ARSIVANA SAYFA
 
30 Eylül '00
SAYI: 36
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Mücadelenin durumu ve devrimci görevler
Bu hayalet yarın mezarınızı kazacak!
“Kahrolsun İMF! Kahrolsun emperyalizm!”
Kışlalı suikastı zanlısı yakalandı!
Halkın öfkesi artık sokaklara taşıyor!
Ulucanlar katliamının yıldönümünde Türkiye ekonomisi
Türk-İş, DİSK ve derinleşen ihanet
Belediye-İş’e kayyum şantajı
Çukobirlik işçileri direndiler ve kazandılar
“Tek başına kurtuluş olmayacağının bilincindeyiz”
Enerji emekçilerinin eylemleri ve gösterdikleri
Ermeni soykırım tasarısı ve perde arkasındaki gerçekler
Önce ABD güdümlü devlete köle kafanızı değiştirin!
Ulucanlar direnişinin yaktığı ateş hiç sönmeyecek!
Karadeniz: Bir halklar mozaiği-2
Anti-militarizm, askerlik sorunu ve gençlik mücadelesi üzerine
Ulucanlar’ı anma etkinliklerinin gösterdikleri
Ulucanlar anmasından notlar
Ulucanlar anması çalışmaları
Cumartesi eylemleri devam ediyor!
Katliamcılar hala yargı önünde değil
Anma, gözaltı ve direniş
Olimpiyatlar, görüntü ve gerçek
Liberal rüzgar gülü politikası
Partimizin programı üzerine notlar
Mücadele Postası...
 
Tüm yazılar





 
 
Ulucanlar katliamının yıldönümünde
Türkiye ekonomisi



A. Tamer


Türkiye kapitalizminin ya da emperyalizme bağımlı orta gelişkinlikteki benzer kapitalist ülkelerin müzmin sorunu biliniyor. Bu sorun yapısal bir sorun. Kısmi ya da dönemsel önlem ya da politikalarla düzeltilmesi olanaksız sermaye birikimi sorunu. Bu ülkelerin sermaye sınıfları, bir yandan emperyalizme bağımlılığın sorunlarıyla boğuşurken, diğer yandan sürekli olarak emekçilerin boğazına basmanın politik-sosyal maliyetleri ile başetmek durumundalar. 10-15 yıllık aralarla patlayan krizler, bunlara eşlik eden kurumsallaşmış bir faşist devlet terörü, bölgesel eşitsizlikler, sürekli büyüyen gelir dağılımı adaletsizliği vb. bu ülkelerin emperyalizm çağındaki değişmez kaderi.

Emperyalist odaklarla daha fazla entegre olma gereksinimi ile bizzat bu odaklar tarafından daha fazla sömürülme eğiliminin çelişkisi açık. Bu çelişki Türkiye ve tüm benzeri ülkeleri birer zayıf halka haline getirmiş durumda. Emperyalizm bu ülkelere, temelde borç ödemeye dayalı bir ekonomik politikayı İMF ve Dünya Bankası eliyle dayatıyor. Dayatılan politika, bu ülkelerin borçlanma ve borç ödeme kapasitesini artırmaya dönük. Temel hedef bu. Bunun için, şu anda Türkiye’de olduğu gibi, elde avuçta ne varsa satılması (özelleştirmeler), sömürü oranının artırılması, sosyal politikalara son verilmesi ve küçük tarımsal işletmelerin tasfiyesi temelinde kırdan kente büyük bir değer aktarımı hedefleniyor.

Cottarelli’nin komiserliğinde yürütülen “istikrar programı” 1,5 yılını doldurmak üzere. Bu süre boyunca emekçilerin satın alma gücünde yaklaşık %20’lik bir azalma sağlandı (bu, emekçilerin %20 oranında daha fazla sömürülmesi anlamına geliyor). Son 10 yılda gerçekleştirilenden fazla özelleştirme gerçekleştirildi, uluslararası tahkim yasalaştı , sosyal güvenlik büyük ölçüde tasfiye edildi/ediliyor (mezarda emeklilik ve sigortada Şili-faşist Pinochet modeli uygulanıyor ), tarımdaki devlet katkısı asgariye indiriliyor (ülke tarımı çökertiliyor, tarım emekçileri katmerli sömürüye tabi tutuluyor). Açık ki bu bir sermaye programıydı ve istikrardan kasıt da emekçilere dönük fütursuz saldırıydı. Saldırı İMF’nin Ankara’da bir büro açmasıyla taçlandırıldı. İşte 21. yüzyılın “düyun-u umumiyesi”. Tam bir uşaklık gösterisi, tam bir ulusal ihanet tablosu. Bir ülke başka türlü nasıl satılır?!

Sermayenin saldırı programını uygularken, siyasal iktidarın temel iddiası enflasyonu düşürmek oldu. Program emekçilere böyle takdim edildi. Bir süre kemerleri sıkacak, fedakarlıkta bulunacak, ama bu sürenin sonunda feraha çıkacaktık. Enflasyonun esas kaynağı da kamu açıkları olduğuna göre, kamuda giderler kısılacak, gelirler artırılacaktı. Bu amaçla özelleştirmeye hız verildi, deprem de bahane edilerek emekçilere yeni vergiler konuldu, kamu emekçileri sefalet ücretlerine mahkum edildi ve bu arada özel sektördeki işçi ücretleri de enflasyon hedefiyle, yani %25’le sınırlandı.

Burada vergi meselesine değinmekte yarar var. Siyasal iktidarın 2000’de yürürlüğe koyduğu yeni vergi paketinin tamamına yakını dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani gelirine bakılmaksızın herkes aynı vergileri ek olarak ödüyor. Örneğin aynı sigara için Koç da aynı vergiyi ödüyor herhangi bir emekçi de. Bu ülkede sermayenin vergi ödemek gibi bir alışkanlığının olmadığı zaten biliniyor. Bu alışkanlık daha da tahkim edilmiş gözüküyor.

Bu arada ilginç bir gelişme oldu ve bir anda faizler yarıya düştü. Oysa bunu açıklayacak hiçbir ekonomik mesafe alınmamıştı henüz. Devlet Ağustos ‘99’da yaklaşık %120 ile borçlanırken, programın uygulamaya konulmasıyla birlikte birden %40’a borç bulabilir hale geldi. Yani Marmara depremi sonrasında bu felaketi fırsat bilip faizleri bir haftada 20 puan artıran Koç’lar, Sabancı’lar, Aralık’tan itibaren devlete %40’la borç vermeye başladılar. Burada sadece bir not düşelim. Faizler düştüğünde devlet sadece üç alanda adım atmıştı: Mezarda emeklilik, uluslararası tahkim ve cezaevleri. Aslında uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri faşist devletin siyasal kararlılığını ödüllendiriyorlardı. Yoksa faizleri düşürmeyi gerektirecek hiçbir somut ekonomik olgu henüz ortada yoktu. Emekçilerin mezarda emeklilik ve uluslararası tahkim karşısındaki direnişini ihanetçi sendika bürokrasisinin de yardımıyla kıran siyasal iktidar, bu kararlılık gösterisini “Ulucanlar katliamı” ile 10 devrimcinin ölü bedenleri üzerinden sembolleştirmiş oldu. Uluslararası sermayenin faizleri düşürme operasyonunda bu katliam özel bir anlam ifade etti. Faşist devlet, yıkıntılar altında kalan 40 bin insan ve 10 devrimcinin ölü bedeni üzerinden siyasal kararlılık gösterisinde bulundu. Ödülünü de hemen aldı. Henüz enflasyonda hiçbir kıpırdama yokken, devlete verilen borçların faizleri düşürüldü.

Güya enflasyon düşerken, kısa vadeli iç borçlar uzun vadeli dış borçlara dönüştürülecek, bu arada devletin borçlanma ihtiyacı azaltılacak ve ardından gelsin kalkınma, gelsin büyüme, gelsin refah!.. Enflasyonu düşüreceğimize göre, ekonominin harareti alınmalıydı. Ülke ekonomisi %5 civarında küçüldü. İhracat artmadı, ama ithalat patladı. Sermayenin büyük ekonomistleri zoru başardılar; iç talep küçülürken (öyle ya emekçilerin ücretleri bu nedenle aşağı çekilmedi mi?) ihracat oransal olarak azaldı, ithalat ise arttı. Bu arada ülke GSYİH’sı (bir yılda üretilen mal ve hizmetlerin ülke toplamı) da azaldı. Hem de depreme rağmen. Depreme rağmen diyoruz, çünkü devlet güya deprem nedeniyle binlerce insana yiyecek-içecek ve konut sağladığını iddia ediyordu. Bunun yapılabilmesi için üretimin artması gerekirken, depreme rağmen üretim düştü. Yani deprem olmasaydı, üretimdeki düşme tahminen 2-3 puan daha fazla olacaktı.

Aynı dönemde 6 bankanın sahipleri içlerini boşalttıkları bankalarını halka hediye ettiler. Yani önce yüksek faizle mevduat topladılar, ardından topladıkları bu paraları kendi firmaları ve ortakları kanalıyla kasalarına aktardılar (buna hortumlamak deniyor), ardından da dönüp, “alın bu bankaları ve borçları ödeyin” dediler. Kime? Tabii ki halka. Zekeriya Temizel kendi maaşıyla ödemiyor bu borçları kuşkusuz. Emekçilerin verdiği vergilerle ödeniyor bu borçlar. Bu sayede tefeciler emekçilerinin yaklaşık 8 milyar dolarına (toplam maliyetin 13 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor) el koymuş oldular.

Ve 2000 yılının sonuna gelindi. Programın albenisini oluşturan enflasyon hedefinin tutmadığı/tutmayacağı görülüyor. Siyasal iktidar şimdi bunu açıklayacak bir bahane peşinde. Dünya petrol fiyatlarındaki yükselme bu işlevi görmeye aday. Malum yılbaşında varili 20 dolar civarında olan ham petrol 40 dolar civarına yükseldi. Zaten dışalım/dışsatım dengesi tamamen bozulmuş durumda olan Türkiye’de bu fiyat artışı durumu daha da ağırlaştırmış bulunuyor. Kuşkusuz bunu programın enflasyon bahsindeki başarısızlığının temel bahanesi olarak kullanmaya çalışacaklar. Oysa petrol fiyatları yükselmeseydi de dışalım/dışsatım açığının mevcut hali ihracat aleyhine olmak üzere yeterince trajikti. Enflasyonun temel nedeni emekçilerin tüketim talepleri olmuş olsaydı, emekçilerin yaklaşık %20 yoksullaştığı koşullarda enflasyonun da, ithalatın da düşmesi, ihracatın ise artması gerekirdi. Ayrıca ekonominin küçülmesi de gerekmezdi. Ama olmadı.

Enflasyon son tahlilde bir üretim/tüketim dengesizliğidir. Asalaklar takımı koro halinde fazla tüketenin emekçiler olduğunu söylüyorlar. Oysa biz biliyoruz ki, bu ülkenin temel tüketim kalemleri, ne emekçilerin mahkum edildikleri 3-4 somun ekmek, ne de çoluk çocuklarına aldıkları bir önlük, bir çift ayakkabıdır. Bu ülkenin en büyük harcamaları borç ödemeleri ve silahlanma harcamalarıdır. Uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri emekçilerin alınterini iç ve dış borçlar yoluyla ve uluslararası silah tekellerinin kasalarına akıtarak har vurup harman savurmaktadırlar. Bu harcamalara dokunmayan hiçbir ekonomik programın uzun vadede kendi hedefleri açısından dahi başarı şansı yoktur. Bu yanıyla enflasyon Türkiye’de yapısaldır ve öylece kalacaktır.

Kısa ya da orta vadede enflasyonu sınırlıyormuş gibi gözükmenin tek aracı dış kaynak, yani yeni borçlanmalardır. Ki bunlar da bir sonraki dönemde enflasyonist baskının nedenleri olarak yeniden karşımıza çıkacaklardır. Öyleyse sermayenin faşist devletinin “istikrar programı” olarak yutturmaya çalıştığı şey, aslında ne istikrar ne de enflasyonla mücadele programıdır. Bu program uluslararası sermaye çevrelerine güven vererek yeni borçlar bulma programıdır. Güven asla ekonomik güven değildir. Emperyalizm Türkiye’den ekonomik güven isteyecek kadar kendini bilmez değildir. Sonuçta karşısındaki kendi eseridir ve kendi emperyal varlığı Türkiye gibi ülkelerin böylesine sefil bir halde olmasına bağlıdır. Öyleyse güven siyasal güvendir. Burada Recep Önal, Gazi Erçel ya da Zekeriya Temizel gibi sermaye uşaklarının zihni kapasitelerinin zerre kadar önemi yoktur. Bu güven ancak polis copu ve jandarma dipçiğiyle verilebilecek bir güvendir. Faşist devlet emekçi muhalefetini bastırdığı ölçüde uluslararası işbirlikçilerine güven verebilecek ve emperyalizmin para musluklarına uşakça dayadığı ağzına birkaç damla dolar dökülecektir. Bu damlalar kısa ve orta vadede bir parça nefes almayı sağlayacak, ama bir sonraki krizin de yollarını döşeyecektir.

Bu çıkmaz Türkiye kapitalizminin ve emperyalizmin çıkmazıdır. Çıkmaz derinleştikçe kıyıcılık da artmaktadır. Ulucanlar katliamı ve Cottarelli aynı emperyalist-kapitalist elmanın iki yarısıdır. Fakat işçi sınıfı ve emekçi kitleler, başlarına bela kan emici tefecilere son sözlerini henüz söylememişlerdir. O söz söylendiğinde, emekçileri acımasızca açlığın sefaletin dipsiz kuyusuna iten, kıyıcılıkta bu denli pervasız davrananların gideceği yer tarihin çöplüğü olacaktır.