ARSIVANA SAYFA
 
30 Eylül '00
SAYI: 36
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Mücadelenin durumu ve devrimci görevler
Bu hayalet yarın mezarınızı kazacak!
“Kahrolsun İMF! Kahrolsun emperyalizm!”
Kışlalı suikastı zanlısı yakalandı!
Halkın öfkesi artık sokaklara taşıyor!
Ulucanlar katliamının yıldönümünde Türkiye ekonomisi
Türk-İş, DİSK ve derinleşen ihanet
Belediye-İş’e kayyum şantajı
Çukobirlik işçileri direndiler ve kazandılar
“Tek başına kurtuluş olmayacağının bilincindeyiz”
Enerji emekçilerinin eylemleri ve gösterdikleri
Ermeni soykırım tasarısı ve perde arkasındaki gerçekler
Önce ABD güdümlü devlete köle kafanızı değiştirin!
Ulucanlar direnişinin yaktığı ateş hiç sönmeyecek!
Karadeniz: Bir halklar mozaiği-2
Anti-militarizm, askerlik sorunu ve gençlik mücadelesi üzerine
Ulucanlar’ı anma etkinliklerinin gösterdikleri
Ulucanlar anmasından notlar
Ulucanlar anması çalışmaları
Cumartesi eylemleri devam ediyor!
Katliamcılar hala yargı önünde değil
Anma, gözaltı ve direniş
Olimpiyatlar, görüntü ve gerçek
Liberal rüzgar gülü politikası
Partimizin programı üzerine notlar
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Ulucanlar direnişinin yaktığı ateş
hiç sönmeyecek



A. Aras


Şanlı Ulucanlar direnişinin üzerinden bir yıl geçti. Devrimci ve komünist basın bu şanlı direnişi çeşitli yönleriyle ele aldı, almaya devam ediyor. Böyle olması son derece doğal ve bir o kadar da gereklidir. Zira, ağır bedeller ödenmiş, ezilen milyonlarca emekçinin kurtuluşu için mücadele eden, bu toplumun en namuslu, en yiğit temsilcisi olan devrimciler ve işçi sınıfının iki komünist önderi alçakça, insanlık dışı yöntemlerle katledilmişlerdir.

Evet ağır bedeller ödenmiştir. Ama onurlu bir direniş kazanılmıştır. Önemli olan da budur. Devrimci ve komünist tutsaklar bir kez daha ölümü sıradanlaştırmış, direniş geleneğini, kurşun altında halay çekerek sürdürmüşlerdir. Ulucanlar direnişi, daha şimdiden sınıf mücadelesi tarihinde hakettiği yeri almıştır. On’lar, üzerinden yıllar geçse de, uğruna canlarını armağan ettikleri kavgada yaşayacak ve yaşatılacaklar. Onlara ve binlercesine olan borcumuzun karşılığı sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için Türkiye devrimidir. Onların genç yaşta aramızdan ayrılmasından duyduğumuz acı ancak bu şekilde bir parça hafifleyebilir. Biz görelim ya da görmeyelim, tarih buna tanık olacaktır.

Ulucanlar katliamı, nedenleri ve hedefleri, sonuçları ve zamanlamasıyla zindan sınırlarını aşan, sermaye devletinin diğer saldırıları ile doğrudan organik ilişkisi olan bir yer tutuyor. Bu yönüyle de üzerinde daha çok durulacaktır. Komünist basın şimdiye kadar direnişin bu yanına oldukça geniş yer verdi. Birçok temel yazı yazıldı. Önümüzdeki zorlu mücadele süreci açısından ve yıldönümü vesilesiyle bazı yönleriyle yeniden ele alınacaktır.


Zor ile ayakta kalan zor ile
yıkılır gider

Sınıf mücadelesi tarihinde egemen sınıfların garabet ölçüsüne vardırdığı, ama artık yadırganmaması gereken eğilimlerinin örneklerinden biridir: Yağmalamak ve sömürmek üzere kendi topraklarının dışındaki topraklara gözünü diken her sömürücü devlet, sefere çıkmadan önce cephe gerisini sağlamlaştırmak üzere içerde “temizlik”e, katliamlara girişir. Zindanlar çoğunlukla böylesi “temizlik”lerin başlangıç ve odak noktasıdır.

Ya da önlerine atılan bir parça kemiği yalamak için efendilerine yaranmak isteyen düşkün uşak takımı, bağlılıklarını göstermek üzere sıklıkla kitlesel katliamlara girişmekten kaçınmazlar. (Zindanlar böylesi durumlarda da onlar için en kolay avlanma sahasıdır.) Efendilerinin önüne, duruma, ihtiyaçlarına ve güçlerinin sunduğu imkanlara göre, veya birkaç on-yüzbin kelle atmayı yiğitliklerinin şanından sayar uşak ruhlu işbirlikçi-sömürücüler. Egemenler de bağlılıklarına bir gösterge olarak dökülen kanları kana kana içerler. Tıpkı, Roma imparatorları gibi, aslanların önüne atılan kölelerin-gladyatörlerin parçalanmasını izlemekten, emekçinin kanının akıtılmasından büyük bir zevk alırlar. (Bilindiği üzere, dünya imparatorluğu haline gelen Roma, köleleri ve köle emeğini insafsızca kullanarak, insanlık dışı katliamlara uğratarak kendi yıkımını da hazırlamış oldu. Bugünün kapitalistleri de aynı yoldan hızla kendi sonlarına koşuyorlar.)

Şöylesi durumlar da sözkonusudur: Bir ülkenin emekçi halkını teslim almak için işbirlikçi bir kesimi hizmete koşmak, çoğunlukla yetmez. Mücadele etmeye en yatkın kesimlerin temsilcilerini dize getirmek, değilse etki alanlarını sınırlamak ve kitlelerden yalıtmak, o da yetmezse ortadan kaldırmak gerekir. Hatta her türden gerici egemenler gibi emperyalistler de bunu bizzat kendi kolluk güçlerini o ülkenin topraklarına salarak, “sürek avları” düzenleyerek de yapabilmektedirler. Bunların tümü, içerde emekçilere karşı bir savaş ekonomisi uygulaması sözkonusu olduğunda da geçerlidir.

Bunlara örnek bulmak için tarihin eski sayfalarını karıştırmaya da, geri bıraktırılmış Afrika ülkelerine uzanmaya da gerek yok. Emperyalizmin egemenlik alanındaki pek çok sözde bağımsız ülkede bunların güncel örnekleri, hem de çağdaş kılıklar altında yaşana gelmektedir. Tıpkı yıllardır ülkemizde olduğu gibi. Tıpkı Ulucanlar katliamının Ecevit’in ABD’ye sadakat göstermek üzere yola çıkışının hemen sonrasında gerçekleştirilmesi gibi. Tıpkı aynı gün Kürdistan’a operasyon düzenlenmesi gibi.


Her direniş mevzisi birer Ulucanlar’dır artık

PKK’nin teslimiyet bayrağını çekmesinden, bölgede emperyalist rekabetin kızışması nedeniyle kendisine biçilen rol için başının efendilerce okşanmasından da güç alan faşist devlet, uygulamakta olduğu yıkım programından sonuç almak üzere, ‘99 yılından itibaren toplumun emekçi kesimlerine karşı kapsamlı bir örgütsüzleştirme operasyonu, direniş odaklarına karşı ölçüsüz bir teslimiyet ve tasfiye planını yürürlüğe koydu. Buna karşı koyulması durumunda, her zaman ve her yerde olduğu gibi, bu aynı sonuca ezerek-katlederek ulaşmaya çalışacaktı. Bunun anlamı, deprem yıkıntılarının altında kalan binlerce insanın ölüme, sağ kalanların kendi kaderlerine terkedilmesiydi. Hala ayakta kalmayı başaran sefalet içindeki milyonlarca işçi ve emekçiye mezarda emeklilik, sıfır sözleşme, tahkim ve işsizlikti. Devrimci tutsaklar için ise tabutluklar, yani hücrelerdi. Efendileri böyle istiyordu. Onlar da bu kez başarma sözü vermişlerdi.

O gün Ulucanlar’da bu plan, bu pervasız saldırı, “teslim mi olacaksınız, ölecek misiniz?” çağrısı olarak somutlanıyordu. İşte, Ulucanlar direnişi, “Öleceğiz, ama teslim olmayacağız!” şiarında ve duruşunda ifadesini ve anlamını buldu.

Onlarca devrimci tutsağın anlatımlarında da görüleceği üzere, katiller bütün sınıf kinleriyle ve kendi ürünleri olan bütün insanlık dışı yöntemlerle saldırıya geçtiler. İşlerini, kendi sınıf doğalarına yarışır bir zevkle yerine getirdiler. Öldürdükleri yetmedi, yoldaşlarımızın cansız bedenleri üzerinde işkence tatbikatları yaptılar. Cenazelerimizi kaçırarak hayvanlara özgü korkularını açığa vurdular. Şimdi “operasyonu yapan güvenlik güçleri kastlarını aşmıştır” savunmasına sarılırlarken bile, o işkenceci kimliklerini, icraatlarını red ve inkar edemiyorlar, etmiyorlar. Nasıl etsinler ki? Benzeri katliamları defalarca yaptılar, Burdur’da, Bergama’da olduğu gibi yine yapacaklar. Ama unuttukları bir şey var. Her seferinde açığa çıkan kanlı yüzleriyle artık kimseyi inandıramayacaklar. Ve biz her seferinde aynı inanç ve kararlılıkla direneceğiz. Bundan sonra her direniş mevzisi birer Ulucanlar’dır.

Cumhuriyet tarihinin bu en kanlı zindan operasyonu, yalnızca devrimci tutsaklar için değil, mücadele etmekten başka yolu olmayan milyonlarca işçi ve emekçi için hala da güncelliğini, önemini ve sıcaklığını koruyorsa eğer, bunun temel iki nedeni var: Uygulanan vahşetin sonuçlarının kendiliğinden ortaya çıkardığı tepkiler ve katliamın akılalmaz vahşetinin büyüklüğüne rağmen devleti acz içinde bırakan direnişin görkemi ve uyandırdığı sempatidir. Buna, yetersizlikleri olsa da, devrimci ve komünist güçlerin ısrarlı bir çabayla -hücre saldırısıyla da birleştirerek- Ulucanlar’da yaşanan katliamı gündemde tutma çalışmasının toplumun belli duyarlı kesimlerinde yankı bulmasını da eklemek gerekiyor.


Mevzi direnişlerinden genel-merkezi
direnişlere...

Devletin devrimci ve komünist tutsakları tecrit politikasındaki (hücre politikası) kararlılığını göstermek amacıyla Burdur vb. yerlerde denediği yeni katliam girişimlerinin sonuçları kamuoyuna yansıdıkça, artan bir tepkiyle karşılanmasında Ulucanlar direnişinin doğrudan bir etkisi sözkonusudur. Bundan sonra da öyle olacaktır. Faşist devlet, her katliam girişiminde Ulucanlar’ın yarattığı etkinin sonuçlarını hesaplamak zorunda kalacaktır.

Bu sermaye iktidarı açısından iki yönlü bir ders ve sonuçtur. Birincisi, en kanlı, en vahşi saldırılarla bile devrimci iradenin teslim alınamazlığıdır. Devrimciler, yıllardır can bedeli korudukları bu mirası daha da ileriye taşımakta asla tereddüt etmeyeceklerdir. Devlet bunu görmüş ve kabul etmiştir. İkincisi, bundan sonra devrimci, ilerici toplum katmanlarında böylesi katliam girişimlerinin devletin teşhirini artırmasının da ötesinde artan ve daha da artacak olan bir tepkiyle karşılanacak olmasıdır. Sonuçta devlet bu iki olguyu da hesaba katmak zorunda olduğunu, “kansız operasyonlar”ı tercih ederek göstermiştir.

Fakat buradan hiçbir şekilde sermaye devletinin kanlı operasyonlara girişmeyeceği sonucu çıkarılamaz. Bu yalnızca, mevcut konjonktürün ve kitle muhalefetinin bir parça kendi aleyhine dönmesi karşısında izlediği geçici bir taktikten ibarettir. Aksine, devletin tecrit (hücre tipi cezaevleri) politikası daha sert ve daha kapsamlı bir çatışmayı koşullamaktadır. Ulucanlar direnişi, her iki kesim açısından da mevzi çatışmaları merkezi-genel çatışmalara bağlayan kanalı açığa çıkarmış ve belirginleştirmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, Ulucanlar direnişi, kendisinden önceki direnişleri ve mücadele deneyimlerini bugüne daha merkezi bir düzeyde bağlayan önemli bir halkadır. Dahası direniş, zindan mücadelesindeki geçmiş birikimi geleceğe aktarmak açısından önemli bir olanak yaratmıştır. (Bu aynı olanak, ‘96 ÖO-SAG eylemi sonrasında “zafer sarhoşluğu”nun arkasından yaşanan güçsüzlük ruh hali ve dar bakışaçısı nedeniyle değerlendirilemedi.) Bunlar teslimiyete karşı verilmiş tok bir yanıtın, Ulucanlar’daki direniş mirasının kendiliğinden yarattığı sonuçlar, aynı anlama gelmek üzere, daha da ileriye taşınması gereken imkanlardır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; sermaye iktidarı hücre politikasında ne denli ısrar ederse etsin, Ulucanlar’ın zindanlarda devrimci tutsaklar açısından kabul edilmez olanın sınırlarını bir kez daha çok kalın biçimde çizmiş olması, daha ileri kazanımlar için devrimci kararlılığı ve direngenliği ortaklaştırmıştır ve merkezileştirmiştir. “İçerisi” ve “dışarısı” arasındaki boğucu ayrımın, devrimci tutsaklar ve devrimci mücadele lehine yeniden şekillenmesinde, zindanları bu toplumun en ileri ve duyarlı kesimlerinin sorunu haline getirmesinde önemli bir katkıda bulunmuştur. Bunun kendisi yeni dönemde politik bir çıkışın zeminini de tarif etmektedir. Şimdi önümüzde bu birikim ve olanakları politik bir kazanıma dönüştürmek gibi temel bir görev var. Gelinen yerde, bedelleri ağır olan onurlu direnişlerin gerçek sonuçlarına ulaşması, sermaye iktidarının karşısına merkezi politik bir sınıfsal duruşla çıkabilmeye bağlıdır. Sınır çizgileri asla daha geriden, aşılmış ve alışılmış olan düzeyden çizilemez.


Zindanlarda süren mücadelenin
politik-ideolojik-sınıfsal arka planı

Düzen kendince zindanlar için bir “sorun” ve “çözüm” tanımı yapıyor. Sorun, görüldüğü yerde ezilmesi gereken devrimci ve komünist faaliyetin ve bu faaliyeti sürdüren insanların kendisi. Çözüm faşist yasalarla, işkencehaneler ve sokak infazlarıyla, gözaltında kaybetmelerle ömrünü uzatmaya çalışmak. “İçerde”, zindanlarda ise, devletin otoritesini sağlamak, yani devrimcileri siyasal kimliklerinden soyundurmak. Çözüm yöntemi ise, devrimci tutsakları birbirlerinden ve toplumdan tecrit etmek, devrimci iradeyi bütün kazanımlarıyla beraber teslim almak, ıslah etmek, bunun için ne gerekiyorsa yapmak. Hücreler bu çözüm yönteminin güncel bir biçimi olarak gündeme sokuluyor. Fakat karşısında dışarıda bile biteremediği, boyun eğdiremediği devrimci bir irade ve bugün için henüz sınırlı da olsa bir toplumsal muhalefet var. Yalnızca askeri yöntemlerle bu politikasını hayata geçirme denemelerinin her birinin şimdiye kadar kendisi için bir faturaya dönüştüğünün farkında. (Yine de böyle bir tercihde bulunabilir) Bunun için toplumu, dayattığı çözüme ikna etmeye çalışıyor. Bunun kendisi bile zindanlar sorununun toplum nezdinde politikleşmesi, şu ya da bu kesimin şu ya da bu çözüm-politikanın tarafları olarak bölünmesi demek. Bu, düzen aleyhine bir açmaz. Zira, sorun hiç de devrimci tutsaklar ile devlet arasındaki bir “kan davası” değil. En azından kurulu düzenden hiçbir pozitif beklentisi kalmayan ve gerici ideolojilerin etkisinden bir parça sıyrılabilen geniş emekçi yığınlar (henüz politik-pratik bir tutum almamış olsalar bile) meseleye bu gözle bakmıyorlar.

Devrimci ve komünist tutsakların da bir sorun ve çözüm tarifi var. Herşeyden önce onlar bu düzenin varlığını ve hangi biçimde olursa olsun kendilerini özgürlükten yoksun bırakmanın simgelerinden biri olan zindanların kendisini sorun olarak görüyorlar. Çözümü ise toplumsal bir devrimde görüyor, bunun için mücadele ediyorlar. Fakat bu işin tarihsel ve stratejik olan yanı. Güncel boyutta ise sorun, devrimci tutsakların siyasal ve insani en temel haklardan (can güvenliği, siyasal kimlik ve ona bağlı olan bir dizi başka haklar, sağlık, görüş, insanca yaşamaya elverişli koşullar vb.) yoksun bırakılması, her türden aşağılık uygulamaya maruz kalması. Son yirmi yıl içerisinde zindanlarda beşyüze yakın tutsağın katledilmesi bile, sorunun niteliğini ve sorumlularını anlamak için yeterli bir kanıttır.

Şimdiye kadarki katliamlar da direnişler de, bu temel ve güncel siyasal ve insani haklar üzerinden biçimlenmektedir. Ve bunlar içinde siyasal kimlik ve bunun gereği olan diğer haklar, devrimci ve komünist tutsaklar için herşeyin başında gelir. Zindanlarda insani kimlik ve insan olmanın onuru, ancak siyasal kimlik savunularak korunabiliyor. Bu nedenle siyasi kimliğe dair en küçük bir saldırı, sert bir çatışmaya, sınıflar arası bir irade savaşına dönüşüyor. Bu nedenle, devrimci ve komünist tutsaklar siyasi kimliklerini düşmana çiğnetmek yerine gözlerini kırpmadan ölümü tercih ediyorlar. Böyle olması eşyanın tabiatı gereğidir. Çünkü iki farklı sınıf, en yalın biçimde, açık bir çatışma ve savaş alanında, zindanlarda ve işkencehanelerde karşı karşıya geliyorlar. Devrimci ve komünistlerin kendileri için hiçbir özel talepleri ve amaçları olmadığı bilinir. Zindanlarda devrimci kimliğin korunması ve özgürlük hariç. Kaldı ki, her iki talep de nihai olarak hiçbir “özel”liği olmayan, sonuna kadar politik ve sınıfsal taleplerdir. (Devrimci tutsaklara özgürlük talebinin çoğunlukla daha zayıf biçimde dillendirildiğini de bu arada belirtelim) Bu konulardaki hassasiyetin esnetilmesinin hiçbir gerekçesi olamaz.

Ancak bu kadarı hiçbir şekilde yeterli değildir. Sözkonusu temel konularda gösterilen hassasiyetlerin, bu uğurda verilen mücadelenin dışarıdaki genel siyasal sınıfsal mücadele ile, talep, eylem ve buna uygun siyasal-sınıfsal çalışma hedefi ve düzeyiyle birleştirilmesi gerekiyor. Sınıf mücadelesinin doğası gereği, taşıdığı özgünlüklere rağmen hiçbir alandaki talep ve eylem biçimi temel sınıfsal talep ve eylemlerden yalıtık olamaz, böyle formüle edilemezler. Burada bir zorlanma yaşanıyorsa (ki öyle), bu, alanların, koşulların doğal olarak taşıdığı güçlüklerden değil, bu güçlüklerin politik olarak üstesinden gelinmemesinden, politik zaaflardan kaynaklanıyordur.

Güç yetersizliğinin yarattığı ciddi sorunları gözardı ediyor değiliz. Ama güç, hiçbir zaman hazır bulunamayacağı gibi, hiçbir hazır güç de kendi içine daralmış, kendi içine kapanmış politik açmazlarla malül bir mücadele çizgisiyle ileriye gidemez, ona yeni bir aşama kazandıramaz. Bir saldırı anında eldeki hazır güç ve olanaklarla bir mevziyi korumak için, kararlılık ve cüret, gösterilecek hassasiyet ve devrimci refleks çok önemlidir. Oysa sınıf mücadelesi ne herhangi bir “saldırı”ya-saldırı biçimine ve ne de herhangi bir “an”a indirgenemeyecek kadar geniş, zengin ve bir o kadar da karmaşık bir süreçtir. Tek çözüm, eldeki güç ve imkanları sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına ve ruhuna uygun bir mücadele perspektifiyle (ki bu işin abecesidir) eldeki güç ve imkanları zorlamak ve bununla tutarlı bir taktik-politik mücadele çizgisi ve düzeyi tutturmaktır. Zindanlarda dört duvar arasında da olsak, sınf mücadelesinin bu kuralı geçerlidir.


Zindan direnişlerinin politik kazanımları ve dersleri

Yukarıda kazanımlar üzerinde yeterince duruldu. Kapsamlı saldırılar karşısında ağır bedeller ödenerek elde edilen mevzi ve kazanımların korunması ve geliştirilmesi, mevcut saldırıların savuşturulması sorununa gelince. Şimdiye kadarki direnişlerin politik kazanım ve dersleri dikkate alınmalıdır herşeyden önce.

Bu ders ve sonuçlardan ilki ve en temel olanı, zindanlara düşen yük ve sorumluluğu zayıflatmaksızın, zindan merkezli düşünüş ve davranış tarzından, parçacı yaklaşımdan kurtulmak, mevzileri genişletmektir.

Zindanlar boyutuyla ele alınırsa, ikincisi; herhangi bir an ve duruma endeksli hareket etme tarzını bir an önce geride bırakmaktır. Saldırıyı merkezi ve genel politikalarla, direnişlerle karşılamaya hazırlanmaktır.

Birinci noktayla bağlantılı olarak üçüncüsü; son kapsamlı saldırılarla beraber sermaye devletinin “içerisi”- “dışarısı” ayrımını gitgide silikleştirdiği bir yerde, talep ve eylemlerin ortaklaştırılması can alıcı bir önem kazanmıştır. Ulucanlar katliamıyla ön hazırlığı yapılan hücre saldırısı, zindanları şimdiye kadar görülmemiş ölçüde toplumun ilgi alanına sokmuştur. Burdur örneği, bir parça işlendiğinde, bu ilginin daha geniş kesimlere doğru yayılabileceğini, ses getirebileceğini göstermiştir. Emekçilerin yaşamını zindana çeviren saldırılar onları kaçınılmaz olarak mücadeleye sevketmekte, objektif olarak devrimci sınıf ve kitle çalışmasının etki alanına çekmektedir. Oluşan bu duyarlılık ve potansiyel, parçalı olarak yürüyen mücadelenin birleştirilmesi için önemli bir olanaktır. Bu olanaktan yararlanmak için, herşeyden önce, işçi ve emekçilerin en temel yakıcı talepleri ile kendi taleplerimizin birleştirilmesini zorlamak gerekmektedir. Bu herşeyden önce politik sorumluluğun bir gereğidir.

Saldırıların karşılanması için öteden beri içeriye ya da dışarıya çubuk bükme biçiminde şekillenen eğilimler ve bu minvalde yürüyen tartışmalar son derece kısır, dar ve sağlıksız sonuçlar üretmektedir. Çünkü tartışma yanlış bir eksende kurulmaktadır. Bugün hiçbir parça ve alan tek başına kendi gücüyle hareket etme lüksüne, bu tarzda hareket ederse başarı şansına sahip değildir. Kuşkusuz, dışarıda gelişecek ve geliştirilecek devrimci bir sınıf hareketinin varlığı koşullarında zindanlarda ödenen bedeller bu kadar ağır olmayacaktır. Ama bunun için içerde ve dışarda birleşik bir sınıf ve kitle hareketinin gelişmesine hizmet edecek politik bir sorumluluk, ciddiyet ve azami bir çaba gerekmektedir. En azından ödenen bedeller daha güçlü sonuçlara yolaçabilecektir. Ama bunun için içerde ve dışarda birleşik bir sınıf ve kitle hareketinin gelişmesine hizmet edecek politik bir sorumluluk, ciddiyet ve azami bir çaba gerekmektedir.

Sonuç olarak, saldırıların artan kapsamı ölçüsünde sorumluluklarımız da büyümektedir. En zor, en imkansız koşularda direniş bayrağını yere düşürmeyen devrimciler ve komünistler bu zor görevi de başaracak kararlılığa ve güce sahiptirler. Hiçbir güç, bu amaçlar etrafında kenetlenmiş devrimci irade karşısında tutunamaz. Tüm zindan direnişleri buna tanıktır. Ulucanlar, bunun görkemli en son örneğidir.