ARSIVANA SAYFA
 
30 Eylül '00
SAYI: 36
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Mücadelenin durumu ve devrimci görevler
Bu hayalet yarın mezarınızı kazacak!
“Kahrolsun İMF! Kahrolsun emperyalizm!”
Kışlalı suikastı zanlısı yakalandı!
Halkın öfkesi artık sokaklara taşıyor!
Ulucanlar katliamının yıldönümünde Türkiye ekonomisi
Türk-İş, DİSK ve derinleşen ihanet
Belediye-İş’e kayyum şantajı
Çukobirlik işçileri direndiler ve kazandılar
“Tek başına kurtuluş olmayacağının bilincindeyiz”
Enerji emekçilerinin eylemleri ve gösterdikleri
Ermeni soykırım tasarısı ve perde arkasındaki gerçekler
Önce ABD güdümlü devlete köle kafanızı değiştirin!
Ulucanlar direnişinin yaktığı ateş hiç sönmeyecek!
Karadeniz: Bir halklar mozaiği-2
Anti-militarizm, askerlik sorunu ve gençlik mücadelesi üzerine
Ulucanlar’ı anma etkinliklerinin gösterdikleri
Ulucanlar anmasından notlar
Ulucanlar anması çalışmaları
Cumartesi eylemleri devam ediyor!
Katliamcılar hala yargı önünde değil
Anma, gözaltı ve direniş
Olimpiyatlar, görüntü ve gerçek
Liberal rüzgar gülü politikası
Partimizin programı üzerine notlar
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Karadeniz:

Bir halklar mozaiği-2

Habip GÜL



Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne...

Osmanlı tarihine baktığımızda, zulme karşı gelişen ilerici halk ayaklanmalarının önemli bölümünün ya Karadeniz’de başlayıp Kürdistan’a yayıldığını, ya da Kürdistan’da başlayıp Karadeniz’de yankı ve katılım bulduğunu görüyoruz. Bu bir tesadüf değildir. Bunu besleyen tarihsel, coğrafik etkenler ve halkların kader ortaklığıdır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Karadeniz’in dünya deniz ticaretinde tuttuğu stratejik yer, Karadeniz’in ve Kürdistan’ın içiçe geçen coğrafyasının ipek ve baharat yolu, dolayısıyla Doğu ticareti için taşıdığı önem nedeniyle, bu bölgeler tarihin her evresinde yayılmacı imparatorluk ve devletlerin özel ilgi alanı olmuş, ilk koloniler bu bölgede oluşmuştur. Bu durum ise servet-sefalet farklılaşmasının daha hızlı derinleşmesini getirmiştir. Birçok ayaklanmanın Karadeniz’de (Lazika ülkesi) yankı bulmasının ardındaki gerçeklik budur.

Lazlar özellikle Osmanlı egemenliği altında ulusal kimlik, kültür ve değerleriyle tam bir parçalanma ve giderek yokoluş süreci yaşamışlardır. Osmanlı ve Türk devletinin belli dönemlerdeki nüfus sayım sonuçları bu konuda yeterli bir fikir vermektedir.

Kent
İslam
Katolik
Protestan

Ordu:
Giresun:
Trabzon:
Rize:
Artvin:
Tokat:
Gümüşhane:
Samsun:
_______
Toplam :

202.083
164.967
289.996
171.647
90.11
261.803
122.222
273.369

1.176.125

9
37
55
3
9
39
1
156

303

16
72
30
2
2
1
1
41

125


Ortodoks
Ermeni
Hıristiyan
Musevi
Sair

120
2
77
1
30
25

109

384

15
11
99


103
3
183

424

2
6
25
2
7
55

82

177

4
1
3

2
92
1
95

198

1

10

5
14

1

31



Osmanlı istatistiklerine göre, Trabzon eyaletinin toplam nüfusu 1897 de 1 milyon 164 bindir. Bunun 856 bini Müslüman 155 bini Rum, 42 bini Ermeni, 1500’ü ise Katolik ve Yahudidir. 1905-1906 nüfus sayımında ise Trabzon eyaletinin toplam nüfusu 1 milyon 342 bindir. 1 milyon 61 bini Müslüman, 205 bini Rum, 50 bini Ermeni, 1500’ü Katolik ve Yahudi, 2450’si Protestandır. Bu rakamlar, Hıristiyan lazların Osmanlı döneminde müslümanlaşması ve Türkleşmesinin boyutlarını vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise azınlık uluslar aleyhine çok daha hızlı bir değişim yaşanmıştır.

1927 yılındaki nüfus sayımının sonuçlarını veren aşağıdaki tablo, aynı zamanda Karadeniz bölgesinde yaşayan değişik din ve mezheplere mensup halklara yönelik baskı, zulüm ve kırım politikalarının sonuçlarını yansıtmaktadır. Uzun yıllar Hıristiyan olarak yaşamış, kendine has kültür ve değerler yaratmış olan Lazların yaşadığı dinsel ve ulusal kimlik değişiminin ardındaki gerçek zora dayalı asimilasyon politikalarıdır. Daha önce aktardığımız misyoner Lui Grancerios’un kaleme aldıkları da bunu doğrulamaktadır. Karadeniz bölgesinde nüfusun çoğunluğunu oluşturan Laz, Rum, Ermeni ve diğer ulusal kimlik ve dinsel inançlara mensup halkların ulusal kimliklerinden ve dinsel inançlarından ödün vermeyen kesimleri kıyımdan geçirilmiş, sürgün edilmiş, mülkiyetine el konulmuş ya da ağır vergilere tabi tutulmuşlardır. Bu baskı ve katliamı göğüsleyemeyenler ise ya Türkleşmek ya da kimliklerini gizlemek zorunda kalmışlardır.

TC devletinin kurulmasıyla birlikte de baskı, zulüm, katliam ve farklı kimlikleri reddetme politikaları çıplak bir biçimde hayata geçirilmiştir. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında Rumlara ve Ermenilere karşı yürütülen soykırım ve sürgünler bilinmektedir.

Kemalist rejim cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda iktidarının harcını halkların kanlarıyla karmıştır. Birçok katliam sürgün ve soykırımın yanısıra oluşturduğu terör çeteleriyle değişik ulusları sürekli bir baskı, sindirme, katliam ve asimilasyona tabi tutmuştur. Kazım Karabekir celladı ile Kürtlere zulüm uygularken, Yahya Kaptan ve Topal Osman’la Karadeniz’i terör ve zulüm yuvasına çevirmiştir. Yahya Kaptan kemalist rejim tarafından kendisine tanınan yetki ve ayrıcalıklarla bölge halkını haraca kesip zulüm estirirken, Topal Osman ve çetesi bölgede terör estirip halkı sindirmiştir. Bölgedeki ulusal, dinsel-mezhepsel farklılıkları kendi sömürücü ve sömürgeci emelleri için kullanan kemalistler, Yahya Kaptan ve Topal Osman eliyle estirdikleri terörle yetinmemişler, halkları da birbirlerine kırdırmışlardır. Özellikle Rum ve Ermenilerin evlerini tespit ederek saldıran, talan eden, katleden, zulüm estiren Topal Osman yer yer bu saldırılara halkı da katmayı başarmıştır. Selçuklu’dan Osmanlı’ya onlarca kez egemen güçlere başkaldıran bu halklar mozaiği Karadeniz’i gericilik ve şovenizmin kalesine dönüştürmeyi başardığı için, kemalist rejim Topal Osman gibi bir halk celladını muhafız alayı komutanı yaparak ödüllendirmiştir. (Mustafa Suphi’lerin katilleri de olan bu iki celladını -Topal Osman ve Yahya Kaptan- daha sonra M. Kemal kendisi öldürtmüştür.) Bütün bunlar kemalist rejimin nasıl bir zulüm ve barbarlık üzerinde yükseldiğini gösteriyor.


Sömürgeci Türk devletinin üzerinde yükseldiği zemin ve halklar üzerindeki gerici emelleri

20. yüzyılın başında “ulusal kurtuluş” talebiyle sahneye çıkan Türk burjuvazisi kısa sürede Osmanlı ve Avrupa emperyalizminin boyunduruğunda bunalmış Türk, Kürt, Laz, Çerkez, vb. Anadolu’da yaşayan birçok ulus ve azınlığın desteğini alarak Kurtuluş Savaşı’nı kazandı ve “Misak-ı Milli” sınırlarını oluşturdu. Cumhuriyetin ilk kuruluşunda “Bu Kürtlerin ve Türklerin parlamentosudur” diyen M. Kemal, çok geçmeden, “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Bir Türk dünyaya bedeldir” şiarlarıyla cumhuriyetin şovenist kimliğini ortaya koydu. Oysa üzerinde devlet kurdukları bu coğrafyanın önemli bir bölümünde Kürt, Ermeni, Laz, Gürcü, Çerkez, Abhaz, Süryaniler vb. yaşamaktaydı. Türk devleti onları yok saymakla kalmadı, yüzyıllarca beraber yaşamış bu kardeş halklar arasındaki ulusal, dinsel, mezhepsel kimlik ve kültür farklılıklarını kendi gerici ve sömürgeci emelleri için de kullandı. Daha cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak Müslümanı Hıristiyana, Sünniyi Aleviye, Türkü Kürde ya da farklı halklara karşı kışkırtarak, değişik ulus ve halklar üzerinde zulüm estirdi.

Merkezi otoritelere ve zulme karşı ayaklanma geleneğinin güçlü olduğu Anadolu topraklarında Osmanlı’dan egemenlik devralmış olan genç Türk burjuvazisi, ancak halklar arasına düşmanlık tohumları ekerek otoritesini sağlayabilir, gelişecek muhalefeti ancak böyle ezebilirdi. Osmanlı’dan devraldığı bu politikalar sayesindedir ki, başta Kürt halkının olmak üzere gelişen onlarca isyanı kanla bastırmayı başardı. Ermeni ve Rumlara yönelik sürgün ve soykırım sırasında diğer ulus ve dinlere mensup halkların belli bir kesiminden destek bulması, halklar arasına ekilen düşmanlık tohumlarının ürünüdür. Alevilerin Sünnilere katlettirilmesi, Kürtlerin isyanını bastırmak için Lazların kullanılması vb...

Özellikle SSCB’ye sınır olan Kürdistan ve Karadeniz’e yönelik gerici politika ve kurumlaşmalara büyük bir önem verilmiştir. Türk burjuvazisi, sosyalizmin etkisinden korunmak için, Sovyetler Birliği’nde yaşayan Laz, Çerkez ve Ermeni vb. aynı etnik kökenli halklarla ilişkileri yasaklamış, anti-komünizm propagandası ile halklar arasına düşmanlık tohumları ekmiştir. Resmi ordu birliklerinin yanısıra en gelişkin ajan ağı ve kontra örgütlenmeler Kürdistan’da ve Karadeniz’de oluşturulmuştur.

Coğrafik olarak bitişik olan bu iki bölgenin -Kürdistan ve Lazistan- halkları tarih boyunca komşu olmanın kederini ve sevincini beraber yaşamışlardır. Aynı imparatorluklar tarafından sömürgeleştirilmişler ve gerici emellerinin yaşam bulduğu alanlar olmuşlardır. Bugün de bu iki halk aynı sömürgeci gücün egemenliği altında benzer bir kaderi paylaşıyorlar. Tüm zulme ve vahşete rağmen bastırılamayan Kürt halkının özgürlük özlemi sömürgeciliğe karşı başkaldırıya dönüşmüş, bu başkaldırı ezilen halkların sempati ve desteğini kazanmıştır. Kürdistan’da tutuşan bu özgürlük ateşinin Karadeniz’i etkilememesi düşünülebilir mi?


Kirli savaş güçleri neden Karadeniz’de
konumlanıyor?

Sömürgeci sermaye devletinin Kürdistan’da yıllardır yürüttüğü kirli savaşın tecrübe ve deneyimini olduğu gibi Karadeniz’e taşıması gerçekten PKK’nin birkaç gerilla birliğini Karadeniz dağlarına kaydırmasından dolayı mıdır? Bu da bir neden olmakla birlikte asıl neden değildir. Aynı dağlarda kaç yıldır TİKKO ve DHKP-C gerillaları da bulunuyor, zaman zaman karakol baskınları vb. eylemler gerçekleştiriyorlardı. O halde bölgede neden dün değil de ‘97’den itibaren kirli savaşın ihtiyaçlarına göre bir konumlanma gerçekleştiriliyor? Sermaye devletinin Karadeniz’deki konumlanış tarzına bakıldığında, bu sorunun yanıtını bulmak kolaylaşacaktır.

Susurluk’ta gün yüzüne çıkan çete devletinin “saygın” isimlerinden Tuğgeneral Veli Küçük Karadeniz Bölge Komutanlığı’na getirildi. Uzun yıllar Şırnak’ta Kürt halkına kan kusturan Mustafa Malay, Ordu’ya vali olarak atandı. Daha önce Diyarbakır’da valilik yapan İbrahim Şahin Giresun’a, askerliğini Hakkari’de komando olarak yapan Bayram Ali Köse Ordu’nun Mesudiye ilçesine kaymakam olarak atandı. Tokat’ın Almus ilçesi kaymakamı Ahmet Aydın ve Giresun’un Pirapiz, Espiye, Tirebolu ilçelerine atanan kaymakamların hepsi uzun süre Kürdistan’da görev yapmış unsurlardır. Bunların yanısıra Kürdistan’dan Karadeniz’e kaydırılan özel harekat timleri, komando taburları ve jandarma birliklerine ise hiç değinmiyoruz. Aynı dönemde (1997) Susurluk’un diğer kahramanı Mehmet Ağar DYP’nin Karadeniz Bölge Örgütlenme sorumluluğuna getirildi. Aynı süreçte yaşanan diğer bir önemli gelişme de Türki Cumhuriyetler ve Avrupa ticaretinde stratejik öneme sahip olan Samsun, Ordu, Sinop ve Hopa limanlarının ihalesinin Mehmet Ağar’ın has adamı olarak bilinen Turgay Ciner ve Muammer Çakıroğlu’na verilmesi ve limanların özel tim tarafından korunmasıdır. Bu listeyi uzatmak mümkün, ancak bu kadarı bile özel savaşın konumlanışı hakkında bir fikir vermektedir. İsimlerini saydığımız vali, kaymakam, ordu komutanı, özel tim, komando taburları ve karakol komutanlarına kadar istisnasız hemen hepsi Kürdistan’da görev yapmış, kirli savaş içerisinde sivrilmişlerdir ve ortaya çıkan devlet çetelerinin baş aktörleridir.

Diğer dikkat çekici bir durum da özel savaş birliklerinin Karadeniz’deki coğrafik konumlanışıdır. Bu da sömürgeciliğin Karadeniz çıkartmasının çok yönlü amacını gösteriyor.

Limanların tutulmuş olmasının iki nedeni vardır. Birincisi; Türkiye, Avrupa ve Türki cumhuriyetleri arasında deniz ticaretinde, özel olarak ise silah kaçakçılığı ve uyuşturucu ticaretinde tuttuğu özel yerdir. İkincisi; sömürgeci Türk devletinin Türki cumhuriyetler üzerindeki tarihsel yayılmacı emelleridir.

Özel savaşın Karadeniz’in hangi il ve ilçelerinde konumlandığına baktığımızda, tablonun tamamlandığını görüyoruz. Sömürgeci savaş aygıtının konumlandığı hat oldukça önemlidir. Konumlanılan il, ilçe ve köylerin neredeyse tümü Alevidir. Gerek ‘80 öncesinde gerekse bugün devrimci potansiyelin en yüksek olduğu, gerilla savaşının ve devrimci çalışmanın fazla zorlanmadan taban bulacağı bir alandır. Kürdistan illeriyle sınır olması ve dağların gerilla mücadelesine elverişliliği de, bu güzergaha yığınak yapılmasının nedenlerinden biridir. Ama başta da belirttiğimiz gibi, bu sadece bir nedendir. Sömürgeci devlet Karadeniz’e de yığdığı kirli savaş aygıtını meşrulaştırmak için bu durumu bir vesile olarak değerlendirmektedir. Bütün bu yığınak ve konumlanış Karadeniz ile Kürdistan arasındaki bu hattın silah ve uyuşturucu ticareti yolu olarak kullanılmasına uygun bir tarzda gerçekleştirilmiştir.


Kirli savaşın kirli yöntemleri

Kurulduğundan bu yana halklar arasında etnik, dinsel, mezhepsel farklılıkları kışkırtan sömürgeci Türk devleti bu kirli yüzünü Karadeniz’de bir kez daha gösteriyor. Kürdüyle, Türkmeniyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Rumuyla ve Ermenisiyle onlarca ulustan halkın yüzyıllardır kardeşçe yaşadığı Karadeniz, bugün şovenizm ve ırkçılığın hortlatılmak istendiği bir alana çevrilmiştir.

Sömürgeci devlet Karadeniz’e yaptığı özel savaş yığınağının hemen ardından köylülere yaylaları yasakladı. Böylece onları ekonomik olarak çökerterek koruculuğu “ekmek kapısı” haline getirmenin zeminini döşedi. Sonra Mesudiye’de özel tim tarafından katledilen iki çocuğun PKK’liler tarafından öldürüldüğü propaganda edildi. Ancak aynı katliamdan sağ kurtulan bir çocuk abilerinin özel tim tarafından öldürdüğünü açıklayınca, bölge halkının öfkesi özel time yöneldi. Çete devleti iki özel tim elemanını suçlu bularak görevden almak zorunda kaldı. Peşinden Almus’ta özel tim bir eve gerilla kıyafetiyle baskın düzenleyerek katliam yaptı. Bunun da PKK’nin yaptığı propaganda edildi. Ancak yine ters tepti. Çünkü hem ailenin devrimcilere yakınlığı biliniyordu, hem de sağ kurtulan aile bireyleri katliamı özel timin gerçekleştirdiğini açıkladılar. Buna benzer onlarca yol kesme ve katliam gerçekleştiren özel tim, tüm bunları PKK’ye malederek şovenizm ve ırkçılığın tohumlarını ekmeye çalışıyor.

Özel timin ERNK imzasıyla evlere gönderdiği mektup ve bildiriler de bunu tamamlayan diğer bir kirli savaş yöntemdir. Mektup ve bildirilerde; “10 gün içinde köyleri boşaltıp batıya Türklerin bölgesine göç edeceksiniz. Aksi halde sizlere dünyayı zindan edeceğiz. ... Zaza, Azeri, Türkmen, Boşnak, Alevi, Şafi demeden bütün Türk piçlerini bu topraklardan çıkaracağız. Sizlerin yerine buradan sürgün edilen Ermenileri yerleştireceğiz. Mücadelemiz büyük Ermenistan’ı kurana kadar devam edecektir. Başkanımız Abdullah Öcalan’da Ermeni asıllı bir Kürt’tür.” (Ülkede Gündem, 30 Eylül ‘97)

Osmanlı’dan bugüne egemen sınıfların tarihsel düşman olarak andıkları Ermeniler ve Kürtlerin birarada anılmaları ve PKK’nin bir Ermeni örgütü, Abdullah Öcalan’ın da “Ermeni asıllı bir Kürt” olarak gösterilmesi, şovenizmin Karadeniz’de tezgahladığı kirli oyunları tüm açıklığıyla ortaya sermektedir.

Bugün Karadeniz’de kimi yerlerde zorla, kimi yerlerde ise gerici-şovenist unsurlara dayanılarak koruculuk kurumlaştırılmaya çalışılıyor. On yıllardır kirli savaş yöntemleriyle Kürdistan’ı kontra örgütler ve uyuşturucu bataklığı haline getiren sömürgeci devlet bugün de Karadeniz’i bir uyuşturucu ve kontr-terör yuvasına dönüştürmek istiyor. Bu sayede Karadeniz’deki devrimci potansiyeli de boğmaya hedefliyor.

Kirli emellerinin ürünü bu kirli savaş yöntemleri sermaye devletinin bataklığı olacaktır. Tarih Kürdistan örneğinde de göstermiştir ki, zulüm ve zorbalığın ürettiği tek şey öfke ve isyandır. Karadeniz halkı yüzyıllarca aynı egemen güçlerin zulmü altında aynı kaderi paylaştığı Kürt halkının özgürlük coşkusunu paylaşacaktır. Zulme karşı isyanı kurtuluş yolu olarak seçecektir.

Yaşasın halkların kardeşliği!