ARSIVANA SAYFA
 
2 Eylül '00
SAYI: 32
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Emperyalizme karşı mücadelenin bayrağı...
İMF-TÜSİAD hükümeti yeni saldırılara hazırlanıyor!
Cottarelli’nin teftişi protesto edildi
Belediyelerde grev yasağı boşa çıkarılamadı
Ordu, irtica ve KHK
Kapitalizm savaş demektir!
Zorunlu “bağış”a hayır!
Çocuklar ancak sosyalizmde çocukluklarını...
Depremin birinci yılında onbinlerce insan sokaktaydı
Adalet Bakanlığı yetkililerine ve ilgililere açık çağrımızdır!
Bakan yalan söylüyor, Cumhuriyet aklıyor!
Açlık grevini kazanımla bitiren Fehriye Erdal’ın açıklaması
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
Hücre karşıtı mücadele ve reformist solun güncel konumu
Kolombiya= Vietnam 2000 (mi?)
Almanya’da artan faşist saldırganlık
Mücadele deneyimlerimiz den öğreniyoruz
Komünist militanlardan
parti programı üzerine

Devrimci değerlere saldırı
Bakırçay Havzası Demir-Çelik İşçileri Bülteni’nden
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Sermaye medyasının söylemde
şiddet karşıtlığı...



Sınıflı toplumlar tarihiyle başlayan kadının ezilmesi ve ikinci sınıf cins sayılması, biçim değiştirerek günümüze kadar sürmüştür. Yüzyılların birikimiyle beraber kadına bu bakışaçısı, toplumun derinliklerine işlemiştir. Günlük konuşma dilinde ilk aklımıza gelen deyimler; “Kızını dövmeyen, dizini döver”, “Saçı uzun, aklı kısa”, “Eksik etek”, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” vb. Bu birkaç deyim bile, bu düzende kadına bakışaçısını yansıtmak için yeterlidir.


Kadının dövülmesine tepki
gösteren “demokratlar”

Sermaye cephesinde son günlerde dinin “reforme” edilmesinden çokça söz ediliyor. Tam bu dönemde “Diyanet İşleri Vakfı” bir kitap yayınlayarak kadının nasıl dövüleceğini tanımladı. “İslamın El Kitabı” adlı kitaba sermaye cephesinden ve medyadan ikiyüzlü tepkiler yükseldi.

Düzenin kokuşmuş medyası ve bazı siyasiler, kadınların dövülmesine karşı çıktıklarını ve islamda böyle bir şeyin olamayacağını “feryat figan” bağırıp durdular. Onların şiddete karşı tutumlarını bilmeyenler, ciddi ciddi demokrat olduklarını düşünebilirler. Oysa döktükleri gözyaşları her zamanki gibi timsah gözyaşlarıdır. Çünkü Türkiye kapitalizminde şiddetin bini bir paradır. Ve kadınlara yönelik şiddete bakışta, düzene muhalif olan ve hakkını arayanlara karşı sermaye devletinin uyguladığı şiddete karşı alınan tutum bir kıstastır. Bu şiddete karşı mısınız, yoksa destekliyor musunuz? Bu olay karşısındaki tutum, kimin hangi safta olduğunun somut pratik göstergesidir. Bu gerçeklik ışığında sermaye medyasının devletin şiddetine karşı aldığı tavra bakmak, onun nerede olduğunu anlamak için yeterlidir.

Kapitalizmde şiddetin değişik boyutları olmakla beraber, güncel olarak en somut örnekler cezaevleridir. Devlet, cezaevlerinde yıllardır planlı saldırı ve katliamlar gerçekleştirmektedir. İstisnasız bütün saldırılardan önce medya, cezaevlerini gündemine alır, saldırıya zemin hazırlama çabasına girer. Saldırı olup katliamlar gerçekleştikten sonra, bu sefer gerçekleri saptırıp kitlelerin gerçeği görmesini engellemek için çırpınıp durur.

Diğer bir örnek ise 1 Mayıs gösterileridir. Polisin vahşi saldırılarını alkışlar ve her 1 Mayıs öncesi saldırı görüntülerini üstüste gösterip 1 Mayıs’ın kargaşadan başka bir anlama gelmediği ve katılmamak gerektiği yönlü propaganda yapar. Benzer çok sayıda örnekler vardır. Hakkını arayan işçiler, memurlar, öğrenci gençlik, kayıp yakınlarını arayan “Cumartesi Anneleri”, hücrelere karşı mücadele eden tutsak yakınları... Kokuşmuş medya, devletin devrimcilere, muhaliflere ve Kürt halkına dönük şiddetini ve vahşetini her zaman alkışlamıştır. Kimi göstermelik tepkiler ise en çok ikiyüzlülük örnekleri olabilir.

Medya son aylarda ise, F (hücre) tipi cezaevlerinin açılması kampanyasına aktif bir şekilde katılmaktadır. Ayrıca medyanın, kadını aşağılayıp bir meta olarak kullandığı, sürekli olarak cinsiyetini öne çıkartıp teşhir ettiği bilinir. Kısacası sermaye medyası şiddet karşıtı değil, tam tersine, kapitalist devletin vahşiliğinin suç ortağıdır. Bu gerçekliğine rağmen, kadının erkek tarafından dövülmesine karşı olduğunu iddia etmektedir.

Kapitalizmde medyanın bu misyonu sınıf konumu ve çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Üretim araçlarını ve toplumsal zenginliği tekelinde tutan burjuvazi, siyasi egemenliği olduğu gibi, düşünsel, kültürel, iletişimsel (yani medya) vb. araçları da elinde bulundurur. Dolayısıyla kapitalizm ve onun şiddeti, bizzat medyanın da varlık koşuludur.

İşçi sınıfı ve ezilen diğer emekçi kesimlerin ve emekçi kadınların, medyanın yaydığı kirlilikten, kapitalist devletin vahşetinden ve sonuçlarından kurtulabilmeleri, ancak burjuvazinin siyasi ve iktisadi egemenliğini yıkıp, bu kirli şiddetin kaynağını kurutmalarıyla mümkündür.





Bakırçay Havzası

Demir-Çelik İşçileri Bülteni


İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır!
Ağustos ‘00

Demir-çelik fabrikaları
işçi yemeye devam ediyor!


Son bir ay içerisinde Erkan KAYA iş kazasında ölen üçüncü arkadaşımızdır.

Önce AKDEMİR’de, tezgahtan (yolluklardan) fırlayan inşaat çubuğunun çarpması sonucu bir işçinin boynu kesiliyor. İşçi boynunu eliyle tutup kanamayı önlemek istercesine bastırıyor ve can havliyle ayağa kalkıp birkaç adım attıktan sonra, olduğu yere yığılıp kalıyor. İŞ KAZASI!

Ardından HABAŞ’ın liman tesislerinde, vincin hareket etmesi sonucu 2-3 metre yükseklikten yere düşen başka bir işçi arkadaşımızın kafasına demir parça saplanıyor. İŞ KAZASI!

En son, gece vardiyasında, saat 4 civarı, yükle beraber 35-40 ton ağırlığı bulan tavan vinci düşüyor. Erkan arkadaşımız ölüyor ve yine İŞ KAZASI!

İş kazası oluyor, ölen ölüyor kalan kalıyor da, daha sonra neler yaşanıyor? İşverenler durumu kitabına uyduruyorlar, eğer biraz insaflılarsa mahkeme, dava uğraştırmadan ölenin ailesinin eline birkaç kuruş para sıkıştırıyorlar. Devletin bu konuyla ilgili mevkilerini adamlarını görüyorlar ve olay kapanıp gidiyor.

İşverenler için, devlet için, işçi varmış ölmüş, ailesi çocukları yetim kalmış, umurunda mı? Biri ölür, arkada binlerce sıra bekleyen işsizler var. Ölenin yerine bir kurbanlık koyun daha geliyor nasıl olsa, diye bakılıyor. Biz abartmıyoruz. Durum aynen böyle.

Yıllardır Demir çeliklerde çalışan bir işçiyim, üçer- dörder ölümlerin yaşandığı iş kazaları gördüm. Çoğunda işveren yüzde yüz suçlu bulundu, ama hiç bu yüzden fabrikaların ceza aldığını veya üretimlerinin durdurulduğunu duymadım, görmedim. Onca savcı gelir, Jandarma gelir, inceleme yapar karar verirler. Ama bu kararlar ne işe yarıyor, akıl erdiremedim. Biz her yıl kurbanlık koyun gibi iş kazalarında ölmeye devam ediyoruz.

Bu ne ilkti, ne de son olacaktır. Olacağı varmış, akacak kan damarda durmazmış deniliyor. Suçu gizlemek için. Oysaki sen tedbirini al, kontrolünü yap güvenlikli bir ortam yarat , ondan sonra akacak kan varsa varsın aksın.

Bu olay her yıl böyle, her geçen yıl daha da artıyor, bu bir tesadüf müdür? Tesadüf olmadığını demir-çeliklerde çalışan işçiler çok iyi biliyor. “Kapını kilitle ki komşuna hırsız demeyesin” demişler. Demir çeliklerde iş kazasını önlemek, iş güvenliğini sağlamak için ne önlemler alınıyor? Koruyuculuğu olmayan baret giydiriliyor, çıplak dolaşılmayacak, çıplak elle demire dokunulmayacak, gözlüksüz taşlama, şalama kullanılmayacak... Bu kurallara uymayanlara, 5’er onar puandan başlayan cezalar verilecek vb...

Peki pota devriliyor, mermi patlıyor, 40 tonluk vinç düşüyor, buna baret neylesin, eldiven ne yapsın? Çaresiz kalmış ekmek davasına çalışan insanları suçlamak kolay. Birinci ikinci derece yanıklar, göze çapak kaçması, kırık çıkık, bunlar Demir çeliklerde iş kazasından bile sayılmıyor artık. Bundan dolayı viziteye çıkan, rapor alan işçilere işten kaytarıyor gözüyle bile bakılıyor işçiler arasında.

Birde biz soralım. Geçen yıllarda on tane makine bakımcının olduğu bölümde bu sene, bu sayı beş tane makine bakımcıya düşürülmüş. Bunun sorumlusu kim? Bu da mı işçinin dikkatsizliği?

Tesis bundan yıllar önce kurulmuş. Dönemsel kontroller ve bakımlar yapılıyor mu? Hayır. Üretimin durmasına sebep olmak 17. madde. Arıza olmadan bakım yapıldığını görmedim.Yıllık bakım duruşları olur. Bakımdan anlayan da anlamayan da çalıştırılır, bakım tamamlansa da tamamlanmasa da, tespit edilen saatte üretim alınmak zorundadır. Bu da mı işçinin dikkatsizliği?

İşçi sağlığı ve iş güvenliğinden kim sorumludur?

Sendika bürokratlarının ne iş yaptıklarını ne işe yaradıklarını biliyoruz. Dün ayda bir formalite icabı dolaşan sendikacıların bugün bu tür sorunlarla ilgilendiklerini kimse söyleyemez. Teknik emniyet ne iş yapıyor? Formalite icabı var, ya çalışma bakanlığı ve müfettişler? formalite. Savcı, jandarma hepsi formalite ama işçi hakkını aradığı zaman tek tek işçinin karşısına dikilmesini biliyorlar bu formaliteler.

Tüm bunlar da mı dikkatsizlikten?

Kardeşler!
Biz iş kazasının en yoğun ve tehlikeli olarak yaşandığı bir sektörde çalışıyoruz. Mevcut koşullarda ne işverenlerimiz, ne devlet, ne de sendika bürokratlarının bu sorunu çözme ve güvenlikli bir çalışma ortamının sağlamak için bir şeyler yapmalarını beklemek enayilik olur. İş kazalarını işçinin dikkatsizliğine dayandırıyor işverenler. Suçu bizim üzerimize atıp kendileri işin içinden çıkmak istiyorlar. Ve öyle de oluyor.

Oysa iş kazaları sebepsiz olmuyor. Özelikle Demir çeliklerde kazanın nereden nasıl geleceğini kimse kestiremez. Bizler istediğimiz kadar dikkatli çalışalım, güvenlikli çalışma ortamı yaratılmadığı, bu çerçevede çeşitli önlemler alınmadığı sürece, fabrikaya sağ girip ölü çıkmak her birimizin kaderidir.

Güvenlikli ve sağlıklı çalışma ortamının sağlanması için, bu temel taleplerimiz hayata geçirmeye çalışalım.

İki günlük hafta tatili. 6 haftalık yıllık ücretli izin!

Her türlü fazla mesainin yasaklanması!

Mesleki eğitimin sağlanması!

İş güvenliğine ve sağlıklı çalışma ortamına ilişkin teknik ve sıhhi düzenleme ve önlemler! Bunun işyeri temsilciler kurulu ve sendikalar tarafından sürekli denetimi. İşçi temsilcilerinin yönetiminde teknik ve sağlık uzmanlarından oluşan iş müfettişliği.

Zorunlu gece çalışmasında 4 saatlik iş günü ve artı ödeme. (22:00-06:00 arası)

Bir demir-çelik işçisi