Kadınların yaşadığı sömürü ve şiddet, “yeni dünya düzeni”nin ilanından bu yana dayanılmaz ölçülerde derinleşti.

Emperyalist ülkelerde kadınlar ellerindeki kısmi ekonomik-sosyal hakların bir kısmını da yitirdiler. Artan işsizlik daha çok kadınları vurdu. Bu ülkelerde fuhuş, pornografi, seks turizmi, buna dayalı medya ve reklam endüstrisi gelişti.

Bağımlı ülkelerin emekçi kadını zaten kötü bir durumdaydı. Fakat bu ülkelere dönük uygulanan emperyalist saldırı politikaları sonucunda kadının sefaleti ve ezilmişliği katlanarak arttı. İşsizlik, eğitimsizlik, sosyal güvenceden yoksunluk, töre ve geleneklerin ağır baskısı, sosyal yapıların tümüyle altüst olması kadının belini iyice büktü. Emperyalizmin tezgahladığı bölgesel çatışmalarda, gerici savaşlardan en fazla onlar etkilendi, zarar gördü.

Hemen bütün ülkelerde kadına dönük aile ve toplum içi şiddet, tecavüz, cinsel taciz sıradanlaştı. Kadın intiharları arttı.


Yeni dönemde yeni bir kadın hareketi

Bundan dört ay kadar önce Kızıl Bayrak sayfalarında dünyanın değişik ülkelerinde kapitalist sömürüye tepki eksenli gelişen bir dizi olgu değerlendirme konusu yapıldı.

Kapitalizme karşı mücadelenin olgunlaşması ve popülerleşmesi, bir dönem değişikliği yaşandığının en anlamlı göstergesidir. Emekçi sınıflar, toplumun ezilen ve horlanan kesimleri,
“2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü” kampanyasının talepleri:


“Taleplerimiz:

- Tüm devletler yoksulluğu ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yasal çerçeveyi ve stratejileri kabul etmeli; eğitim, iş, ücret adaleti ve eşitliği, sendikalaşma, güvenli içme suyu, düzgün ev, sağlık bakımı ve sosyal güvenceyi insanlara birer hak olarak sağlamalıdır.

- Spekülasyondan Tobin vergisi alınmalı ve bu verginin aktarıldığı fon sosyal gelişim için ayrılmalı ve aşırı yoksulluk içerisinde yaşayan 1,3 milyar insanın ve bunların %70’ini oluşturan kadınların kullanımına öncelik veren bir fon olmalıdır.

- Güney ülkelerinde İMF’nin yapısal uyum programlarına son verilmelidir. Kuzey ülkelerinde sosyal bütçelerde ve kamu hizmetlerindeki kesintilere son verilmelidir.

- MAİ (çok taraflı yatırım antlaşması) reddedilmelidir.

- Gezegenimizdeki en fakir 53 ülkenin borçları hemen silinmelidir. Daha uzun vadede tüm yoksul ülkelerin borçları silinmelidir.

- Büyük güçler tarafından uygulanan ambargolar ve blokajlar kaldırılsın.

- Devletler yasalarında ve eylemlerinde kadına yönelik şiddetin her biçiminin temel insan haklarının ihlali olduğunu ve herhangi bir gelenek, din, kültürel davranış veya politik güçten dolayı meşru görülemeyeceğini tanımalıdırlar. Dolayısıyla bütün devletler bir kadının kendi kaderini tayin etme ve bedeni ve doğurganlığı üzerinde denetim sahibi olma hakkını tanımalıdır.

- Devletler kadına yönelik şiddetin tüm biçimlerini ortadan kaldırmak için yeterli finansal ve diğer araçlarla donanmış eylem planları, etkin politikalar ve programlar uygulamalıdır.

- Birleşmiş Milletler, kadınların ve çocukların haklarıyla ilgili sözleşmeleri ve anlaşmaları çekince düşmeden kabul etmeleri ve uygulamaya koymaları için, üye devletler üzerinde baskı oluşturmalıdır. Bu sözleşmelerle ilgili yaptırım gücü getirecek protokoller hazırlanmalı ve imzalanmalıdır.

- Tecavüzü ve cinsel tacizi savaş suçu ve insanlığa karşı işlenmiş suç kabul eden hükümlere uyulmalıdır.

- Tüm devletler konvansiyonel, nükleer ve biyolojik silahlara ilişkin silahsızlanma politikalarını kabul etmeli ve uygulamalıdırlar. Tüm ülkeler “Mayınlara Karşı Sözleşmeyi” onaylamalıdır.

- Birleşmiş Milletler her türlü müdahale, saldırı ve işgale son vermeli, mültecilerin anayurtlarına dönmeleri haklarını güvenceye almalı ve insan haklarının gözlenmesi ve uyuşmazlıkların çözümü konusunda hükümetlere baskı uygulayabilmelidir.

- Cinsiyetçi ayrımcılığa, eziyete ve cinsel şiddete maruz kalan kadınların iltica hakkı kabul edilmelidir. (Evrensel Pazar, 5 Mart 2000, sayı: 76)

kapitalizmin kutsanması temelinde yaşadıkları yıkım deneyiminin ardından, bir kez daha çareyi kapitalizme karşı mücadele bayrağını yükseltmekte görüyorlar.
” (Kapitalizme karşı dünya ölçüsünde büyüyen mücadele dinamikleri, Kızıl Bayrak, sayı: 2000/18, 20 Mayıs ‘00)

Aynı yazının bir başka yerinde ise şu değerlendirme yeralıyor:

Tüm bu mücadeleler, şöyle ya da böyle, bunun bilincinde olunsun olunmasın, kapitalist sömürü ve baskıya karşı gelişmekte, kapitalist-emperyalist sömürü düzenine karşı açık bir tepki ve hoşnutsuzluğun ifadesi olmaktadır.” (agy.)

Bugün kadınların yürüttüğü protesto ve eylemlerin, yukarıda sözü edilen tepki ve hoşnutsuzluğun bir parçası olduğu açıktır. Ve bugün yürütülen kadın hareketini, bunun bir ön işareti saymamamız için hiçbir neden yoktur.

Sınıfa yabancı ideolojik akımların da etkisiyle, bundan önceki dönemde kadın sorunu, işçi sınıfı ve burjuvazi arasında süren sınıf savaşının dışında tarif edilmeye başlanmıştı. Emekçi kadınların mücadeleleri ve kanı pahasına kazanılmış 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün “Kadınlar Günü”ne dönüştürülmesi çabaları bunun ifadesiydi.

1960’lı yıllardan ‘90’lara kadar feminizmin yaptığı da farklı değildi. Feministler hiçbir zaman emekçi kadınlara ulaşamadılar. Ama ulaştıkları kadarıyla da onları sınıf mücadelesine değil, burjuvazinin sahte özgürlükler dünyasına çağırdılar. Başkasını da yapamazlardı, zira kendileri oraya aittiler. Burjuvazinin topyekûn mücadelesinin yoğunlaştığı, buna karşılık sınıf hareketinin ve devrimci hareketin dünya ölçeğinde dibe vurduğu ‘90’lı yılların başında “marksist feministler” ortaya çıktılar. Onların derdinin Marksizm üzerinden emekçi kadınlara ulaşmak olmadığı açıktı. Asıl niyetleri feminizm üzerinden düzenin saflarına kaçmaktı ve yaptıkları da bu oldu.

Bugün kapitalizmin kutsanması dönemi sona ermiş bulunuyor. “Yeni dünya düzeni”nin sihirli cilası döküldükçe, emekçi sınıflar dünyanın her yerinde emperyalist-kapitalizmin kötülüklerine karşı seslerini yükseltiyorlar. Yeni bir toplumsal mücadeleler döneminin açıldığı giderek daha net görülüyor. Kadınların bugün yükselttikleri mücadeleyi işte bu bütünlük içerisinde değerlendirmek ve bu mücadeleye hakettiği önemi vermek gerekiyor.

Hareketi programatik olarak geçmişte kalmış küçük-burjuva reformist ve devrimci hareketlerin belli ölçülerde sahiplenmeleri bizi yanıltmamalıdır. Onlar geçmişe aittir ve elbette günü geldiğinde geçmişte kalacaklardır. Fakat sınıfın özlemlerine dayalı, onun taleplerini savunan bir kadın hareketinin şekillenmesi tümüyle geleceğe ait bir olgudur.

Böyle bir kadın hareketinin geçmişin tortularından sıyrılarak sınıf mücadelesinde olumlu bir rol oynayabilmesi, sınıf devrimcilerinin kendi misyonlarına ne kadar sahip çıkacaklarıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır.